Numan Altuğ Öksüz – Sürahi

Numan Altuğ Öksüz – Sürahi

Şu kapıdan kaç kere girdim kaç kere: Heyecanla, neşeyle, hüzünle… Ama hiç öksüz ve yetim girmemiştim. Bu kapının ardında, gülen yürekleriyle gölgemi aydınlatan insanlar karşılardı daima beni…

Kapıyı açıp içeriye doğru adımladım. Karşıma ilk önce defalarca kırdığım ayna çıkıverdi. Abimle top oynardık yağmurlu günlerin bizi evde kıstırdığı günlerde ve topumuz mutlaka kırardı bu aynayı senede iki üç kere. Aynaya doğru uzattım yüzümü. Ben değilim ki bu. Topum nerede?

Oturma odasının naylon geçirilmiş koltukları, şu kahverengi sehpa, sivri köşelerine çarparak defalarca yaralandığımız yemek masası, abimle kanal değiştirme sırası kavgalarımızı bitiren kumandalı televizyon, babamın başucundan ayırmadığımız papatyalı sürahi… Anılar iğnelenmiş her birinin yakasına ve hepsi şefkatle gülümsüyor bana.

“Yapma abi, satmayalım burayı…” desem de nafile. Yazlık alacaklarmış, yengem ısrar ediyormuş, ne alacaksam içinden alıp bir an önce çıkmalıymışım… İyi de hangisini götüreyim ben? Her biri çok değerli; ama yer mi var? Anıların sindiği bunca eşyayı nereye koyarım? İki göz evime neyi götürürüm? Bu şehirde oturmuyorum ki. Yazdan yaza kalırdım… “Gel abi, satmayalım, yaşatalım.” Ama olmaz yazlık alacaklarmış. Bakmayın bana öyle hatıralarım. İnanın ben de ayrılacağımız için bedbahtım.

Sürahi? Evet evet sürahi! Götürebileceğim bir tek o var; hatıralarımı, çocukluğumu ara sıra kucaklatacak bir yadigâr. Haydi bakalım papatyalı sürahi, gidiyoruz.

Kaptım papatyaların bezediği sürahiyi ve sessiz, sulu bir bakışla veda ettim hatırlı eşyalara. Hemen bir dolmuşa el ettim ve şehirden ayrılmadan evvel yeğenleri görmek için abimlere doğru yol almaya başladım. Şoföre parayı uzattıktan sonra dizlerimin arasına sıkıştırdığım sürahinin papatyalarıyla göz göze geldik. Daldım gittim…

Bu sürahiyi abimle birlikte almıştık. Bayram arifesi miydi ne? O günden itibaren sofraların vazgeçilmezi oldu beyaz papatyalı sürahi. Senelerce sofrada eşlik etti bize. Su koyduk, ayran doldurduk, limonata sunduk… Hani şair diyor ya; “Çayda akan su gibi, çölde esen yel gibi…” İşte öyle geçti zaman. Büyükler yaşlandı; kalp, şeker,

tansiyon hayatımıza daldı. Hastalıklar baş gösterince bizim papatyalı sürahi mutfaktan ayrıldı. Yatak odasındaki komodin yeni mekânıydı.

Bir gece babamın öksürükleriyle inledi evin karanlık odaları. Koştuk, ilacını yetiştirdik; ama papatyalı sürahide su yoktu. Mutfağa nasıl gidip geldim bilmiyorum. İlaçtan sonra babam biraz rahatladı, uyudu. Israr ettik, doktora götüremedik. Bu olay papatyalı sürahiye yeni manalar yüklememe sebep oldu. Hayattı bu sürahi artık, ölümdü bazen. Hatta dilsiz bir yardımcıydı her şeyi sezen.

Çok geçmedi yine yeri değişti papatyalı sürahinin. Başı önde tekrar mutfağa döndü, üzerindeki papatyalar solmuştu. Ev halkıyla birlikte o da kederlendi; fakat böyle kalınamazdı. Üzüntünün gideni geri getirmeyeceğini ilk o anladı, hayata devam etmek lazımdı. Sular, ayranlar, limonatalar derken beyaz papatyalar yeniden açtı…

Abimlere varınca sürahiyi gösterdim yeğenlerime. Evde neredeyse her eşya kırılıp, darbe alıp yaralanırken papatyalı sürahinin tüm badirelerden başına hiçbir şey gelmeden çıktığını anlattım. Güldük, eğlendik ve yeğenlerimin kokusunu ciğerlerime doldurup ayrıldım şehirden.

Saatler süren yolculuğun ardından iki göz evime girer girmez kazaklarla, örtülerle, pamuklarla sararak bavula yerleştirdiğim papatyalı sürahiyi çıkardım. Yolculuğu çizik bile almadan atlatmıştı.

Yeni yerine özenle yerleştirdim. Olmadı. Mahzunlaştı, papatyaların beyazı soluklaştı.

Papatyalı sürahi ilk kez yerini yadırgamıştı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>