DosyaHarf Dosyası

Nurullah Koltaş – Yahudi Mistisizminde Harf

Nurullah Koltaş – Yahudi Mistisizminde Harf

Yahudilik ya da Hristiyanlıktaki yerinin tam olarak ortaya konabilmesi, geniş kapsamlı bir çalışmayı gerektirdiğinden meseleye yalnızca Yahudi ve Hristiyan mistisizmi bağlamında bilhassa yaratılışla alakalı görüşlerden yaklaşmak yerinde olur diye düşündük

Otiyod Yesod (Harflerin Temeli)1

Yahudi mistik literatürünün olu­şumu, Talmud’un tamamlanışı­nın hemen ardından hız kazanır. Yahudilerin mistik literatürün­deki ana temalar, bilhassa alfa­beyi oluşturan harflerin anlamları ve semboliz­me odaklı olup Ben Sira ve Otiyod de Rabbi Aki­va gibi birçok mistik alfabede harflerde gizli olan anlamlara özel bir önem hasredilir.

Alfabeye hasredilen bu mistik önemin temelin­de, alfabedeki 22 harfin Tanrı’dan neşet eden ru­hani özler oldukları fikri yer alır. Talmud’e göre Tanrı, gök ve yeri alfabeyle yaratmıştır: “Rab Ye­huda, Rab’bin adına dedi: Bezalel, kendileriyle gök­lerin ve yerin yaratıldığı harfleri nasıl birleştireceği­ni biliyordu.”2 Bereket (Berakoth) kelimesinin ilk harfi olması hasebiyle, yaratılışın başlangıcının da Bet’le başlaması yerinde olur (diğer inançlar­da da be harfine yönelik benzer bir yaklaşım ma­lumunuzdur.)

Sefer Yetsirah’a göre ise kâinat on sefirot3 kom­pozisyonuyla İbrani Alfabesinde bulunan 22 ses­siz harfin söylenmesinden hâsıl olmuştur: “Otu­ziki gizli bilgelik yolunda, Her Şeye Egemen Rab [Yod-Vav-Yod], İsrail’in Tanrısı, Yaşayan Elohim, Her Şeye Gücü Yeten Tanrı, Yüce ve Övülmüş, Son­suzlukta Yaşayan, Adı Kutsal Olan Ye dünyasını üç Sefarim’de şekillendirip yarattı: yazı, sayı ve dün­ya. Yoktan çıkan on Sefirot, yirmiiki temel harf; üçü ana, yedisi ikili ve onikisi basit.4

Tevrat’a göre harfler, semavi harflerin birer yan­sımalarıdır. (İnsanın aklına Eflatun’un ideleri ge­liyor; yeri gelmişken, ilk maddenin harf olduğu­nu söyleyen olmuş mu diye merak ediyorum.) Harflerin birbirleriyle olan ilişkileri, ancak bir araya geldiklerinde kemâl bulacak olan müzek­ker ve müennesin ilişkisi gibidir.5 Dahası müzek­ker ve müenneslik, harflerin şekillerine de yan­sır: alef müzekker, bet müennes, gimel müzek­ker, dalet müennes vs. Harflerin şekilleri de tesa­düfi olmaktan ötedir. Zahirî biçimi bâtıni özüy­le birleşen ruhani özlerdir. Her bir harfin ruhani karşılığı, tek bir sefirottan neşet eder; mesela alef keter (Tac), Bet Hikmet, gimel ise Binah’tan (an­layış) çıkar. Alfabedeki harfler telaffuz edildikle­rinde veya kullanıldıklarında, tabiatlarında mu­kim olan ruhani özler de uyanışa geçip yüksele­rek “sudur kaynağı” asıllarıyla yani semavi harf­lerle birleşirler. İnsanın ağzında belli bir şekil al­madan önceki hallerini andırır latif ve manevi hale dönüşürler6.

Talmud’a göre bu âlem he harfiyle, ahiret ise yod harfiyle yaratılmıştır: her iki harf de Tanrı’nın bir ismini oluşturur.7 Talmud’da Nebiler tarafın­dan oluşturulan son beş harf, “ezeli nur”la bir­likte Tanrı tarafından muhafaza edilmiştir. Onla­rı bir tek Âdem bilmiştir. Ne var ki Düşüş’ün ar­dından harfler ondan da gizlenir ta ki İbrahim’e bildirilen’e kadar8.

Tevrat’ı oluşturan kelimelerin her biri, hayatiyet­lerini ayetlerden alır; tıpkı harflerin hayatiyetle­rini kelimelerden alışı gibi her biri diğerinin ru­hudur ve her birinin kisvesi diğerinin kisvesidir.9 Harfin yazısı maddi safhayı, telaffuzu manevi safhayı ve telaffuz edilişinden düşünceye geçişi üçüncü safhayı oluşturur. İçtenlikle yapılan dua, özge bir kutsiyet barındırır; zira duayı oluşturan harfleri, semavi asıllarına yükselen ruhanî cev­herlere dönüştürürler.10

Yahudilerin mistik edebiyatında alfabe tahmin edilenin ötesinde bir öneme sahip olduğu açık­ça görülmektedir. Harflere verilen bu önem, sa­dece kendilerini değil etraflarındaki diğer dü­şünceleri de oldukça etkilemiştir.

HRİSTİYAN MİSTİSİZMİNDE HARF

Hristiyanlıkta ise Yahudi mistisizmindeki kadar yoğun olmamakla birlikte bir harf sembolizmi­ne tanık oluruz. Hristiyan mistisizmine göre Eski Ahit taş tabletler üzerine yazılmışken Yeni Ahit, Rûh tarafından gönüllere nakşolunmuştur. Eski (Ahit) ölüm getirir zira insanlar emirlerini gözet­mekte başarısız olmuşlardır. Yeni (Ahit) ise ha­yat bahşeden Ruh’la hayat bahşetmektedir: “ve o bizi yeni ahdin, harfin değil ancak ruhun hizmetçi­leri olmağa kâfi kıldı; çünkü harf öldürür, fakat ruh diriltir.”11

İncil’e göre harf yalnızca taşıyıcı niteliğindedir. Zira aslolan Ruh’tur. “Hizmetimizin sonucu olup mürekkeple değil, yaşayan Tanrı’nın Ruhu’yla, taş levhalara değil, insan yüreğinin levhalarına yazıl­mış Mesih’in mektubu olduğunuz açıktır.”12

Hristiyanlıkta da yaratılışın sözle/kelimeyle ger­çekleştiği ifade edilir: “Gökler Rabbin sözü ile, Ve onların bütün orduları ağzının nefesi ile yaratıldı”13.

BİZDE HARF VE ÖTESİ

Aşık oldum ben bir mîm’e
İnciler dizdirir cîm’e
O cîm öyle bir cîm’dir ki
Elif’ten kâf getirir mîm’e

Yıllar evvel “Atam Âdem’i (a.s) özge kılan ne­dir?” diye düşünürken “Ve Âdem’e isimlerin hep­sini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: ‘Hay­di davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin.’ dedi.” 14 ayeti bir hareket noktası ol­muştu benim için. O dönemde elimdeki kaynak­lar mazruftan zarfla meşgul olanlardı. Dilin kö­keni diyerek başlayıp Sapir-Whorf, Wittengste­in ve Chomsky’nin dille alakalı görüşlerine ka­dar birçok mevzu arasında gidip gelirken, mese­lenin özünden de saptığımı fark edememiştim. Hermenötikten semiyolojiye salınıp durmalarım, başlangıçtaki hazzımı da gönlümden alıvermişti.

Bir babanın elindeki şekerleme paketini açıp önünde gözleri yuvalarının alabileceği denli bü­yüyen çocuğa bir şeker vermesi, sevincin boyu­tunu sergileyebilecek bir tablodur. Ancak benim için hafifçe ambalajın saklanmaya çalışılırken çı­kardığı buruşma sesi daha cezbediciydi. Bu şe­kerden daha fazlası var mı? Şeker nasıl yapılır? O paket nereye saklanacak? vb. sorular o tek şekeri büsbütün mideye indirmekten evlaydı.

Âdem (a.s.), zihnimden saçılıp parmaklarımdan dökülen bu sınırlı ve boş dili kullanmıyordu sanı­rım. Dendiğine göre o dili kullanan kişi, eşyayı ol­duğu hal üzre biliyordu; eşya da dile boyun eği­yordu. O, dil değil hâl’di. Âdem’e verilen “isimler”i düşünürken, bir yandan da harfler, rakamlar, no­taların kökenini araştırıyordum. Bu semboller yumağı, şiir inşası gibiydi. İmgeler şayet ifade bulup yansıtılmazlarsa, dizeleri dizeni içeriden yaralayacak gibiydi. Altın oran, vefk, sihirli küre derken perdenin gerisi unuttuk. Ömür, perdenin önünü düşünmekle geçecekti anlaşılan. Perde­nin önü daha tehlikesizdi ama gönüller perde­nin ardındaki lezzetin rayihasına aşinaydı elest­ten beri. Gerçi müsaade yoksa perde açılmaz, açılsa da görülen aslında olan şey olmayabilirdi. “Mesele perde kalktığında O’nu bilmek değildir, mesele O’nu perdenin kendinde bilmektir.”15

Dağlar taşlar şahittir ki sevgiliye yazılan şiire sev­giliden fazla önem vermedik. Sevgiliydi nihaî muradımız. İşte bu yüzdendi sûretten hareketle manânın peşinde koşmamız.

KELİME

Bizim, herhangi bir şey için sözümüz onu murat ettiğimiz zaman, yalnızca ona: ‘Ol!’dememizdir. O da hemen oluverir.”16

Ehl-i tasavvuf, kendi zevk ve neş’elerine göre da­ima Maşuk’u anma halinde olmayı adet edinir. Mesela, Bandiagara, Mali’de yaşamış olan muta­savvıf Tierno Bokar’ın annesi, oğluna şu tavsiye­de bulunur:

Allah İsm-i Celali’ni yatağının yanı başındaki du­varın üzerine yaz ki uyandığında, Allah ismi göz­lerinin odaklandığı ilk görüntü olsun. Kalktığın­da Allah ismini ruhunun derinliklerinden gelen hararetle telaffuz et ki ağzından ilk çıkan ve ku­laklarının işittiği ilk kelime o olsun. Gece yatağı­na girerken gözlerini İsm-i Celal’e odakla ki geçi­ci ölüm olan uykuya dalmadan tefekkür edilen son sûret o olsun. Eğer bunu devam ettirirsen, (Allah İsmi’ndeki) dört harfte ihtiva edilen nûr üzerine yayılır ve Zat-ı İlahî’nin bir kıvılcımı ruhu­nu tutuşturup onu aydınlatır. 17

İsm-i Celâl’in her bir harfini ufka doğru nefesi­min son zerresine dek halka halka haykırmak is­terdim. Dilbilim açısından harfler ve kelimeler arasın­da bir parça ve bütün ilişkisinin varlığından söz edilse de, metafizik bağlamında harfler, onlar­da mündemiç olan nokta ve mürekkebin müsta­kil olarak değerlendirilmesi gerekmekteydi. Zira her biri yekdiğerinin tamamlayıcısı olmaktan zi­yade farklı boyutlarda tahakkuk eden ifade bi­çimleriydi.

HARF

Hz. Mevlâna, Mesnevi-i Şerîf’te müminlerden bahsederken şöyle der,

Onu mümin diye çağırırlar, ruhu hoşlanır. Münafık derlerse sertleşir, ateş kesilir.
Onun adı, zatı yüzünden sevgilidir.
Bunun adının sevilmemesi, âfetleri yüzünden, ni­fakla sıfatlanmış olan
zatından dolayıdır.
Mîm, vav, mîm ve nûn harflerinde bir yücelik yok­tur. Mümin sözü ancak tarif içindir.
Ona münafık dersen… o aşağılık ad, içini akrep gibi dağlar.
Bu ad, cehennemden ayrılmış ve kopmuş değilse niçin cehennem tadı var?
O kötü adın çirkinliği harften değildir. O deniz su­yunun acılığı “kab” dan değildir.
Harf kabdır ondaki mâna su gibidir.
Mâna denizi de “Ümm-ül-Kitab” yanında bulunan, kendisinde olan zattır.
Dünyada acı ve tatlı deniz var.
Aralarında bir perde var ki birbirine taşmaz karış­mazlar.
Fakat su var ki bu iki denizin her ikisi de bir asıldan akar.
Bu ikisinden de geç, tâ… onun aslına kadar yürü!18
Yürüdüm ama ne çare. Asıl, kolaylıkla bulunabi­lecek görünmüyordu.

NOKTA

“İlim bir nokta idi. Onu cahiller çoğalttı.”

Hemen hepimizin şevkle hatmettiği Ahmed Hilmi’nin A’mâk-ı Hayâl’inin başlarında iki mec­zubun nokta üzerine tartışmalarının mahiye­ti üzerine çok kafa yormuştum. Martin Lings’in Cezayirli bir velî olan Ahmed el-Alevi üzeri­ne kaleme aldığı “Yirminci Yüzyılda Bir Veli: Ah­med el-Alevi” adlı eserinde nokta ve mürekke­be açılan pencere, açıklayıcı olmakla birlikte me­selenin boyutunu da gözler önüne seriyordu. “Harflerin Remzi” başlıklı fasıl, Şeyh el-Alevi’nin Ünmûzecü’l-Ferîd isimli risalesinden parıltılar ta­şıyordu:

Nokta, Elif olarak tecelli etmeden önce gizli bir hazineydi19 ve harfler de Elif bâtını zâhiren izhar edinceye kadar ve üzerine perde çekilip gözler­den uzaklaştırılanı görünür harflerin çeşitli suretle­riyle giydirinceye dek onun saklı cevherinin içinde mahv haldeydiler. Lakin, eğer hakikati idrak ettiy­sen orada mürekkebin kendisinden başka bir şey olmadığını görürsün. Noktayla murad edilen de mürekkeptir zaten. 20

Şeyh el-Alevi, noktanın özgeliğini mükemmel bir biçimde ortaya koyuyordu. Nokta, diğer işa­retlerden farklıydı; zira tarif sınırlılığından uzak­tı. Duyular onu harfleri kavradıkları gibi kavra­yamazlardı. Elbette harflerden farklı olduğu gö­rülür; bununla birlikte, noktanın harflerin içinde mündemiç olduğu gerçeğini ancak keskin göz­lüler21 ve şuhud halinde olanlar fark edebilir,22 “çünkü harfler onun sıfatları da olsa, sıfat Zat’a ait olan kevnîliğe sahip olmadığından, Zât’ı kap­samaz. Tenzih Zât’a hastır, teşbih ise sıfatlara.”23

Cahiller çoğalttığı için acaba ilim gitgide ilimlik­ten uzaklaşmış mıydı? Şerbeti suyla seyreltirsen, rayiha da azalır ama şerbetten yine iz kalır diye düşünüyordum. Yazık ki artık iz de kaybolmuş gibiydi. Koku da alamıyordum. Korktum. Havsa­lamın sınırlılığına yandım.

MÜREKKEB

De ki: “Rabbimin sözleri (ni yazmak) için (bütün) deniz (lerin suyu) mürekkeb olsa ve bir o kadar daha yardımcı olarak ilâve etsek Rabbimin sözle­ri tükenmeden o deniz(ler) tükenir”24

Zihnimi toparlamaya çalışırken fark ettim ki kudemâdan bazısı yalnızca harfe değil mürekke­be de atıfta bulunuyor:

Mürekkebin işaretleridir
O’nun boyadığından başka harf yoktur
Kendi renkleri sadece bir hayaldir
Mürekkebin rengidir tecellide vücûd bulan
Ama denilemez ki mürekkeb özünden ayrılmıştır
Harflerin bâtını mürekkebin esrarında yatar
Zahirleri ise mürekkebin iradesiyledir
Harfler onun iradesi, fiiliyatıdır
O’ndan başka hiçbir şey yoktur. Bu kıssadan pay çı­kar
Harfler mürekkeb değildir, sakın öyleler deme.
Bunu diyen dalalete düşer, ‘o, onlardır’ diyense az­gınlığa.
Çünkü o harflerden önce de harfler yokken de var­dı,
Harfler yok olduktan sonra da var olmaya devam edecek.
Her harfe iyice bak: zaten çok yok olduğunu görür­sün onun
Mürekkebin veçhi olmasa, yani O’nun Zatının veç­hi
Bütün izzet, Azamet ve Celâl O’nun üzerinedir!
Tüm zahirî suretlerine rağmen harfler batındır
Mürekkebden sarhoşturlar, onların sureti
O’nun izharından başka bir şey değildir
Harfler mürekkebe bir şey eklemezler, ondan bir şey de almazlar
Sadece onun müstakilliğini, mürekkebini değiştir­meden
Muhtelif biçimlerle ayan ederler
Mürekkeble harf, yan yana iki eder mi?
O zaman sözlerimin hakikatini fehmet: orada
Mürekkebden başka vücûd yoktur, anlayışı kavi olan için;
Ve harf nerede olursa olsun, daima mürekkebiyle beraberdir
İdrakini bu kıssalara aç ve onlardan hisse al!25

ÖTELER

“İtibar, elfaz ve mebâniye değil makasıd ve meani­yedir.”

Yazıdan öncesi söz ve/fakat sözden öncesi ney­di? Âdem’e öğretilen “isimler”, dünyevi sınırlılığı­mızla kavranabilecek bir şey değildi sanırım. Kâl değil hâl derken kastettikleri bu muydu? Yıllardır ihtiramla dinlediğim halde, kastını çok sonraları düşünmeye başladığım Vesiletü’n –Necât’tan bir beyit, zihin cidarımı zorladı:

Bî-hurûf u lafz u savt ol Padişâh

Mustafâ’ya söyledi bî-iştibâh.

Muhâlefetün-lil-havâdis olan Zat, ağızdan dökü­len indirgenmiş seslerden ve mekândan münez­zehti elbet. Kelime, harf, mürekkeb derken bir de harfsizlik çıktı karşıma. Sonrasında bî hurûf tabi­riyle sıkça karşılaşır oldum:

Kabz-u bastın mahzeni kalbindir ey tılsım-ı ruh

Ruha emr-i Rab diyen bî hurûf-u savt Kur’an’ı bul.26Ben de düştüm yola. Halen şiirde, müzikte iz sü­rüyordum, Âdem’e verilen o hediyenin kokusunu alma umuduyla. Ne ki Yusuf’a verilenden uzak­tım, iştişmam ise keşfi açık olanlara mahsustu. Âdem’in dilini nebiler bilir, sabiler anlar; şairlere ise kırıntıları ilham edilmiş derler. İlkinin imkânı yoktu, ikincisini geçeli hayli zaman oldu, üçün­cüsü ise sonradan kazanılacak bir hüner değildi. Aradığımın ebcedle, cifrle bulunabileceğini san­mıyordum. Yoruldum ama vazgeçmedim. İbnu’l Fârız’ın sözünü ettiği ‘üzüm yaratılmadan önce sarhoş olmak’ nedir bilmek istedim.27

Kıyısından, köşesinden (‘alâ harfin)28 değil tah­rif edilmemiş, muharref olmayan o saf halin göl­gesinde olmayı çok arzuladım. Bulur, öğrenirim diye düşündüm ama dendi ki,

Men aref dersin okuyup mekteb-i irfanda sen
Ruh nedir cismin iinde sen seni bilsen n’olur._

Duraksadım.

 

1 Ay r ı n t ı l ı b i l g i i ç i n b k z . En c yc l o p e d i a J u d a i ca , e d. Fre d S ko l n i k , Th oms o n Ga l e, s. 7 2 8 – 2 9 .

2 B a b i l Ta lmu d u, B e ra ko t h v. 5 5 a .

3 S e f i ro t, Ka b a l a ya g ö re Ta n r ı ’n ı n Ke n d i n i i z h a r e t t i ğ i ve h em f i z i k i a l emi h em d e d a h a u l v î me t a f i z i k a l em­l e r i ya ra t t ı ğ ı o n s ı f a t ya d a t a r z .

4 S e f e r Ye t z i ra h 1 : 1 ;

5 Zo h a r, 2 : 2 2 8

6 M. Co rd o ve ro, S h i ’ u r Koma h , 5 3 .

7 Me n . 2 9 b

8 Zo h a r Ha d o s h , R u t h

9 M. Co rd o ve ro, Pa rd e s R immo n im, 2 1 : 5

10 Co rd o ve ro, S h i ’ u r Koma h , 1 9 .

11 İ n c i l, 2 Ko r i n t l i l e r 3 : 6

12 İ n c i l, 2 ko r i n t l i l e r 3 : 3

13 Me z . 3 3 : 6 .

14 Ş e y h Ahme d e l -Al e v î , Hi kme t u – hu, s. 1 6 .

15 Na h l, 4 0 .

16 Ama d o u Hamp a té B â , A S p i r i t o f To l e ra n ce : Th e I n s p i r i n g L i f e o f Ti e r n o B o ka r, B l o omi n g to n , IN: Wo r l d Wi s d om, 2 0 0 8 , s. 1 4

17 Me s n e v î , c. 1 . 2 9 0 – 2 9 8 . b e y i t l e r

18 Kü n t ü Ke n ze n Ma h f i y ye n .

19 Ma r t i n L i n g s, Yi rmi n c i Yü z y ı l d a B i r Ve l i : Ahme d e l -Al e v i , çe v. B e t ü l Öze l Çi çe k , S u f i Ya y. , İ s t a n b u l 2 0 0 9 , s. 1 9 3 .

20 Ka f, 2 2 , “An d o l s u n k i , s e n b u n d a n b i r g a f l e t i ç i n ­d e yd i n , ş imd i s e n d e n p e rd e n i a ç t ı k . Ar t ı k b u g ü n g ö ­z ü n ke s k i n d i r.”

21 Ka f, 3 7 , “ Ş ü p h e s i z k i , b u s ö y l e n e n d e ka l b i o l a n ve ş u u r l a ku l a k t u t a n k ims e i ç i n u ya n d ı ra ca k b i r i h ­t a r va rd ı r.”

22 Yi rmi n c i Yü z y ı l d a B i r Ve l î , s. 1 9 5 .

23 Ke h f, 1 0 9 .

24 Ab d ü l g a n i e n -Na b l û s î , D i vâ n – ı Ha kâ i k , s. 4 3 5 ( Yi rmi n c i Yü z y ı l d a B i r Ve l i : Ş e y h Ahme d e l -Al e v i , s. 1 9 4 – 1 9 5 ’te n a l ı nmı ş t ı r. )

25 Osma n Kema l î Ef e n d i

26 S e vg i l i y i a n a ra k ya ş a r ke n b i z e ze l d e s ü re k l i b i r s a r h o ş l u ğ u

He nü z ya ra t ı lmamı ş t ı , n e ş a ra p h a t t a n e d e a sma ç u ­b u ğ u (Aş k Ş a ra b ı ve Ha ya t – Ka s i d e – i Hamr i y ye Ş e r h i – Tu ra n Ko ç çe v i r i s i )

27 B k z . Ha c 1 1 .

28 Er z u r uml u Ab d ü l g â n î Ef e n d i ( Z i k r î ) .

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker