Nurullah Turan – Mektuplarla Şair

Nurullah Turan – Mektuplarla Şair

Şairin söyledikleri yalnız şiirinden mi ibaret sayılmalıdır? Şiir, bir şairin, bile isteye söylediği midir, yoksa ağzından kaçırıverdiği sözler toplamı olarak mı okunmalıdır? “Söylemesem öldüm…” diyen şairin “söylesem öldürürler…” dediği sözleri de var mıdır acaba? Şairlere ait günlükleri, hatıraları, mektup derlemelerini okurken bu sorular gelir hatırıma. Zarifoğlu’nun yakınlarda yayınlanan mektuplarını okurken de bu soruların beslediği bir tecessüs kıvrandı durdu içimde. Sanırım bu garip tecessüsün, edebiyatçının mahremi sayılabilecek mektuplarını hariçten bir göz olarak okumanın verdiği o yabancı ve lezzetli hisle de yakın bir ilgisi var. Gerçi Zarifoğlu’nun mektuplarını okuyup bitirdiğinizde daha çok bir “kanmamışlık” halini hissetmeniz kuvvetle muhtemel. Çünkü mektupları derleyip kitabı ciddi bir emek vererek hazırlayan Mustafa Özçelik’in de belirttiği üzere, Zarifoğlu’nun mektuplarını toplama teşebbüsü pek başarılı olmamış. Uzun çabaların neticesinde yalnızca altmış altı mektubun toplanabilmiş olması buna işaret. Kitabın eksi hanesine yazılması gereken hu-

suslardan ilki, kitabı okurken sürekli göze çarpan özensizlik. İmla hataları bıktıracak kadar fazla, evet. Bazı mektupların görsellerinin verilmesi güzel, ama keşke baskısı daha kaliteli olabilseydi bu görsellerin. Giriş ve sunuş yazılarının zayıflığı da ayrıca belirtilmesi gereken bir husus. Açıkçası Zarifoğlu’nun “bütün eserleri”ni yayınlayan bir yayınevinden daha nitelikli bir kitap beklerdik. Bekleyeceğiz.

Yalnızca muhtelif şiirlerinden ve Yaşamak isimli kurgu günlüğünden hareketle şairi tanıyanlar için elimizdeki mektuplar toplamı biraz şaşırtıcı olabilecektir. Çünkü arkadaşlarıyla birlikte yayınladığı Mavera dergisiyle ilgili ilk elden ve samimi bilgiler, gittikçe bir “aziz şair”e dönüşen Zarifoğlu portresine tashih edici darbeler vurmaya namzet. Yine şiirlerinin anlaşılmazlığı bilhassa ideolojik çevrelerde sathi bir eleştiri mevzuu yapılan bir şairin, hayatından yazısına, yazısından hayatına yansıyan sadelik dikkat çekici. Daha da önemlisi Zarifoğlu’nun mektuplarından edebiyat ortamı adına çıkaracağımız çok önemli hisseler mevcut.

Edebiyatla bir hevesten çok bir meslek kaygısıyla iştigal edenler, dergicilik ve kitap yayıncılığının ne kadar zor işler olduğunu bilirler. Ülkemizde bağımsız edebiyatın ve kültür ekonomisinin bir türlü oluşamadığı gerçeği de bu zorluğu artırır. Zarifoğlu da Mavera dergisi deneyiminden hareketle bazı önemli tespitlerde bulunuyor mektuplarında. Öneminden bugün de hiçbir şey kaybetmemiş tespitler bunlar. Yayıncılıkta başarılı olmak için “müessese haline gelmenin” ve “maddi güç şartının” gerekliliği ifadesi gibi mesela. Bir mektubunda uzun uzun yaşadıkları maddi sorunlardan bahsettikten sonra “görüyorsunuz ki hiç şiirden sanattan söz etmedik” der; “başımızın üstüne bir çatı çatamazsak, nakışları nereye koysak ıslanacak, harap olacak.” (s. 38)

Zarifoğlu’nun şikâyetleri yalnızca maddi imkânların yetersizliğinden kaynaklanmaz. Aynı zamanda edebiyatçı dostlarının yeterince yazmadıklarından, ürün vermek için çaba sarf etmediklerinden yakınır. Kültür ve sanat adına Müslümanlara düşen çok iş vardır oysa; gazetelere “sanat sayfaları” hazırlanmalıdır mesela. Edebi soruşturmalar, röportajlar yapılmalı, dergiye abone çalışmaları aksatılmamalıdır. Sonra Mavera’da “kitap eleştirileri hep eksiktir.” Derinlikli eleştiriler ortaya koyabilen eleştirmenlerimiz henüz yetişmemiştir. Dergilerin sayısı çoğalmalıdır, zira “sıhhatli bir eleştiri ikliminin gereği” her daim ortadadır. Şairin ‘politik’  bir  tavsiyesi de hayli önemlidir bu açıdan: “… sanat yazılarına yönelin, politikayı ustalıkla onların içinden yapın.” (s. 148) Denebilir ki Zarifoğlu tüm bu söylenenlere bağlı olarak kültürde camialaşmanın, toplaşmanın, tabir caizse ‘kadrolaşmanın’ gereğini ve kültür ekonomisinin işleyişini fark eden isimlerden biridir.

Zarifoğlu, kendi kişisel tecrübesiyle de, yazdıklarıyla da hep Müslüman bir sanatçının nasıl olması gerektiği sorusunun cevabını aramıştır. Bu arayışın zamanla onun kimlik inşasında temelli bir dönüşüme yol açtığı söylenebilir. Gençlik çağlarında ideolojiden uzak duran, daha ziyade saf edebî heyecanlarla devinen bir ruha sahiptir. “İmajları alabildiğine özgürce / biricik / spesifik kullandığı saf şiir dönemi”dir bu. Daha sonra duruldukça ideolojik kimliği belirginleşen, kendi tabiriyle “politize olan” bir Zarifoğlu ile karşılaşırız. “İslami duyarlılığın / tezin / iddianın öne çıktığı; Akif İnan’ın ‘tabir caizse artık toplumcu bir Cahit Zarifoğlu vardı’ dediği dönem”dir bu.*

Elimizdeki mektuplara yansıdığı kadarıyla Mavera’daki yıllarının da içten içe bu dönüşümün gerçekleştiği zamanlara rastladığını söylemek mümkün. Arkadaşlarına ve okurlara hitaben yazdıklarında Müslümanca kimliğin izharına vurgu yaparken Batı kökenli edebiyata yönelik itirazlarını açıkça dile getiriyor: “Batı tipi şiir, hikâye ve romandan sıyrılmak gerekiyor.” (s. 106) Ayrıca Batı’dan eleştirisiz doğrudan tercüme yayınlamanın kültür emperyalizmine hizmet anlamına geleceğini söylüyor. Esasen değişim yalnızca Zarifoğlu’nun kimliğinde tebarüz eden bir şey değildir, geç de olsa sonraları sanat ve edebiyatı kavrayış biçimine yansıyacaktır. “Şiirin ayağı yere basmalı diyorum şimdilerde. Şairlere, yeni yeni şiire koyulanlara anlaşılır olmalarını salık veririm. Şiirin sırrını aynı zamanda anlaşılır olmanın içinde yakalamaya çalışsınlar. Keşke ben de en başta bunu yapabilseydim.”** Başka bir yerde şiiri aysberge benzeterek kendisi gibi şiir yazanların aysbergin görünen yüzünü hep ihmal ettiklerini söyler. Yunus Emre gibi olmalıdır oysa şair; şiirinin / aysbergin hem insanların tutunabilecekleri bir yüzeyi olmalı, hem de makul bir derinliği gözetmelidir.

Aynı İslamcı duyarlığın mektuplara bir başka  yansıması  Afgan cihadı üzerinden okunabilir. Zarifoğlu’nun sanat ile politika arasında kurduğu dolaysız ve canlı irtibatı anlayabilmek için bu meseleye hususi bir dikkatle eğilmek lazımdır. Zarifoğlu, Mavera dergisinde kapsamlı bir “Afganistan özel sayısı” hazırlar, Afgan mültecilerin savaş hikâyelerini yayınlar. Afgan yazar Meral Maruf’un mülteci kamplarındaki yoksul hayatı anlattığı Hicret Günleri kitabını kuvvetli bir vazife duygusuyla neşreder. Mavera’nın mezkûr özel sayısı hazırlanırken Mustafa Özçelik’e yazdığı mektupta muhtemel itirazlara karşı net cevaplar verir: “Yazar arkadaşlarımız bu sayıyla kendilerinin bir ilgisi olmadığı havasındalar. Bizse bütün arkadaşlarımızı onunla ilgili kabul ediyoruz… Sanata aykırı bir şey değil bence.”* Daha sonra çocuklara yönelik yazdığı şiir kitaplarında ve son dönem şiirlerinde açıkça Afgan cihadının bir nevi propagandasını yapar.

Salt   propagandadan   ibaret değildir aslında onun çabası. Olanca samimiyetiyle  bu  meseleye eğilişinin nedeni, kendi deyişiyle, Afganistan’da yürütülen mücadelenin hasbiliğine, saflığına ve farkına inanmasıdır. Gündelik hayatında da görünür izleri vardır bu samimi ilginin. Afganistan’dan misafirler kabul eder, müstear isimlerle muhtelif basın organlarında yazdığı yazılarda İslam kardeşliği vurgusuyla Afganistan’da olup bitenleri anlatır. Rusya’ya karşı direnişin mimarlarından Burhaneddin Rabbani’ye para toplayıp gönderir. Sanırım bu meseleyi daha iyi anlamak için hemen şairin söylediklerine müracaat etmek en emin yol: “Sanatkârın çağının insanı olması ile, sanatı birtakım ideolojilere alet etmeyi birbirine karıştırmamalı. Afganistan şiirleri yazdım. Hama diye bir şiir yazdım. Bunları ben yazmayacaktım da kim yazacaktı? Bazılarının zannettiği gibi bunlar sırf bir bildiri sunmak için yazılmadı. Bu olay benim şair kişiliğimde şiire dönüştü.”***

Görüldüğü gibi Mektuplar, Zarifoğlu’nun şahsiyetini her yönüyle ele veren küçük büyük işaretlerle dolu. Bu bakımdan izsürücü okurun merakını kamçılayan “bereketli” bir kitap elimizdeki. Şairin yalnız ve dingin hayatını daha iyi tanımak için “iyi” bir vesile.

 

Kitabiyat

Mektuplar, Cahit Zarifoğlu, haz.

Mustafa Özçelik, Beyan Yayınları,

*“Cahit Zarifoğlu: Daima Bir Başlangıç Vardır”, Cemal Şakar, Hece Dergisi, sayı: 126/127/128, Haziran Temmuz Ağustos 2007, s. 43.

**Konuşmalar, Cahit Zarifoğlu, haz. Hüseyin Durukan, Beyan Yayınları, tarihsiz, s.94.

***Konuşmalar, s. 41.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>