Dede DosyasıDosya

Ömer Korkmaz – Dedesizlik

Ömer Korkmaz – Dedesizlik

Dedelerle dolu dünyada dedesizlik nasıl bir duygudur acaba? Dedesizliğime ne demeli? Yıllarca az çok hissettiğim fakat üzerinde durmadığım bazen kaçtığım, görmediğim bu eksikliğimi, yoksunluğumu şimdi açık açık sorgulamaktayım. Nasıl olduğunu biliyor olsam da ne olabilirdi dedesizlik?

Hatıralarımda bir dede olmadığı için, aileme danışmak ihtiyacı hissettim. Fakat ne annem ne de babam dedelerini görmüşlerdi. Onlar da benim gibi dedesizdiler yani. Şu halde dedesizliği yazarken onları ve bu büyük nimetten mahrum her kimseyi de anmış olacağım.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, dedesiz olmak aynı zamanda torun olmayı tatmamış olmak manasına geliyor. Bir ninenin varlığı tek başına bir çocuğun torunluğunu kesinleştirmiyor, dedesiz bir çocuğun torunluğu da muhakkak nakıs oluyor.

Dedesizliğin anlaşılabilmesi için insanın çocukluktan biraz uzaklaşması, belki ilk gençlik çağına yaklaşması gerekiyor. Galiba bende de tastamam böyle oldu. Bir şeyin varlığından habersizseniz yokluğunun sizi kavrayıp kuşatması gibi bir şey söz konusu olmuyor. Bir dedeye sahip olmanın verdiği ayrıcalıkları gözlemlemek için yaşadığım sosyal çevrede bana tesir edecek, gözüme batacak bir şey olmamıştı ve dedesizliğimi hissedememiştim. Ancak, yaşım ilerleyip yeni bir takım çevrelerle hemhal olmaya başlayınca ve yeni hayatlar görünce dede olgusunu hissetmeye başladım. İlkokul yıllarım aynı zamanda ilk verileri topladığım zamanlar olmuştu.

İtiraf etmeliyim ki dede ile ilgili öğrendiğim ilk şey, onun en iyi harçlığı veren akraba olduğuydu. Sonraları bunun da değişken olduğunu, fakir fakat hikmet dolu dedelerin varlığını öğrenecektim.

Dedelerin yalnız dede diye anıldığını onların birer isminin olmadığını düşünürdüm. Bu hususta da yanıldığımı anlayacaktım. Dedelerin birer isimleri vardı ve çocuklar, çokluk bunu bilmezdi. Çünkü çocuk için dede ancak -kostümünü hiç çıkarmayan- bir süper kahramandı. Yine ölümü tanımamış olan çocuk için dede sonsuz bir hayatı yaşıyordu, o hep var olacaktı. Oysa “sırası gelen gidiyor” dendiğinde gözlerin aradığı ilk kişinin dedeler olduğunu görecektim.

Hepimizin hatırlayabileceği ilkokul sıralarından bir hikâyede de rastlamıştım dedeye. Yanılmıyorsam “Tahta Çanaklar” isimli bir hikâyeydi. Hani çocuğun anne ve babasının yaşlılık dönemleri için tahta çanak yonttuğu hikâye. Bende derin iz bırakmamıştı o vakit. İlerleyen dönemlerde kavrayabilecektim anlamını. Dedelerin modern zamanlarda, şehir hayatına adapte olamayışlarını görerek üzülecektim. Bütün bir yüzyılın inceliklerini yaşamış, hiç değilse yaşamış olan insan ve hayata dair tecrübe cevheri dedenin istenmeyen birey, hatta yük olarak addedildiğini görecektim.

Daha sonraları kavrayabildiğim başka şeyler de vardı elbet. Ataerkilliğin baskın olarak yaşandığı bir coğrafyanın çocuğu olarak, dedesizliğin ilk etkisiyle aile hayatında karşılaşmıştım. Evin müstakil bir köşesinde (bu köşe ağırlık ve saygınlık ifadesidir) bir dedenin varlığı; evvelen, baskın baba imajını kaldıracak, tüm kararlar dededen geçecek, babanın inisiyatif cüretine ket vurulmuş olacaktı. Dakiken, baba alelade şeylere kızamayacak kızgın olsa dahi bunu fiili olarak gösteremeyecek, saniyen, toplayıcı ve kuşatıcı bir rol oynayacak, aile bireyleri bu sarsılmaz otoriteye tabii olduklarından, şahsi halleri bütüne aksi tesir edemeyecekti. Bir dedeniz yoksa bunları ancak yirminizden sonra öğrenebilirdiniz.

Şunları da;

* Bir dedeniz yoksa, “Sübhaneke’yi” bir başkasından öğrenirsiniz. (İnsan “Sübhaneke’yi” neden bir başkasından öğrensin ki?)

* Bir dedeniz yoksa, öğüt pınarınız kurumuş demektir. (Dünyanın bütün garabetini görmüş bir adamın öğüdünden âlâ öğüt, ondan daha hayırlı bir öğüt verici bulunabilir mi?)

* Bir dedeniz yoksa, tatbik edilerek yanlışları görülmüş ve silkelenmiş, aşırılıkları törpülenmiş bir öğretme metodu ile yetiştirilme ihtimaliniz çok zayıftır. (Çocuklarında yaptığı tüm hataları görmüş ve bertaraf etmiş bir adam olarak dede, torununu yetiştirirken aynı hataları yapmamaya azami gayret göstermeyecek mi? Bu suretle torun kadim kültürün mirasını sindirmiş, hayata dair bakışı henüz çocukken hikmetle yoğrulmuş bir fert olmaz mı?)

* Bir dedeniz yoksa, size bir muhtar çakmağı, bir kehribar tespih, bir hırka bırakacak kimseniz yok demektir.

* Bir dedeniz yoksa, yaramazlık yaptığınızda koynuna atlayacağınız, paçalarına yapışacağınız, ondan alıyor olduğunuz güç ve cesaret neticesinde babanıza dahi parmak sallayabileceğiniz bir duruma gelemezsiniz. (Türk ananesinde hiyerarşi katı bir disiplindir ve baba bu sıralamada dedenin altındadır. Çocukluğunuzu doyunca yaşayabilmek dahi bir dedenin varlığına, onun hayatınızı şekillendirmesine, düzenlemesine hatta tavzih ve tashih etmesine bağlıdır.)

* Bir dedeniz yoksa, bir dedenin sakalıyla oynamak ne demektir bilemezsiniz. (Türk dedesi sakallı olur ya, öyle zannediyorum ki bir çocuğun en büyük zevklerindendir dedesinin sakallarını karıştırmak.)

* Bir dedeniz yoksa, bütün sakallılar sizin dedenizdir. (Büyüklere olan aşırı bağımdan, bütün dedelere kendi dedem nazarı ile baktım. Hepsini böyle sevdim. Eteklerinde oturmaktan büyük zevk aldım.)

Geç anladığım şeyler işte bunlar, görülmemiş bir dedenin üzerime yıktığı ağır şeyler. Anlatmaya çalışsam da yalnız etrafından dolanabileceğim şeyler. Hayatımın büyük bir boşluğuna el uzatmak, kurcalayarak onu anlamaya çalışmak gibi.

Dedem bana bir miras bırakmış oluyordu yokluğuyla. Terekesi böyle intikal ediyordu.Ve, toruncağızım; işte şu anlayamadığın şeyler hep “Sübhaneke’yi” başkalarından öğrenmenden, bir kez dizimde oturmamış kucağıma tırmanmamış bir kez sakalımı okşamamış, dünyada yalnız bir dedede bulunabilecek o nazik o büyüğe kesif, toruna can kokuyu içine çekmemiş olmaktan diyordu. Dedemle bir fotoğrafım yok değil, dedemin bir fotoğrafı yok. Dede ile fotoğraf çektirememiş olmak yakınılacak bir şeyken dedeme ait tek bir fotoğraf dahi yok. Dedemin bir fotoğrafının olmaması onu yalnız ninemin tarifleriyle bir hayal olarak yaşatıyor. Beni ancak bu hayal oyalıyor.

Elli yıl önce bu topraklarda aileler, dedeler hürmetine ayakta durabiliyordu. Bugün şifalı ellerinin yuvalarımızdan çekilmesiyle geldiğimiz noktayı açıkça görebiliyoruz. Yine yaşamak zorunda olan dedelerimiz ise bir kuytuya terkedilmiş olmaklığın acısını taa içlerinde yaşıyor. Y kuşağının ancak benim gibi bakabildiği dedeye, Z kuşağı nasıl bakıyor bilemiyorum. Ancak korktuğum bir şey de yok değil: Ya bizlerin dedeliği?

Etiketler
Devamı

Ömer Korkmaz

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bu İçeriğe 1 Yorum Var : “Ömer Korkmaz – Dedesizlik”

  1. Bir dedeniz yoksa, “Sübhaneke’yi” bir başkasından öğrenirsiniz. (İnsan “Sübhaneke’yi” neden bir başkasından öğrensin ki?)

    Çok güzel bir yazı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker