Dosyaİbrahim Demirci Dosyası

Osman Bayraktar – “Bu Ocağı Ben Tutuşturacağım”

Osman Bayraktar – “Bu Ocağı Ben Tutuşturacağım”

1976 Şubatında, aziz dostum Musa Kahya ile birlikte Ankara’dan Balıkesir’e doğru gidiyorduk. Eskişehir civarında kar yolları kapatmıştı, arabalar gidemiyordu. Yolculuğumuz normal sürenin iki katına çıkmıştı. O ayın Edebiyat Dergisi’nde İbrahim Demirci’nin beş şiiri birden yayımlanmıştı: Kar, İnce, Sevda, Ateş ve Kesik. Kar şiiri, içinde bulunduğumuz ortama öylesine uygundu ki, sanki benim için yazılmıştı. Bizi esir alan beyaz görünümün ötesinde, kardan yola çıkarak, gökyüzüyle ve tabii ki, onun ötesiyle bağlantı kuran çağrışımlar: “Herbiri zamanın yalnızlığıyla esrik / Doldururken gözümüzü gönlümüzü kar / Boşalmakla eksilmez görkemi göklerin / Ve bilirim yüreğim ancak çarpar”. Ve geçmişin içinden umut devşiren bir coşkuyu yansıtan son dörtlük: “Karlı pekmezleri unutmadık daha / Ve kara kan da düşse ürperip kalktık / Gıcır gıcır bir coşkuyla yürürken / Ne durdurur bizi dostum kim tutar”. Uzun süren yolcuğun getirdiği içtenliğe dayanarak, bu şiiri birlikte yolculuk yaptığımız diğer kişilere de okumuştum.

Bu şiirler içinde benim için unutulmaz olan asıl “Ateş” şiiri olmuştu. Bu şiirde de kar vardı, ancak imgesel bir boyutta: “Koşarım kan kırmızı yollar / Düşerim derin ve ıssız kar / Ayazla hoş değil bedenim”. “Ateş”, arka planda şairin kişisel yaşantısı bulunan, ancak okuyucu için yansız bir gerçeklik duygusu veren, yine geleceğe dair umut ve direnç yüklü bir şiir. Şu dizeleri hiç unutmadım: “Babamı sormayın donmuş / Annemin gözleri karanlık / Bu ocağı ben tutuşturacağım”. Sonraki yıllarda hep ilgiyle okuduğum başka şiirler de yayımladı İbrahim Demirci. “Yanıklar” ve “Ay Burcu” adlı kitaplarında topladı şiirlerini. Nedense, benim o zaman ilgiyle okuduğum bu beş şiiri kitaplarına almadı.

İbrahim Demirci 1990’larda Yeni Şafak Gazetesi’nde “Dil Burcu” adlı köşesinde (İbrahim Kardeş adıyla) yazmaya başladı. Köşesinin isminin de vaat ettiği gibi ağırlıklı olarak dille ilgili yazılardı bunlar. Bu yazıların bir kısmını Yaralı Yazılar adıyla bir kitapta topladı daha sonra. Hem kelimelerin etimolojik yapısına hem de kültürel içerik ve açılımına ilişkin çok şey öğrendim bu yazılardan. Bir dil yazarak, konuşarak, işlenerek gelişir. Kenarda, köşede kalmış bir kelime bir şairin şiirine, bir öykücünün öyküsüne, bir yazarın metnine girdiği zaman unutulmaktan kurtulur, yeniden hayat bulur. Demirci’nin yaptığı ise bunun ötesinde, tek tek kelimeleri örselemek, ateşe tutmak, âdeta onları saflaştırıp içindeki cevheri açığa çıkarmaktı.

Türkçe, büyük bir uygarlığın dili olarak, doğal biçimde uygarlığımızın diğer kardeş dillerinden, Arapça ve Farsça kökenli çok sayıda kelime barındırıyor. Uygarlık tercihimiz ve eğitim sistemimizin bu iki büyük dili dışlaması, günlük olarak kullandığımız çok sayıda kelimenin etimolojisini anlama, kelimeler arasında bağlantı kurma yeteneğinden uzak bıraktı aydınımızı. Bunu yaparken, Türkçe kökenli kelimelere da öyle derin bir aşinalığımız gelişmedi. İbrahim Demirci’nin söz konusu yazıları, her gün kullandığımız, tanıdığımızı sandığımız kelimelerde keşfedilecek ne çok imkânın bulunduğunu göstermesi açısından örnek metinler. Kelimeleri kavramak, aydınlar için, meraktan öte bir gereklilik, bir zorunluluktur. Çünkü düşüncelerimizi kelimelerle kurarız.

İbrahim Demirci, iyi bir çevirmen olarak belirdi bir de. Bir şairin en çok mutluluk duyacağı şey, şiirinin başka dile yine bir şair tarafından çevrilmesi. Tabii bu durumda asıl şanslı olansa okurdur. Çünkü şiiri sadece anlam olarak aktarmak yetmiyor; şiire asıl gücünü veren duyguların, dil inceliklerinin aktarılması ise dil bilmekten öte şiiri bilmeyi, dahası hissetmeyi gerektiriyor. Nizar Kabbani ve Adonis’in şiirlerini, İbrahim Demirci’nin çevirisiyle âdeta Türkçe şiirler olarak okuduk. Şiiri okurken, onun başka bir dilden çeviri olduğunu unutturuyor bize.

Sekiz yıl kadar önce Alişan Demirci ziyaretime gelmişti, kendisiyle bu vesile ile tanıştık. O zaman, karlı bir Şubat günü okuduğum ve hafızamda derin iz bırakan “Bu ocağı ben tutuşturacağım” dizesini hatırladım yeniden.

Şiir dizesinden öte, somut, yürüyen bir gerçeklik olarak. Hamd ve şükür gerektiren bir gerçeklik.

Hayat sürdükçe, inşa faaliyeti de sürüyor. Harlanan ateş ısıtmaya devam ediyor bizi.

Sorgulayarak, sorgulamayı öğreterek.

Dostlukla.

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı