Öykü

Rabia Boran – İki Öykü

Rabia Boran – İki Öykü

Portakal

Portakalı hep çok sevdim. şimdi bunun, anlatacaklarımla ne ilgisi var henüz bilmiyorsunuz. yedi kişilik bir aile sofrasında, az önce öfkeyle kalkan ablamın peşinden babam da kalkacaktı ki, annem zor tuttu. ablam yine sofraya küstü hem de “çarşı ekmeği” için. ev ekmeğinden sıkılmış, yemek istemiyormuş. şu beğenmediğiniz ekmeği bulamayanları düşünün, halinize şükredin, diyerek nutuklarına başladı yine babam. geride kalan tabağındaki ‘ablamın hakkı yemekler’inden dumanlar azalarak soğumaya başladı. sofradaki gergin havayı ‘her şeyi idare amir’i annem bile dağıtamadı. biz yemeklerimizi bitirmeye yaklaştık, ablam hala odasından çıkmıyor… bırakın, dedi babam, bırakın aç kalsın, aç kalsın da anlasın. tam sofra toplanacaktı ki, babam dayanamadı: kız ayşe! diye seslendi, sofraya gel ki, seni bir fırıncı bulup oğluyla evlendireyim. ablam ağır bir çekimdeymişcesine yavaş hareketlerle sofraya yaklaştı. babamın gülümseyen yüzünü görünce, hem ağlayıp hem gülmeye başladı. artık soğumuş tabağındaki yemeğine kaşığını yavaşça daldırdı… kafasında canlanan o meçhul fırıcının oğlunu hepimiz dışardan gördük, buna yemin edebilirim.

Çocukluğum iki ağacın gölgesinde geçti.Yıllarca meyvesini yediğim, tam büyürken düşüp kafamı kırdığım incir ağacı: bir de, mutfak penceremizin önünde yükselen portakal ağacı. incir ağacıyla, düştükten sonra tüm bağımı koparmış olsam da, kafamın sağ tarafında bu kırıktan hatıra bir saçsız alanı arada elimle hissedip hatırladığım olmuyor değil… mutfak penceresinden görüp yaşam serüvenini izlediğim portakal ağacı ise, benim babamdan sonra ilk arkadaşım . nisan, mayıs aylarında portakal çiçeği kokusuyla baygın, bu ağacın dibinde sayısız evcilik oynadım. çocukça hayallerimin hepsine serin bir gölge oldu dalları. bahar sabahları pencereden yükselen portakal çiçeği kokularıyla yüzümü yıkadım. bu ağaç, henüz fideyken tüm mahalleye yetecek kadar çok meyve verip sonra birden meyveden kesti kendini. meyvesiz, hızla büyümeye devam etti. mutfak penceresini de aştı boyu. yine bir gün bu ağacın altındayken, babamın, elinde bir tahrayla ağaca doğru ilerlediğini gördüm. babam, sinirle, hem portakal ağacının gövdesinde yaralar açıyor, hem de portakal ağacıyla konuşuyordu: bu yıl da tutmazsan gelecek yıl seni keseceğim. bu yaralarınla artık beni anlarsın, dedi portakal ağacına, anlarsın. babam gidince, o açılan kesiklerden sızan sıvıya bakıp ağladım. benim artık çocukluğumu hızla terk ettiğim gelecek yıl, portakal ağacı eski meyveli günlerine tekrar kavuştu. babam büyük bir gururla portakal ağacının kendisinden nasıl korkup, tekrar meyveye durduğunu anlattı herkese yıllarca. bir portakal ağacı ölmekten korkar mıydı? bir portakal ağacı ağlar mıydı? bu sorulara henüz cevap bulamadığım; bizim aile, akrabalar, komşular bu tek ağacın meyvesinden hala nasiplenmeye devam ettiği o yıllardan birinde evlendim. incir ağacından düşüp iflah olmamış yanımla, yaralı bir portakal ağacına ağladığım günleri geride bırakarak evlendim.

Mutfak masasında birden ve hiçten başlayan çekişme büyük bir kavagaya doğru gidiyordu. aramızda duran devasa meyve tabağından bir portakal seçtim, sırf bir şeyler yapmış olmak için . elimdeki bıçak portakala zalimce bir merhametle saplandı; kulaklarımda bir yükselen bir alçalan sesiyle bıçak, portakalın üzerinde keskin ve zarifçe ilerledi . odayı soyulmuş portakalın kokusu sardı. masadan hızla kalktı. portakaldan etrafa yayılan ağulu ve asitli bulanıklıkta kapıdan çıkışını izledim . dış kapı büyük bir gürültüyle kapandı. elimde bir bıçak, soyulmuş bir portakal, sancılı ve ağrılı kendimle masada kalakaldım. yıllarca bu adamın dişleri arasında sıkışmış bir kalıntı gibi yaşamıştım. hem rahatsızlık duydu benden, hem de o rahatsızlıktan duyduğu hazla dişlerinin arasına saklamıştı beni.zaten, ablam fırıncının oğluyla ya da fırıncının kendisiyle evlenememişti. ama mutluydu, iyiydi. babam, dedim, dilim dilim portakala bakarak : zihnimde sarhoş edici kokularıyla mutfak penceremizde yükselen portakal ağacı canlandı. portakal ağacının anladığını, ben anlayamamıştım… babam, dedim, eğer beni bir portakal tüccarıyla evlendirseydi belki de çok mutlu olurdum kimbilir? siz bilebilir misiniz bunu, bunu kim bilir? ellerime sinmiş portakal kokusunu içime derin bir nefesle çektim, portakalı anladım. babam, dedim

Boşluk

Koşa koşa eve vardım. Elim böğrümde, nefes nefeseyim, kapıdaki kerevete uzandım. İkindi güneşi yüzüme vurdu. Birkaç dut yaprağının gölgesi telaşla gözlerimden geçti, aldırmadım. Annemin içeriden tıkırtıları geliyor, bu tıkırtılarla kaç dakika geçtiyse… Dalmışım. Gözlerimi açtım. Tahta kapıyı kapatan gıcırtıyla Fatma Kadın gölgesini önüne alıp avluda hızla yürüyordu. Bir yandan da, Seviiim, Seviiim, diye anneme sesleniyordu. Ben birazdan olacakların korkusuyla fırlayıp bir ağacın gövdesine sığındım. Senin oğlan, Deli Musa, Eminelerin oğlu benim bir ağaç yemişimi yağmalamışlar, haberin var mı? Annem ne diyeceğini bilemeden kadının yüzüne bakakaldı. Bu kacıncı oldu, dedi, saydın mı? Bu kadarı anneme çok fazlaydı. Boynu önüne düştü. Sustu. Fatma Kadın geldiği gibi tahta kapıyı bağırtarak açtı, gölgesini de yanına alıp uzaklaştı. Nasıl olsa mesaj yerine varmıştı.

Avluda akşamın erken renkleri, annem en karanlık haliyle beni arıyor. Adımla inliyor bahçedeki taş, toprak hatta mutfaktaki kap kacak. Nasıl olsa yakalanacaktım, nasıl olsa bulacaktı beni. Saklandığım ağacın arkasından çıkıp koşmaya başladım. Ben önde, annem peşimde birkaç tur döndük avluda, suçluluğumun da verdiği tesellisizlikle, pes ettim. Kolumdan tuttu, sürükleyerek ambarın kapısını açtı. Kalınca bir ip buldu ve beni saklandığım ağaca bağlamaya başladı. O anda eline ne geçirdiyse, ki bu budaklı dikenli bir gül ağacı dalı oldu, nereme denk gelirse vurmaya başladı. Kendimi korumak için başımı eğdim. Budaklar kafa derimi birkaç yerinden yarıp gösterişli birkaç delik açtı. Annemin aralıksız vurmalarından fırsat bulup başımı kaldırdım. Ensemden sırtıma doğru yayılan sıcaklığı hissettim. Sağ ayağımdaki lastik pabuçlarıma kanım birikti. Tam gül dalı elinde, havadayken, vuracakken, annemle göz göze geldik. Başım dönmeye başladı. Kalan son gücümle bir çığlık attım. Kafamdaki, gül dalının açtığı delikler, annemle beni hızla yutmaya başladı. Toprak ayaklarımın altından çekildi, bir boşluğa yuvarlandım. Boşluğu gördüm. Bu boşlukta Deli Musa, Fatma Kadın, ağzımda son yediğim yemişlerin tadı ve bolca kan vardı. Boşluk, uçsuz bucaksız ve ıssız bir kırmızıydı.

Komşular beni annemin elinden zor kurtarmışlar o gün. Günlerce aynaya her baktığımda kafamdaki sargılarla Deli Musa’ya benzettim kendimi. Kafamda birkaç tümsek, birkaç dağ vardı. O günden sonra annemle aramdaki perde yırtılmasa da gerildi. Gerildikçe yıprandı. Yıprandıkça eskisi gibi olmadı bir şeyler. O inceleşen perdeden kendimiz hariç herkesi gördük yıllarca. Dünya bizim dışımızda ama bizimle birlikte bu perdede eğleşip geçti. Birgün daha fazla bu gerginliğe dayanamayıp perdenin ucunu hızla çektim, kopardım. Elimde kalan parçayı cebime atıp evi terk ettim.

Yıllar sonra, kader bu ya, yine annemle aynı evde yaşamak zorundayım. Ev aynı ev, eşyalar ufak değişiklerle aynı. Annem, biraz kısalmış, kamburlaşmış. Daha az konuşup daha çok gülümsüyor. Kendimi arayıp, Deli Musa’yı bulduğum ayna, aynı duvarda asılı. Bahçedeki kerevet, bağlandığım ağaç bile hala ayakta. Aydınlanmamış sabahlar, solgun ikindilerden sonra geceler pek zalim geçiyor bu evde. Annem uyuyunca bahçeye çıkıyorum, ağacın gövdesine sırtımı dayıyorum bazı geceler. Ağlıyorum. Kan dolmuş lastik pabuçlarımın içindeki ayaklarımın acziyetiyle toprağa sertçe vuruyorum ayaklarımı. Deli Musa’nın mezarına uğrayıp fatiha okuyorum bazı günler. Mezarının başında bir söğüt ağacı deli deli esip duruyor. Annem, başımı dizine koyup beni sevmek istiyor, kaçıyorum. Kafamda engebeli çocukluğum, ilk gençliğim, tepelerim, dağlarım, kuyularım var. Kafamda, çocukluğumdan kalma birkaç kara delik… Annemin ellerindeyse bizli günlerin diğer yarısı. Avuçlarında saklamış bizi yıllarca. Kafamdaki boşluklara ‘bizi’ bastırmak istiyor. Dizlerine yatırıp sevmek istiyor beni. İyileştirmek istiyor bizi. Kaçıyorum. Ben artık biliyorum ki, kafamı hangi rahat yastığa gömsem kapanmaz bu boşluk. Hiçbir dizin yumuşaklığı alamaz ağrılarımı. Ama o bunu bilmiyor. Ben biliyorum.

Etiketler
Devamı

Rabia Boran

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı