Recep Ayık – Ben Daha Ne Diyeyim?

Recep Ayık – Ben Daha  Ne Diyeyim?

İkimizin de gözleri dolmuştu. Dayanamadım bir sigara yaktım. Küçük ellerini dizimin üstüne koydu. Oğlumun gözlerinden ne demek istediğini anlamıştım.

Çok iyi anlaşıyorduk. Beş yaşındaydı ve çok zekiydi. Bilerek anasınıfına göndermedim. Belli periyotlarla pasta börek yollamak, hiç işime gelmiyordu ve oğlumun kafasını bu kadar erken kiraya vermesini istemiyordum. Oğlumla bizzat ilgileniyor, her sorusuna büyük bir dikkatle, ölçüp tartarak cevap veriyordum.

Bir baba bu kadar mı üzülmez, herhalde bu kadar. Yarın bir gün bu çocuğun hakkını ödemek o kadar zor olacak ki… Sabahları beraber kalkarız. Kahvaltımızı beraber yaparız. Günümün el verdiği ölçüde beraber oluruz. Oyun oynarız, yapıp bozarız…

Bir gün eline bir dünya yapbozu verip bunu bitirirsen seni gezdireceğim demiştim, iki dakikada bitirip getirdi. Şaşırdım, ne o, okudun galiba hikâyeyi, dedim. E, sen anlattın ya baba, dedi. Unutmamış. Çok zeki olduğunu söylemiştim değil mi? Peki, dedim bu yapboz meselesinden sonra, her şeyin hikâyelerdeki gibi olmadığını biliyor musun? Yani, dünya yapbozunun arkasındaki adamı düzeltmekle dünyanın düzeleceğine inanmıyorsun değil mi?

Bilmem, der gibi dudaklarını büktü. Oğlum benim… Şimdi sana bunu nasıl anlatsam? O adamlardan bir tane olsa, eyvallah, dünya düzelir ama yok işte. Döndüğün her köşe başında, her kaldırım sonunda, her mahalle arasında, dünyada görebileceğin her yerde o adamlardan var. Düzelt düzelt bitmez. Bir yerden sonra seni de bıktırırlar, kendilerine benzetirler, seni de bozmaya çalışırlar. Tamam, sana hiç çaba gösterme demiyorum, elinden geleni yap. Ama şunu da unutma, burası dünya. Biz buraya ait değiliz. Asıl vatanımız cennet. İşte bizim için düzgünlük mutlak olarak orada var. Burada düzgün olan, düzgün kalan sadece peygamberler, seçilmiş kullar. Belki sen seçilmiş bir kulsundur, şu an için evliyasın ama bilemeyiz bunu. Bazı veliler varmış ve veli olduklarını dahi bilmeden hayat sürmüşler. Kim bilir, belki onlardan olursun. Umarım. O vakit benim bu sözlerimin hiçbir gereği kalmaz. Eğer onlardan değilsen de üzülme. Cennetteki haline benzemeye çalış. Önce can, sonra canan deme. Önce hepimiz, de. O vakit cennet sana bir adım daha yaklaşır.

Bükülmüş dudaklarından kelimeler döküldü. Niye ki, dedi, hikâyeler de mi yalan söylüyor? Evet, dedim. Kitaplığın en üst rafını göstererek O Kitap’tan başka her şey yalan söylüyor. Bu, biraz ağır oldu galiba diye düşündüm. Hani bir söz vardır, bilirsin: herkes evinin önünü süpürürse sokak temiz olur, diye. Bu hikâyeyi de ona benzet. Sen herkesin evinin önünü süpüremezsin; belki herkese örnek olabilirsin. Anlatabildim mi?

Eh, idare eder, dedi. Bu yaşta utanmadan babasını idare etmeye çalışıyor. Şu burnu büyük cevaplara bak. Çok zeki olduğunu söylemiş miydim?

Bazen kitapçıya da gidiyoruz. Kitap seçiyoruz. Zarifoğlu’nu severek okuyor. Bir de kartpostalları çok seviyor. Kitapçıda bir saat durursak yarım saatini kartpostal bakmaya ayırıyor. Denizlilerini özellikle inceliyor. Beğendiklerini alıyor. Bugün de öyle yaptık. Kitap aldık, kartpostal beğendik. Çarşıda biraz dolandık. Cemaat olup namaz kıldık. Caminin şadırvanında oturup biraz dinlendik. Ben oğluma ağaçları anlattım, o da babasına kuşları anlattı:

Baba, bu kuşlar var ya, çok harikalar. Seviyorum ben kuşları. Büyüyünce de kuş olacağım. Bütün dünyayı uçarak gezeceğim. Hem uçaklar gibi benzine de ihtiyacım olmaz. Canım sıkılınca yere inerim. Her kıtada bir evim olur. Denizleri tepeden seyrederim. Başka kuşlarla tanışır, arkadaşlık kurarım. Onlara kitap falan okurum. Bu kartpostalları da onun için alıyorum, biliyor musun? Önce gideceğim yere karar veriyorum ki sonra yolda şaşırmayayım. Hani sen bir şiirde okumuştun ya “ah beni vursalar bir kuş yerine”. İşte, bir tek bundan korkarım. Bir kanadımda sen de olursun. Bak, sayemde bedavadan dünyayı geziyorsun.

Vay efendim vay, dedim. Demek büyüyünce kuş olacaksın. İnşallah seni kafese kapatmazlar, o da çok kötü bir durum. Hem daha büyümene var. Ver bakalım neler seçmişiz şu kitaplara ve kartpostallara bakalım.

Oğlum, poşeti bana uzattı. Birkaç hikaye ve masal kitabı vardı. Ardından kartpostallara baktım. Denizli bir kartpostal dikkatimi çekti:

Gün batımı… Bir deniz kenarında çekilmiş. Yakamozlar suda kaynaşıyor. Fotoğrafın donukluğunu her halükarda kırabilen tek şey işte bu yakamozlar. Denizin bittiği yerden gökyüzü başlıyor. Deniz ve gökyüzünün arasında sıkışıp kalmış, bu ikisinin güzelliğini anlatmaya çalışıp anlatamayan binlerce şair ve öykücü… Onların kalplerinden sızan kanla, kızılın siyaha son kez galebe çalıp siyahın içinde hapsolması…

Akşam yaklaşmıştı. Oğlumla beraber yemeğe gittik. Deniz kenarında, sakin bir mekân. Oğlum denizi görünce heyecanlandı. Biraz yürümek istedi. Elini tuttum. Oğlumun elini tutmamla birlikte uzun bir yolculuğa çıktım.

Sahili enine boyuna yürüdüğümüz eşim beliriverdi yanımda. İlk defa bir kızla yürümenin çekingenliği içime doldu. Hayatımın ilk ve en uzun yürüyüşünü işte bu sahilde yapmıştım. Dünya etrafımızda dönüyordu. Dalgalar, martılar, kanaryalar, çınarlar ve rüzgârlar… Hepsi etrafımızdaydı. Bazen benim cesur olamadığım kadar cesur oluyordu rüzgâr, başörtüsünü yüzüme yüzüme çarptırıp duruyordu. O koku, kesinlikle bir parfüm kokusu değildi. Başka bir şeydi. Belki daha yaratılmamıştı. O renkleri hala kestiremiyorum. O elbise maviyse, bu deniz başka bir renkteydi. Sonra kelimelerimiz… Mağarada biten çiçekler kadar mahrem, yankısından ürkecek kadar hassas, gölgesinden utanacak kadar edepli… Yıllarca yürüdük o sahilde, o bana, ben ona karışıp gittim. Birbirimizi yeniledik, düzelttik.

Oğlum yorulmuş, bir banka çökmüş. Farkında olmadan ben de yanına oturmuşum. Gözlerim çok uzaklarda… Şimdi annen olsaydı yanımızda, diyemedim oğluma. Annesizliğiyle karşı karşıya getirmek istemedim. Yaralarının nüksetmesi hoş olmayacaktı. Ruhumsa bedenimden akıp gidecek gibiydi. Bir şeyler söyleyecektim. Gözlerim doldu.

Dayanamadım, bir sigara yaktım.

Oğlumla göz göze geldik. Annen bize bakıyor biliyorsun değil mi oğlum, dedim.

Gülümsedi. O sigaranı söndür yoksa fena azar işiteceksin babacığım, dedi.

Hayatımın göz bebeği annesinin göz bebeği oğlum benim.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>