Öykü

Recep Ayık – Deniz Hep Güzeldir

Recep Ayık – Deniz Hep Güzeldir

Burada, bu oturduğum yerde önceden minibüslerin içinden servis yapan çaycılar, koko­reççiler, dürümcüler, köfteciler ve pilavcılar varmış. Belediye mevzuya geç uyanmış olacak ki müdahale etmekte gecikmiş. Minibüs esnafından birine burayı verivermiş.

Burada deniz bitiyor. Körfezin sınırları şu benim oturduğum banktan başlıyor. Ben bu­rada her Salı oturur, malum esnafın artık tekerleri alınmış ve direkleri toprağa dikilmiş sey­yarlığından bazen çay bazen tost, bazen dürüm bazen de kahve olarak istifade ederim.

İlginç karşılamıyorlar. Neredeyse her hafta yeni garsonlar çalıştırıyorlar. Genç delikanlı­lar… Beni tanımaya imkânları olmuyor. Siparişi koyup gidiyorlar. Hesabı öderken şöyle bir gülücük atıyorlar suratıma. Tahminim, bahşiş bırakmadığım ve birkaç saati az bir hesapla geçirdiğim için arkamdan sövüyorlar. Sanırım, her hafta başka bir kalay yiyorum.

Ben burada her Salı ne yapıyorum?

Denizi seyrediyorum. Yani deniz, denizden gelenler, denize gidenler… Ben burada yıl­lar önce bir kızla oturdum hâlbuki. Garsonlar bunu bilmiyor. Belki o zaman bize çay geti­ren garson şimdi bir işletme kurmuş, çoluk çocuğa karışmıştır. Benim hala çocuğum yok; dolayısıyla vaktim bol. En azından her Salı buraya vakit ayıracak kadar müsaidim.

Burada, yıllar önce, güneş tepemizdeyken, bahar günlerinden bir gün, ağaçlar yeşil, de­niz maviyken bir kızla burada oturduk. Uzun uzun konuştuk. Hatırı sayılacak bir süre bir­birimizi dinledik. Modern Türk Şiiri’ni parçaladım o kız için. Halk aşıklarına taş çıkart­tım. Ara ara pop müzik yıldızlarının tahtını salladım. Dervişlerin vakarını az da olsa titre­tip kendime bir nazar ettirdim. Denizi dalgalandırdığımı falan düşündüm. Bir Salı günüy­dü. Bahar aylarıydı, ne yapayım?

Hayat geçti gitti sonra. Gözlüklerimin dereceleri büyüdü. Ellerim ocakta daha fazla yanmaya başladı. Üstüme başıma daha çok kül döküldü. Burada, yıllar önce oturduğum burada, sabit kalan tek şey masalar ve sandalyeler oldu. Bir de deniz…

(Öksürüyorum. İlaçlar ve doktor geliyor aklıma. Her ikisini de sevmiyorum. Kurtula­madım da onlardan ve bir zaman sonra daha fazla uğrar oldum doktora. Yaşımla hastalığı­mı bağdaştıramadı bir türlü. Saçımdaki zamansız aklara anlam veremedi. Göğüs kafesim­deki ağrılar basit kas ağrıları değildi. Doktora Azrail’i tanıyıp tanımadığını sordum. Hani, dedi, şu elinde tırpan olan ölüm meleği, o mu? O da dedim, elinde tırpan yok. Nasılsan öyle görünürmüş. Bu sıralar bana benim gibi görünen bir şeyler var, sanırım O. Sana, se­nin gibi görünen bir şeyler olursa sakın yabana atma e mi?)

Burada da yıllar önce gördüğüm kızı kendime benzetmiştim. İnsan korktuğu ve sev­diği şeyi kendine çabucak benzetir. Eksik parçam oydu. Tamamlanacaktım. Hayatım ha­yat olacaktı. Olmadı. Hatırası bir buzdağı gibi kaldı içimde. İşte her Salı bu buzdağını bi­raz daha eritmek için geliyorum buraya. Bıraktığım huzuru ve sakinliği deniz hala gövde­sinde taşıyor.

Deniz sakin. Atlasana, der gibi… Hiçbir denizin ucu bucağı yoktur. Bunu bakmadan da bilirsin ama deniz bunu yaşayıp da öğren der gibi bakıyor. Dört mevsimin dördünde de böyle. Kuşların da göç yolu üzerinde bir yerde. Her mevsim farklı konukları olmasına rağ­men, üzerinden nesilleri uğurlamasına rağmen bir Adem değişmezliği var üstünde. Yüz yıl­lar önce üzerinden akıncılar geçmemiş gibi, diplerinde boğulanlar ölmemiş gibi, içine işe­yenler olmamış gibi sakin… Ne genç ne ihtiyar, ne dede ne torun, ne tohum ne de ağaç… Adem, biteviye…

(Bir çay alabilir miyim?

Tabi ki.

Şekersiz olsun.

Hemen getiriyorum.)

Ne kadar saat oturdum bilmiyorum. Uyukladığım falan oldu. Bir yudum dahi almadı­ğım çayın buz gibi eridiğini gördüm. Garsonların güldüğünü, genç çiftlerin dalga geçtiği­ni… Biraz daha denizi seyrettim. Bir el uzatsa tutunacağım. Bir göz kırpsa sarılacağım. Bir yudum su verse kana kana içeceğim.

Ansızın yanımda bir nefes peyda oldu. Ya da o uzun zamandır buradaydı da ben yeni hissettim nefesinin yankısını.

Deniz, dedi, ne kadar güzel değil mi?

Deniz, dedim, hep güzeldir.

Bana benziyordu. Benim gibi susuyor, benim gibi bakıyor, benim gibi konuşmuyor, be­nim gibi duruyordu. Korkumun mu, sevgimin mi yanımda durduğuna emin olamadım.

Sonra da serviler girdi hayatıma…

Etiketler
Devamı

Recep Ayık

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker