Safiye Gölbaşı – Boş Sandalye Egzersizi

Safiye Gölbaşı – Boş Sandalye Egzersizi

Erciyes’le görüşmemiz biteli iki saat bile olmamış. Adeta uçarak gelmişim eve. Boş sandalye egzersizi… Zor bir egzersiz değil ama düşündüğüm kadar kolay da görünmüyor. Pencere önündeki masama oturdum. Defterimi açtım. Kapağında kabartma harflerle ‘Beni Olduğum Gibi Sev’ yazan A5 boyutundaki sarı sayfalı defterimi… Sandalyeye kimi oturtsam acaba? Kimi, kimi, kimi? Serin’i mi, Pelin’i mi, Hayalimdeki Deli’yi mi?

Erciyes, egzersizin adını söyleyince gülmüştüm. Gülmeme gücenip daha söyleyecekleri varken susmuştu. “Kusura bakmayın.” demiştim, “Benim karşımda hemen her yerde muhakkak boş bir sandalye olur. Onunla burada da karşılaşınca kendimi tutamadım.” “Peki tamam,” demişti yutkunarak “kendinizi kimin yerine koyduğunuzu ve kendinize onun gözüyle bakarken ne gördüğünüzü yazmanızı istiyorum.” Ona minnetle bakmıştım.

Kendimi kimin yerine koyacağıma karar verdim. Sarı defterin ilk sayfasına yeşil -incir yaprağı yeşili- mürekkepli kalem ve büyük harflerle SERİN yazdım. Erciyes’e sık sık minnetle bakarım çünkü benden sürekli yazmamı isteyen tek kişi o. Her görüşmemizde bana yeni bir ödev veriyor.

‘Hayatınızdaki bütün insanların isimlerini, yaşlarını, yakınlık derecelerini ve onlara karşı ne hissettiğinizi yazmanızı istiyorum.’ ‘Herhangi bir şeyi yapmak için o şeye karşı içimde derin bir ilginin uyanıp beni sarmalamasını bekliyorum diyorsunuz. Harekete geçmek için o derin ilginin uyanmasını beklemenin yararlarını ve zararlarını yazmanızı istiyorum.’ ‘Gözünüzde büyüyen bir işi yapmadan önce ondan alacağınızı sandığınız keyfi ve o işi yaptıktan sonra gerçekten aldığınız keyfi sıfır ile yüz arası bir rakamla gösterdiğiniz bir tablo hazırlamanızı istiyorum.’ ‘Rüyalarınızı yazmaya devam ediyorsunuz değil mi? Evet o notları sizden ay sonundaki görüşmemizde alacağım.’

Gözlerimi kapatıp Serin’in bana söylediği şeyleri duymaya çalışıyorum. Burnuma incir ağacı kokusu geliyor, ellerime ağacın kalın ve pamuksu yaprakları değiyor. Burası anneannemizin Adana’daki evinin incir ağaçlarıyla dolu bahçesi. Yaz aylarından bir ay. İncir kokusu iyice ağırlaştı. Serin, bir ağacın altında oturmuş, elinde elifba cüzü dua ezberliyor. Üzerinde sarı kolsuz bir tişört var. Saçları terden mi ıslanmış, az evvel yüzünümü yıkadı kuyunun suyuyla. İçinde dünyalar güzeli bir oğlan çocuğunun kendisini alıp götürecek kervanı teslimiyetle beklediği kuyunun suyuyla. Ben evin eyvanındaki divanda oturmuş ona bakıyorum. Bana bakmıyor. Yerimden usulca kalkıyorum. Kucağımda bir sepet incir var. Bir ağacın altına oturuyorum. Serin’le aramızda bir başka ağaç var şimdi. İncirleri ikiye ayırıp kabuklarıyla yerken gözlerimi Serin’e dikmiş, kendimi görmeye çalışıyorum.

“Seni neden sevmediğimi biliyor musun?” diyor bir ses. Bu gün yirmi beşinde olan Serin’in çocuk sesi. İnce, masum, kısa nefes alışların kestiği. “Adın yüzünden. Şunun ne kadar korkunçbir soru olduğunu tahmin bile edemezsin: Kardeşinin adı ne? Ve bunun ne kadar azap verici bir cevap olduğunu da: Sakin! Bir de benim yanımda senin adını soranlar olurdu. Aldıkları cevaptan sonra yüzlerinde alaycı bir gülümseme belirenler… Sen onların gözlerinin içine bakar ama  adının hakkını verircesine hiçbir kızgınlık belirtisi göstermezken, hep senin yüzünden kendi ismime ihanet ettim, öfkeden alev topuna dönerken ben.

Aslında sana adın Sakin olduğu için değil, hiçbir şeye kızmadığın, sen kızmadığın için ben kızmak zorunda kaldığım için kızgınım. Senin yerine utanıp senin yerine kızmak adeta benim karakterim oldu. Senin  varlığından beslenen utanç giderek bütün hayatıma yayıldı Adın Sakin anladık. Peki neden yaz kış kazak giyiyorsun? Neden saçların hep üç numara? Neden okulu bıraktın? Neden sürekli bir şeyler yazıyorsun? Neden hiç arkadaşın yok? Neden takım tutmuyorsun? Neden kavga etmeyi bilmiyorsun? Neden benim erkek kardeşim olduğun halde gerçekte benim erkek kardeşim olmuyorsun? “

Her görüşmemizin sonunda kaşlarını çatarak masasındaki takvimden bir sonraki görüşmemiz için bir gün seçer Erciyes. Ufak bir kağıda yazıp bana verir. Beni sevdiğini hiçbir zaman düşünmedim. Peki beni sevmediğini ne zaman anladım?

Gözlerimi açtım. Tam Serin’in adının altına, ‘Burnuma ilkin incir ağacının kokusu geldi.’ diye yazacaktım ki kuvvetli bir isteksizlik duydum. Adı Volkan olacakken Serin olmuşsa bu benim suçum mu? Sayfayı çevirdim. Yeşil mürekkepli kalemi mavi-deniz mavisi-mürekkepli bir kalemle değiştirdim. Sayfanın başına yine kocaman harflerle bu sefer PELİN yazdım.

Ya Erciyes’in görüşmelerimizi bitirmeye çalıştığını?.. Bilmiyorum. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyorum, onunla ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Ona bakınca kendimi görüyorum sadece. Ondaki beni değil de adeta aynaya yansımış beni. Bütün görüşme boyunca kendime bakmaktan sıkılıyorum. Onun bana bakınca ne gördüğünü çok merak ediyorum. Kendisi dilsizmiş ya da benim dilimi bilmiyormuş gibi hiç konuşmuyor. Karşımdaki sandalyeye oturup, gözlerini kısıp, ağzını mühürleyerek bana bakıyor. Adı Erciyes değildi elbette ona bu adı ben verdim. Çünkü Erciyes gibi davranıyor, daha doğrusu davranmıyor.

Pelin yazdım ve odamın içi martı sesleriyle doldu. Deniz yine kırış kırış bugün. Karaköy’den vapura binmişiz. Kadıköy’e gidiyoruz. Onu güç bela ikna ettim. Pelin’e kalsa bir yere kıpırdayacağı yok. Vapurun balkonundaki üçlü kanepelerden birine onun karşısına denk gelecek şekilde oturuyorum. Bana bakıyor mu? Bakışlarında acıma mı var, merak mı, ilgisizlik mi, kızgınlık mı? Bilemiyorum. Çünkü ona bakamıyorum. Ona bakmaktan korkuyorum. Bu hayatta korktuğum tek şeyin, ne zaman onu düşünsem aklıma kuğuların, flamingoların geldiği bir kızın yüzüne bakmak olduğuna inanamıyorum. Gözlerim şeffaf ellerini arıyor. Bulunca korkum geçiyor. Eller gözler gibi değil çünkü. Eller konuşmaz. Ya da öyle kısık sesle konuşurlar ki üzerlerinde gezinen bir bakış çok çabuk kısar ellerin derinlerden gelen sesini.

“Şimdi anlıyorum neden kendimi hiçbir yerde tam olarak orada hissetmediğimi. Okulda, evde, sokakta hatta rüyalarımda bile bir parçam hep başka bir yerdeydi sanki. Bir türlü bütünlenemiyordum. Darmadağınıktım ve bunun sebebini bilmiyordum. Acı içindeydim. Hepsi senin yüzündenmiş. Sana ne kadar kızgın olduğumu tahmin bile edemezsin. Kızgınlıkla bakıyor olabileceğini tahmin etmiştim ama. Demek sürekli beni düşünüyorsun? Her gittiğin yere beni de götürüyorsun? Bana sordun mu peki? Bu kadar gezmek isteyip istemediğimi, bu kadar yeri seninle gezmek isteyip istemediğimi sordun mu? Örneğin geçen gün beni nasıl olur da Bakırcılar Çarşısına götürürsün? Bütün gün bir baş ağrısı gaipten gelen çın çın bir ses… Ya geceleri içime apansız doğan korku?.. Demek gece mezarlık ziyareti  yapman ve elini sanki benim elimi tutuyormuş gibi boşlukta sallayarak yürümen üstelik bana orada yatan ölülerin isimleri ve ömürlerine bakıp hikayeler anlatman en büyük mutluluğun öyle mi? Beni bu kadar korkutmaya ne hakkın var? Senden rica ediyorum benden çalma. Sen beni yanında gezdirdikçe ben ben olamıyorum bir türlü. Lütfen. Anla.”

Martılar sustu. Ona mezarlıkta anlattığım hikayelerin ilgisini çektiğini düşünmüştüm hep. Korkuyormuş meğer. Vapurdan yalnız indim. Şehrin karşı yakasından odama döndüm. İçimde bir pişmanlık bir üzüntü aradım bulamadım. Hatta Pelin’i korkutmak garip bir şekilde mutlu etmişti beni, fark ettim. Onun bana bir korku borcu vardı çünkü.Erciyes’e haksızlık mı yapıyorum acaba? Belki de ona hiç Erciyes diye isim koymamalıydım. Erciyes kadar soğuk ve kıpırtısız mı gerçekten? Aslında değil. Mesela bütün anlattıklarımı minik kayıt cihazına kaydediyor. Ara ara bana bakarak önündeki beyaz kağıda notlar alıyor. Soru sorduğu da oluyor. Neden sorduğunu bilmediğim, kısa, beni ürküten, cevabını uzun uzun düşünmek istediğim sorular. Ama ben ondan başka şeyler istiyorum. Adını değiştirmeme sebep olacak şeyler. Söz gelimi, onun bana bir gün, yabancı filmlerin Türkçeye çevrilmiş repliklerinde olduğu gibi şöyle demesini istiyorum. “Tanrı aşkına dostum gerçeğe, aramıza, dünyaya dön. Kendini sadece Dostoyevski’nin, geçmişte kurup da çok beğendiği hayallerinin yıl dönümlerini kutlayan kahramanında görmek de neyin nesi? Belki de bir süre roman okumayı bırakmalısın ha ne dersin? Bu adam bir hikaye kahramanı mıydı? O halde hikaye okumayı da bırak. Ayrıca şu kazağın beni deli ediyor. Eğer bir dahaki görüşmeye de onunla gelirsen seni temin ederim onu üstünden kendi ellerimle çıkarır seni karşıma atletle oturturum.”

Çünkü Türkçe söylenince ağır kaçar, yabancı dilden çevrilince hafifleyen hesaplaşmalar. Pelin’le ödeşmiştim. Martıların çığlığını yazmaya niyetim yoktu. Sayfayı yeniden çevirdim. Eflatun mürekkebi kırmızı -insan derisi kırmızısı- mürekkepli kalemle değiştirdim. Sayfanın başına yine kocaman harflerle HAYALİMDEKİ DELİ yazdım. Erciyes öyle derse, “Kazak konusunu açtığınız iyi oldu.” derim ben de. “Çünkü hep aynı kazağı giymiyorum aslında. Sadece sahip olduğum altı kazağın renkleri ve modelleri aynı o kadar.” O sormadan mı söylesem acaba? “Hiç kazaklarımla ilgili bir şey düşündünüz mü şimdiye kadar?” Böyle bir giriş yapabilirim mesela. Hayalimdeki Deli ile hurda mezarlığındayız yine. İki yanında kocaman hoparlörler olan bir teybin üzerinde oturuyorum. O da üç basamaklı paslanmış bir merdivenin üzerinde. Yalnız bir sorun var. Hayalimdeki Deli şimdiye kadar hiç konuşmadı. Kıpkırmızı yüzünün mora çalan dudaklarını hiç aralamadı. Nasıl bir sesi var bilmiyorum. İçinden konuştuğunu varsayıyorum. Yankılı bir ses çalınıyor kulağıma.

“Ne zaman beni hayal etsen güleceğim gelir. Şimdi ben hem deliyim hem çok akıllıyım öyle mi? Seni kamilen anlıyor bununla beraber zinhar ağzımı açıp bir şey söylemiyorum. Üstelik bu garip vaziyet aynı minval üzerine yıllardır devam ediyor. O halde ben hakikaten deliyim. Gerçi sana küsüm ben. Şimdi seninle içimden de olsa konuşuyor olduğuma bakma. Hani sen meşhur bir yazardın? Tek yazdığın psikologunun sana emir buyurduğu ödevlermiş. Halbuki ben seni Nobel’i ha aldı ha alacak zannediyordum. Anlamıştım aslında yalan söylediğini. Hayır anlamamıştım. Anlamamı istememiştin çünkü. Sen şöyle şeyler söylerdin sadece bana: ‘Bugünlerde aforzimalar yazıyorum sevgili Deli. Bazıları fevkalade. Örneğin: Yalnızlık insanın kendisidir. Bilahere bu sözümü açıklayan bir makale yazıp yüksek tirajlı gazetedeki köşemde yayınlatacağım. Ama  işler her zaman böyle yolunda gitmiyor. Şöyle bir aforizmam var mesela, bir türlü tamamlayamıyorum: Sevemediğine yakın olmak… Nedir? …ızdırablıdır. Bu bir aforizma değil. …da vardır kaderde. Korkunç  bir cümle. … bir fırsattır. Ne için? Nasıl da acı çekiyorum sevgili Deli görüyor musun? Ama sen bilmezsin bu işler böyle olur. Bir yazar dostum bana şöyle demişti: Her yazı sancıyla doğar.’ Yeter artık. Kendini yıllarca bana olduğundan çok daha pahalıya sattın. Bak Sakin Efendi, eğer benimle burada, bu hurda mezarlığında buluşmaya devam etmek istiyorsan, sen, o göz kamaştırıcı yazarlık hayatını anlattığında ben de bir şeyler söylemek istiyorum sana, ben de konuşacağım bundan sonra.”

Hayalimdeki Deli’ye tek laf etmeden hurda mezarlığından çıktım. Odama, masama döndüm.  Sandalyemde huzursuzca kıpırdandım. Kalbim kırılmıştı. Hayalimdeki Deli hain çıktı. İçinden dahi olsa sesi çıkar çıkmaz beni tehdit etmeye başladı. Defteri kapattım. ‘Beni Olduğum Gibi Sev’ cümlesinin kabartma harflerine tek tek dokunurken kazak meselesi fevkalade bir hal aldı zihnimde. Bir sonraki görüşme için  sabırsızlanmaya başladım. Erciyes sormadan ve ona bir şey sormadan hatta içeri girer girmez dahası karşısındaki sandalyeye oturmadan önce diyeceğim diyeceğimi. Diyeceğim ki “Ben hep aynı kazağı giymiyorum. Sadece modelleri ve renkleri…”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>