Safiye Gölbaşı – Değirmen

Manifaturacı Fazıl Bey çocuklar yuvadan uçunca şehirdeki evini kapattı. Otuz dört yıllık hanımıy­la beraber, yaz kış, bütün günlerin hafta sonu rehavetiyle geçtiği bu Akdeniz yaylasında ka­lıyor artık. “Kafam kaldırmıyor bu yaştan sonra şehrin hır gürünü.” diyor.

Şehirdeki dükkânını yaylaya taşıdı. Öyle aman aman bir iş, bir satış olmuyor burada. “Olmasa da olur.” diyor “Bağkur aylığımız var çok şükür.” Yazı kıştan daha çok seviyor. Yaylanın nüfusu iki üç katına çıkıyor yazın. Her yerde bir şenlik, bir hareket… Bir süredir kafası bir şeye takıldı ama. Şimdi de okuduğu gazeteden ara ara başını kal­dırıp gözlüğünün üzerinden dışarıya bakıyor. “Eli kulağındadır.” diyor “Şimdi gelir.”

Bir haftadan beri her gün bu saatlerde bir çocuk geliyor dükkânın önüne. İlk günler bir şey sora­cak gibi, tanımaya çalışır gibi dikkatle bakıyor­du Fazıl Bey’in yüzüne. Artık ilgilenmiyor onun­la. Önceleri rahatsız olmuyordu Fazıl Bey. Herke­sin gözü takılırdı vitrindeki su değirmeni make­tine. Nihayetinde her manifaturacının vitrininde olan bir şey değildir su değirmeni. İlgi çekme­si doğal. Fakat ilgi değil başka bir şey var çocu­ğun değirmene bakan gözlerinde. Ama ne? İşte bunu çözemiyor Fazıl Bey.

Yüzünü kimseye benzetemiyor bu çocuğun. Ki­min çocuğu, kimin torunu bir türlü çıkaramıyor bu yüzden.

Nihayet yolun başında görünüyor yüzü kimse­ye benzemeyen çocuk. Fazıl Bey hiç okşama­dı ama kahverengi saçlarının yumuşaklığı telle­rinin rüzgârla oynayışından belli oluyor. “Huyu hiç yumuşak değil ama.” diyor, çocuğun saçları­na bakarken. “Demir ayak mübarek. Her gün her gün gelip ne anlıyorsun şuna bakmaktan. Boy­nunda mı ağrımıyor a evladım?”

Çocuk iyiden iyiye yaklaşıyor, ta uzaktan gözü­nün menziline aldığı dükkâna. Fazıl Bey gazete­yi kucağına koyup fısıltıyla konuşmaya başlıyor. Çocuğun kendisini duyacağından korkuyor san­ki. “Hayır,” diyor “Kaldırayım desem kız gelir, gör­mezse üzülür. Onun el emeği göz nuru bir şey bu.”

Gelip dükkânın önünde durdu çocuk. Elinde kâğıttan bir gemi var bugün. Bir yandan değir­mene bakıyor bir yandan gemiyi yüzdürüyor havada. Çocuğun gemisine bakınca aklına bir fi­kir geliyor Fazıl Bey’in, yüzü aydınlanıyor. “Tabi ya” diyor “Bunu neden daha önce düşünme­dim?” Gazeteyi kucağından alıp tezgâhın üzeri­ne bırakıyor. Dükkânın içinden vitrine uzanıyor.

Değirmeni olduğu yerden alıyor. Çocuk tedirgin gözlerle Fazıl Bey’i izliyor. Fazıl Bey değirmen­le beraber dışarı çıkıyor. Çocuğun yanına gelip çömeliyor. Değirmeni çocuğa uzatıp; “Bak” di­yor “Bak bakalım.” Çocuğun yüzü güneşten sa­rarmış, saçlarıyla gözleri bir örnek açık kahveye dönmüş. Büyük oğlu düşüyor bir an Fazıl Bey’in aklına. Yatılı okuduğu için hep hasret kaldıkları büyük oğlu… Onun da bir şeyden korktuğu, bir şeye şaşırdığı zaman ağzı böyle minicik, gözleri böyle kocaman olurdu.

“Biliyor musun’ diyor “Fazıl Bey, “Bunu benim kı­zım boyadı. Çok beceriklidir benim kızım. Dikiş nakış, her şeyin kursuna gönderdim ben onu. İşte bir keresinde bu tahtaları boyama kursuna gitti. Ooo neler boyadı neler, tepsiler, kaşıklar, sandıklar… Bir de bu. Boyadı bana hediye etti. Ben de vitrine koydum. Yani satılık değil ama se­nin çok ilgini çekiyor galiba. Al şimdi. Biraz son­ra geri vereceksin tamam mı?”

Çocuk kutsal bir nesneyi tutar gibi alıyor eline değirmeni.

“Adın ne senin?”

“…”

“Benim de senin gibi torunlarım var biliyor mu­sun?”

“…”

“Büyük oğlanın var iki tane. Kızın var üç tane. Küçük oğlanın var bir tane. Minicik daha yeni doğdu. Senin de var mı kardeşlerin?”

“…”

“Kimin oğlusun sen?”

“…”

“Eviniz Mersin’de mi Adana’da mı?”

“Bu benim.”

“Efendim?”

“Bu tekerlek benim.”

“Bu tekerlek değil ama değirmen, su değirmeni. Bak daha ne olduğunu bilmiyorsun. Nerden çı­kardın senin olduğunu?”

“Hatırlıyorum ben bunu.”

“Nerden hatırlıyorsun?”

“Dededen hatırlıyorum. Sen buna iyi bak, bu büyünce senin olacak dedi. Sen dede misin?”

“Tabi dedeyim. Torunlarım var dedim ya.”

“Ben de var mıyım?”

“Sen mi? Sen sen benim değilsin. Başka bir de­denin torunusun.”

“Benim dedem nerde?”

“Sen bileceksin onu. Nerde?”

“…”

“İsmi ne? Belki ben tanıyorumdur.”

“Zahit.”

“Zahit… Zahit… Değirmenci Zahit mi? Bu kış vefat eden? Derenin yanında evi var? Evin önünde aynı böyle bir değirmen var değil mi? Çok mert adamdı. Allah rahmet eylesin.”

“O ne demek?”

“Yani… Allah ona şefkatle davransın demek.”

“Dede nerde sen biliyor musun?

“Biliyorum bilmesine de…”

“Beni burasına alıyordu.”

“Omzuna mı? Alınmaz mı ya? Bak benim rah­metli babam derdi ki ‘Evlat cevizdir torun ce­viz içi.’ Öyle tatlıdır torun işte. Bak ne diyeceğim sana. Okula gidiyor musun sen?”

“Seneye.”

“Gel benim çırağım ol gidene kadar. Yazlık çı­rak. Sen bana ufak tefek yardım edersin, ben de sana dondurma alırım, çekirdek alırım.”

“…”

“Baban cumaya gidiyor mu?”

“Gidiyor. Ben de gidiyorum.”

“İyi o zaman. Sen bizi tanıştır babanla. Bir sora­lım bakalım izin verecek mi?”

“Sen dede misin?”

“Dedeyiz dedik ya. Gel bakayım şöyle otur dizi­me.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>