Safiye Gölbaşı – Kızınız Berefşan

Safiye Gölbaşı – Kızınız Berefşan

Çocukluğumun evi deyince ilkin boncuk otu belirir gözümde. Pembe, mavi, beyaz; bahçe toprağının üstünde örtü gibi.Küçük küçük leylak kümeleri sonra… Bahçemizi çepeçevre saran yüksek duvarlar; yarısına mor salkım, yarısına çit sarmaşığı tırmanmış. Biri döker çiçeğini, diğeri açar. Babam çok meraklıydı bahçe işlerine. Evin girişine üç sıra sümbül ekmişti karşılıklı. Nasıl bir koku, nasıl bir renk anlatamam. Arka bahçede ağaçlarımız vardı. Ihlamur, meşe, karadut… Bir kuş sesi gelirdi o ağaçlardan, cıvıl cıvıl, insan ne diyeceğii unuturdu. Şimdi bir apartman katında yaşamaya razı geldiğime şaşıyorum bazen, bazen de bir zamanlar böyle güzel bir evde yaşamış olduğuma.”

Nazlı, Berefşan Hanım’ın uzattığı fotoğrafa baktı

“Çok güzelmiş gerçekten, cennet gibi.”

Bu fotoğrafta en fazla üç yaşındaydı Berefşan Hanım. Sarı puanlı japone kollu elbisesini beyaz bir şapka tamamlamıştı. Annesi süt mavisi bir elbise giymiş zarif bir kadın… Babasının saçları briyantinli… Berefşan Hanım annesinin kucağında… Babası annesine sarılıp küçük Berefşan’a doğru eğilmiş… Yüzlerinde huzurlu bir gülümseme…

“Annem Bedia Hanım, ismiyle müsemma çok güzel bir kadındı. Ben babama benzerim.”

Berefşan Hanım fotoğrafların olduğu sedef kakmalı kutuyu karıştırıp, babasının siyah beyaz vesikalık fotoğrafını buldu. Nazlı, fotoğrafla beraber yere düşen sararmış zarfı alırken alıcı kısmındaki “Sayın Ziya Peker” yazısını gördü. Berefşan Hanım zarfı alıp fotoğrafların altına koydu, babasını işaret ederek; “İnce bıyığı öbür fotoğrafta seçilmiyordu, bakın.” dedi, “Esasında ben hemen her şeyi babamdan almışım. Yalnız yüz hatlarımı değil, mizacımı da, musiki bilgimi ve sevgimi de. Babam da kanuniydi: Kanuni Ziya Efendi.”

“Evet, babanıza benziyorsunuz gerçekten. Ama sizin yüz hatlarınız daha yuvarlak.

Bestekârlığı da var mıydı babanızın?”

“Bildiğim kadarıyla bir bestesi yoktu. Ama aşkla çalardı kanununu. Adeta vecde gelirdi çalarken.”

Muhterem babacığım, Mektubunuzu geçen hafta aldım. Cevap yazmaya şimdi vakit buluyorum. Validem de siz de benim için endişelenmeyin ne olur. Hem çiftlik havası hem amca ve yengemin yakın ve samimi alakaları beni neredeyse eski sıhhatime kavuşturdu. İştahım ve uykum düzeldi…

Nazlı bugünü, bu evi, bu anları kutsal hatıralar olarak saklayacaktı. Üç yıl evvel dâhil olduğu Türk Sanat Müziği ile Yaşama Derneğinin en olgun, en gizemli, en İstanbul hanımefendisi müzisyeninin misafiriydi. Burada gördüğü her şeyi koro arkadaşlarına değil belki ama eşine mutlaka anlatacaktı.

“Hemen bütün çocukluğum bir an evvel büyüyüp babamla meşk etmeyi beklemekle geçti desem hani yalan olmaz. Annem o incecik sesiyle öyle güzel eşlik ederdi ki kanuna, onları dinleyip mest olmamak, meşk ettikleri eser boyunca birbirlerine aşkla bakışlarına gıpta etmemek kabil değildi.”

Berefşan Hanım Nazlı’ya göstereceği yeni bir fotoğraf ararken, Nazlı, onun seyrelmiş kıvırcık saçlarına, çizgi çizgi olmuş boynuna bakıyordu. Kaç yaşındaydı acaba Berefşan Hanım? Ne kadar canlıydı anne babasının hatırası. Kendi anne babasını düşündü. Onur, “Arabanın bu ayki taksitini baban ödese ne güzel olur.” demişti yarı şaka yarı ciddi. Babasına bir çıtlatsa mıydı ki?

“İşte buldum. Burada liseye yeni başlamışım. Çengelköy Kız Lisesi. Saçlarım uzun o zamanlar. Annem balıksırtı örmüş bakın. İnanır mısınız Nazlı, Müdire Hanım’dan başka kimse tam aklımda değil. O dört yılı neredeyse yaşamamış gibiyim. Müdire Hanım da şuradan aklımda kalmış olacak. İlk kez annem muadilinde bir hanımla karşılaşmışım. Lakin onun mizacı büsbütün farklı. Her şeyden evvel kontralto bir ses… Ne nükteli konuştuğunu hatırlarım, ne şefkatli. Annem pek nüktedandı oysaki. Babam annemin zekâsını sıklıkla överdi. Ben annem kadar zeki değilim galiba. Babamı hiç kahkahalarla güldürdüğümü hatırlamıyorum. Annem gibi uzun uzun bir şeyler anlatmak isterdim. Lakin hep bir hicap vardı bende. Babam sorsun diye beklerdim. Her şeyi tek tek sorsun, uzun uzun sorsun, merak etsin, deşsin…”

Çocukluğundaki gibi değil Berefşan Hanım. Kimse bir şey sormadan da anlatabiliyor artık uzun uzun. Anlatacağı kişiyi seçene kadar tabi. Nazlı omzunu dikleştirip eteğini düzeltti. Berefşan hanım onu seçmişti.

Pek kıymetli babacığım, bu günlerde bir meşgalem var. Hani bir çiftlik sahibinden bahsetmiştim, ilk mektuplarımda; Gönenli Halil Bey. Sizi ve muhterem pederinizi her daim sitayişle anıyor, onlar olmasaydı şimdi elimde ne çiftim ne çubuğum ne çiftliğim vardı diyor. Beni de öz kızı mesabesinde görüyor. İşte Halil Bey, bana bir tay hediye etti. Görmenizi o kadar arzu ederdim ki… Bilseniz ne sevimli, ne oyunbaz, ne şeker bir şey… Bütün günüm bir çocuk gibi onun peşinde koşturmakla geçiyor.

“Bir çay daha alalım Nazlı.”

“Bu sefer ben doldurayım müsaadenizle. Sizinkini de tazeliyorum.”

“Ama olur mu? Zahmet ediyorsunuz.”

Bu ev biraz lavanta biraz yasemin kokuyordu evet. İlk girdiğinde yüzüne çarpan kokuları, elinde İznik çinisi fincanlarla mutfağa giderken tanıdı Nazlı. Çayları, eflatun çiçekli porselen demlikten fincanlara doldururken mutfağa kaçamak bir bakış attı. Tezgâhın üstündeki gömme spot lambalar mutfağı turuncuya boyamış. Dolaplar koyu yeşil… Küçük masanın üzerinde matruşka bebeklerden bir baharat takımı var. Mutfaktaki tek sandalye masanın içine doğru itilmiş. El dokuması bir kilim var yerde.

Bu daveti nasıl hak etmişti acaba Nazlı? Kendisini Nazlı’ya yakın mı hissetmişti Berefşan Hanım? Salona dönerken etajerin üstündeki fotoğraflara kaydı Nazlı’nın gözü. Bir adam ve bir kadın… İki ayrı çerçevede… Siyah beyaz… Berefşan Hanım’ın babası değildi adam. Kadına bakamamıştı.

“Nazlı gelin bakın ne buldum.”

Fincanları siyah damarlı beyaz mermer sehpaya bırakıp Berefşan Hanım’ın elindeki fotoğrafı gülümseyerek aldı Nazlı.

“Aa Hulusi Kentmen değil mi bu?”

“Ta kendisi. Babamın bir askerlik arkadaşı vardı. Meğer onların babası ile Hulusi Beylerin babası komşu değil miymiş? Kızlarının düğününe ailesiyle beraber Hulusi Bey de gelmiş. Babam baktı fotoğrafçı burada, hemen Hulusi Bey’in kucağına oturttu beni. Ben daha ne olduğunu anlamadan fotoğrafımız çekilmiş. Nasıl utana sıkıla bakmışım görüyor musunuz?”

“Yo çok tatlı bakmışsınız bence. Ne güzel bir hatıra.”

Bu mektupla beraber hem sizin için hem hasret kaldığım validem için elbiselik kumaş gönderiyorum. Geçen hafta amcamla beraber Bursa’ya indiğimizde seçtim. Zannediyorum beğeneceksiniz.

Seksen var mıydı acaba Berefşan Hanım? Bu sedef kakmalı kutudaki en yeni fotoğraf kaç yıl önce çekilmişti? Bütün dernek, bütün koro antika bir eşya gibi görürlerdi onu. Düne ait, hassas, sır dolu.

“Bu da siz misiniz Berefşan Hanım?”

Askılı bahçıvan pantolonun içine kareli bir gömlek giymiş, gömleğinin kollarını kıvırmış, kahverengi bir tayın yanında genç bir kız duruyor. Başına yüzünü gölgeleyen büyük bir şapka takmış.

“Evet, Nazlı benim. Orası Bursa. Rahmetli amcamın çiftliğinde kalmıştım bir ara. Orada hediye etmişlerdi bu tayı. Benim anne tarafım İstanbullu, baba tarafım Bursalıdır. Babam dedemin çiftliğinde doğmuş. Yedi yaşına kadar çiftlikte kaldıktan sonra yatılı okumak üzere İstanbul’a gelmiş. İşte geliş o geliş. Bu da İhsan.”

Çerçevedeki adamdı.

“Onu kaybettim.”

“Başınız sağ olsun.” dedi Nazlı üzüntüyle yutkunarak.

Birkaç fotoğrafını daha uzattı Berefşan Hanım. Yakışıklı bir adam değildi. Ama iri güzel gözleri ve çok içten bir gülümseyişi vardı.

Canımdan aziz babacığım, her ne kadar bu konuya girmek istemesem de kendimi yazmaya mecbur görüyorum. İşittiğime göre İhsan’ın izini bulmuşsunuz. Sizden istirham ediyorum kendisiyle yüz yüze gelmekten ve hatta tek bir kelam konuşmaktan imtina ediniz. Kristal sürahi bir kez yere düşmüş ve paramparça olmuştur. Artık ne yapılsa ne söylense nafiledir. Onu kendi yoluyla baş başa bırakınız.

“Bu bahçe çocukluğunuzun geçtiği evin bahçesi değil mi?”

“Evet henüz nişanlıydık o zaman.”

Beyaz ferforje bir masada İhsan Bey ve Berefşan Hanım yan yana oturmuşlar. İhsan Bey yüzünü Berefşan Hanım’a yaklaştırıp gülümsemiş, Berefşan Hanım İhsan Bey’in varlığına adeta bigâne, kollarını göğsünde kavuşturup ciddiyetle makineye bakmış.

“Kaç yaşındasınız burada?”

“Galiba yirmi bir olacak. O zamanlar nişanlılık için geç bir yaş. Sesimin şarkı söylemeye müsait olmadığını anladığımda çok üzülmüştüm. Babacığım bir meşgalem olsun diye öğretti kanun çalmayı bana. Annem, okuyayım bir meslek edineyim isterdi. Hiç değilse Reşat Nuri’nin Feride’si gibi öğretmen olayım mesela. O zaman liseyi bitirince öğretmen olunabiliyordu. Ben okumayı severdim ama sadece roman okumayı. Çalışmak içinse ne yalan söyleyeyim Nazlı en ufak bir iştiyak duymazdım.”

Nazlı’dan gözlerini kaçırdı Berefşan Hanım. Yüzü kızardı. Mahcup mu olmuştu çalışmak istemediği ve yalnız roman okuduğu için? Nazlı’nın o dakikaya kadar hayranlıkla dolu bakışları merhametle buğulandı.

“İhsan’la evvela babam anlaştılar. Satranç oynuyorlar, hemen her konuda fikirleri birbirini tutuyordu. Onların bu arkadaşlıklarına annem, elinde bir fincan çayla ve arada söze girerek ortak oluyor, ben kanaviçe işleyerek dinleyicilik yapıyordum. Bu geçimleri bende İhsan’ın babama benzediği düşüncesini kuvvetlendirdi. Öyle görünüyordu ki beni anne ve babamın evliliğine benzer bir evlilik bekliyordu.”

Nazlı henüz iki yıllık evliydi. Anne ve babasının evliliğine benzemiyordu evliliği. Benzesin ister miydi? Çocuğu yoktu galiba Berefşan Hanım’ın. İhsan Bey ne zaman ölmüştü? Çocuksuz bir evlilik… Şu borçlar bitsin bir kız bir oğlan çocuk istiyor Nazlı. Onur, iki kız iki oğlan… “Torunlarımızın amcası da olsun, dayısı da halası da teyzesi de.” diyor parmaklarıyla tek tek sayarak.

Sizi tüm yüreğimle temin ederim ki kendisinin hatırası gözümden ve gönlümden yavaş yavaş silinmekte. Hoş yalnızca sekiz ay sürmüş bir evliliğin hatırası ne kadar canlı ne kadar çok olabilir ki… Yaşadığım o sinir buhranlarını inanın şimdi hayretle hatırlıyorum. Ne onu ne kendimi suçluyorum artık. İnanıyorum ki çok yakın bir zamanda onun hatırasından tamamen uzaklaşacak ve o sekiz ayı hiç yaşamamışım gibi hayatıma devam edecek ve muhakkak yeniden seveceğim.  Siz de onun ardına düşmeyin. O nasıl bizi bir ceketi çıkarıp köşeye koyar gibi hayatından çıkardıysa biz de ona aynıyla mukabele edelim.

“Burası bahçe değil galiba?”

U şeklinde bir sedirin bir ucuna Berefşan Hanım bir ucuna İhsan Bey oturuyor fotoğrafta. Ortadaki ahşap masadan aşağı doğru harikulade bir küpeçiçeği sarkıyor. İhsan Bey,Berefşan Hanım’a bir şeyler anlatıyor, Berefşan Hanım iki elini dizinde birleştirmiş İhsan Bey’e bakıyor.

“Orası İhsan’la bizim evimiz. Bahçesi yoktu o evin. Ama geniş bir terası vardı. Ben ekseri orada vakit geçirirdim. İhsan yemek yemeyi severdi terasta. İnsanın çocukluğu, genç kızlığı bahçeli bir evde geçince o zamanlar bu terası bile yadırgamıştım. İnsan her şeye alışıyor işte.”

Şimdi tam zamanı sanki ‘Ne zaman kaybettiniz İhsan beyi?’ diye sorsa. Bu yakınlığı gölgeleyecek her söz korkutuyor Nazlı’yı ama.

“Bunu nikâhımızda çektirdik. Bu da Çamlıca hatırası. Burada Büyük Ada’dayız. İhsan’ın ablası vardı orada.”

Elindeki üç fotoğrafa dikkatle baktı Nazlı. Peş peşe çekilmişlerdi sanki.

“Yıllar içinde hiç değişmemişsiniz maşallah.”

“Yıllar… evet. Bir de şuna bakın.”

“Aa Engelliler Vakfı yararına düzenlediğimiz konserde çektirmiştik bu fotoğrafı değil mi?”

“Evet. Hâlâ değişmediğim fikrinde misiniz Nazlı?”

“Kesinlikle Berefşan Hanım, yıllar size yaramış.”

En az sizler kadar özlediğim İstanbul’a en yakın zamanda belki tayımı biraz büyüttükten sonra dönmeyi arzu ediyorum. Sizin ve validemin ellerinden hürmetle, sevgiyle, hasretle öperim.
Kızınız Berefşan

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>