Sait Mermer – Freud’a Mı Ağlayalım, Bergson’a Mı Gülelim

Sait Mermer – Freud’a Mı Ağlayalım, Bergson’a Mı Gülelim

İnsan doğar doğmaz ağlar, gülmez. İnsan, sevinçten de ağlar üzüntüden de. Mutluluk ve trajedi beraberdir burada. Ağlayışı hem cennetinden kopuşuna hem de varoluşunun tecrübe edileceği bir toprağa, dünyasına ayak basışına olan sevincinedir. İnsan, cennette haram kılınmış meyveyi yediği anda ana rahmine düşer. İnsanın meyveden tattığı haz ile babası ile annesinin o anda yaşıyor oldukları cimaî haz arasında bir mütekabiliyet/ ayniyyet vardır. Bunu her insan yaşar. Çünkü her insan bir nevi Âdem’dir. Çocuklar Âdem’in ümmetidirler ve bu yüzden insan çocukluk çağından çıkıncaya kadar Adem’in tebliği ve tesiri altındadır . Çocukluktan gençlik çağına kadar Âdem ile İbrahim peygamberlerin arasındaki nebilerin tabiî şeriatına tabidir. Gençlik yaşında Hz. İbrahim’in tebliği altına girer ve nihayet kırklı yaşlarda Hz. Muhammed (a.s)’ in tesiri altındadır. İnsanın bu kişisel varoluş tarihi bir tekâmül istikametinde dikey hayatının her ânı birbiri üzerine eklemlenerek tamamlanır ve insan-ı kâmil zuhur eder. Her insan, saf varlığı vechesinden insan-ı kâmildir. Bu kâmilliğinin farkında ve bilgisinde olması miktarınca “işin şuurunda insan-ı kâmil” derecesine erer. Tam şuurunda varoluşa katılım, insanı, tam insan-ı kâmil kılar. Bu da hâdî ism-i şerifine mazhariyetinin derecesine göre değişkenlik gösterir Yani, ne kadar hidayet o kadar farkındalık.

Freudçular, libidonun engellenemez bir enerjiye malik bulunduğunu ve bunun insanın orijinal bir hassası olduğunu söylerler. Bu libidonun çekirdeğinde “id” yatar. İd, libidoyu kontrol eder, onu yönlendirir. Nefsin/ şuurun( egonun), süper ego ile id’in arasında bulunma durumu, ona, içgüdülerin/ libidonun önlenemez tazyiki ile süper ego’nun baskısı arasında insanı dengede tutma görevini vermiştir. Böylece ego/ ben, insana içgüdüler ile çevre etkisi arasına birey olma şuuru aşılar. Bu Freud’a göre bir trajedidir, çünkü bütün kültür, medeniyet, eğitim, sanat ve ahlak sistemleri id’in yalın bir şekilde açığa çıkmasını engellemek gayreti üzerinden üretilmiştir ve bu yüzden insanlık için hastalıklı durumlardır ve bütün dertlerin, hastalıkların kaynağıdır. Böylece Freud, bütün tedavi biçimini, içgüdülerin tatminsizliği sorunu üzerinden şekillendirmiştir. Şimdi soru şu: Freud, varsayımlarını oraya koyarken, bizzat kendi libidosunun yalın, engellenemez imkanlarıyla mı hareket etmiştir; yahut süper egonun tetiklediği medeniyet ve kültür şartlarının imkanlarıyla mı hareket etmiştir? Asıl trajedi budur. Ve Freud’ un hakikate teğet geçen(!) ve mekanik medeniyet şartlarının inşa ettiği insan tipinin “İşte hakikat bu!” zannıyla üzerine atlayacağı bu meselede can alıcı ikinci soru: İçgüdünün varlığından emin misin? Delilin ne? Bu kavramı ortaya koyarken hangi dil şartlarından faydalandın? İçgüdü kavramını üreten dil, direkt içgüdünün dili midir? Yoksa?.. Haz, insanın hem dünyaya adım atışına kuvvetli bir vesiledir hem de dünyada devamına. Başka hangi saik, insanı cennetten koparıp onun dünyaya inmesine sebep olabilir ve onu dünyaya bağlı kılabilir? Şu halde, gaye, insanın varoluşunu tecrübe edebileceği bir mekân ve zaman şartlarına ayak basmasıysa, haz bu hedefe nazaran bir çevre şartı değilse nedir? Bizler insan olarak kemalimizi bizzat müşahede etmek ve varlık bütünlüğümüzün farkına varmak için bu dünyadayız. Bunun için süreye ihtiyaç duymaktayız. Geçici bir süre bu. Haz, insan neslinin devamını temin etmeye sebep olma faaliyetiyle bize hem ferdi oluşumuzun tamama ermesi için gerekli süreyi hem de topluluk halinde “insanlık” kavramının -insanın yeryüzünde halife olma özelliği yönünden-yakîn halde bilinmesinin gerçekleşmesi için gerekli süreyi sağlaması bakımından önemli bir cevherdir. Bu cevher, yapısıyla tam da Freud’ un süper ego’ suna denk düşecek şekilde kendisini konumlandıran, insana dışardan baskı yapan bir üst benlik unsurudur. Varoluşa süre tanır, varoluşun önünde engel, derinliğine inildiği zaman insan varlığından bir parça olma rolüyle bütünle irtibatlı. Yani, varoluş faaliyetinin içinde. Bir paradoks. Bu paradoks, tabiatından da belli; dışta tat, içte acı. Demek ki, ego, bir süper ego olan id’ in çevre baskısına rağmen insanın varoluş hamlelerini harekete geçiren alt/ temel ben( ruh) in madde, mekân ve zaman ile temasını sağlayan bir cevher. Anlaşılıyor ki, Freud’ un işi en hafifinden aynayı tersinden göstermek; içi dışta, dışı içte.

İnsanın trajedisinin ana cevheri, nefsinin dünyadan istekleridir. Bu istekler, insanın saf varlığının farkındalığını gerçekleştirmesinin önünde ciddi bir mesele olarak beklemektedir. Mevlânâ’nın deyişiyle, insan, libidosunun kontrolünde, hayatını dünyaya bağlı devam ettirmek mecburiyetinde olduğu maddesini Musa’nın âsâ’sını yere attığı gibi bırakırsa bütün âlemi yutar ve hakiki hürriyet hali işte budur. Bu, süper egoya dahil olan bütün baskılayıcı dış şartlardan kurtulmayla olabilecek bir şeydir. Bunun sonucu olarak onun bütün varlığı yutması, varoluşun sonsuz boyutlarının bilgisine vakıf olmayı bizzat varoluşa katılarak gerçekleştirmesi anlamına gelmektedir.

İnsanda iki temel metafizik kuvvet, insanın maddesi olan bedenini kontrol ve teshir altına alma yarışı içindedir. Bunların ilki, akıl üzerinden bedenin kontrolünü yürüten ruh; öbürü, duyular üzerinden bedene hâkim olmaya çalışan nefs’tir. Nefs, ruha bağlı hareket ederse egemen olma gücünü kaybeder, asli görevi olan bedenin devamını temin etme görevine devam eder. Burada akıl ve duyuların konumu değişkendir. Aklın, tabiatı itibariyle ruhla münasebeti doğrusaldır; duyuların da nefsle münasebeti. Fakat hakikatte insan varlığı içinde düalite yoktur, tevhid vardır. Bu tevhid, vahidî bir tevhiddir. Ruh ile nefsin ayrılığı vehmidir. Yani, ruh, maddeyle irtibata geçtiğinde nefse inkılab eder. Nefs halinde tecelli ettiğinde, kendi varlığı da yok olmaz. Olan şey, göreceli bir ikiliğin husulüdür. Meseleyi temsili bir vuzuhla açık edersek: İnsan memleketinde ruh, sultandır; akıl, vezirdir; nefs, hizmetçidir; bürokrasi de, duyulardır. Nefs, libidonun gücüyle ruha/alt ben’e başkaldırırsa kaos meydana gelir. Akıl nefsin emrine girer. Duyular, nefsin emrindeki aklın muhakemesi istikametinde iş görmeye başlar. Bu duruma, nefs-i emmâre’nin iktidarı deriz. Buna mukabil nefs, ruhun fermanıyla hareket ederse bu nefs, nefs-i mutmainne olur ki, insanın yeryüzündeki varlığının devamını temin etmeye memur orijinal nefs’tir. Ruh- nefs uyumunun temin edildiği bu durumda, vücut memleketi sükunet bulur, trajedi ortadan kalkar ve huzur hâkim olur. Tebessüm, bu huzurun önemli göstergelerinden birisidir.

Bergson, varlığı, tekâmüle tabi bir sürece bağlar ve “kâinat bir değil en azından ikidir.” der. Madde ile organizmayı birbirinden ayırır. Maddede ruhun varlığını inkâr eder. Organizmada ruh tasavvur eder. Fizikten ziyade biyoloji. Maddeyi, “kabuk ben”in ve bu ben’e bağlı zekânın imkan alanına dâhil eder. Organizmayı ve nihayet tekâmülün sonucu organizmanın vardığı nihai nokta olan insan hallerini “temel ben”in ve bu ben’e bağlı ruhun teşekkül ettirdiği içgüdülerin hâfıza cevheriyle bütünleşmesinden meydana gelen şuurun hareketine bağlar. Bergson’a göre biz, maddeyi ancak zekâmızla mutlak olarak biliriz. Fakat zekâmız, hayatı kavrayamaz; hayatı, ancak sezgimizi kullanarak ruhumuzun sürekli ve ilerleyen biçimde oluşturduğu hayat hamlesini kavrayarak anlayabiliriz. Kavradığımız daha doğrusu sezdiğimiz bu manalar, kavrandıkça hâfızamızın arkasına bir şuur bilgisi olarak birikir. İşte bu hatırlamak, geçmişe dönmek, denilen şeyler bizim ruhumuzun ilerleyen süreçte elde ettiği sezgisel birikimlerin kendiliğinden hâfızamıza akmasıyla oluşan şeylerdir. Çünkü tekâmül süreci ilerlemektedir ve her yaşanan tecrübe bir sonraki zamanî sürece katılmakta ve organizmada maddi bir geçmiş bırakmamaktadır. Yani, planlanmış bir geçmiş, hele hele maddi bir geçmiş hiç yoktur. Var zannedilen statik bir geçmiş bir yanılsamadan ibarettir. Sadece gelecek vardır ama o da şu yaşıyor olduğumuz an’da bilinemez. O zaman sadece “bu an” vardır ve ileriye, bilinmeze doğru akıp gitmektedir. Maddeyi tamamen atıl bırakan, bu ataletiyle ruha direnen ve bu direnişini sürekli mağlubiyetle sonuçlandırmak mecburiyetinde kalan madde ve onun tasavvuru ve bunun karşısında sürekli maddeye karşı zaferini kutlayan ruh ve onun tasavvuru: Düalizm. İçinden çıkılmaz bir hal. Trajedi. Tanrıya ulaşmak mümkün değil. Ya ötelerde, kayıp ya maddemizin içinde gömülü, derinliklerde. Bulunamaz. Düalizm ve monizm yahut panteizm. Bu ayırımda bile düalizm var. İkicilik hastalığı. Tevhid yok, huzur yok. Filozof yaklaşıyor, buldum derken kaçırmış oluyor. Bilim hepten kaybetmiş durumda.

Halimize güler miyiz ağlar mıyız? Bergson’a göre gülmek, mekanik bir tepki. Maddi mekanizmin, otomatizmin şuurumuzun tekâmül eden yumuşak hallerine, süregelen hayata çarpmasıyla oluşan tuhaflık. Gülmeyi komiğin sanat hallerine indirgeyen bir yaklaşım. Normalde gülmüyor çünkü. Gülmek için mutlaka komiğin husule gelmesi lazım. Gülmeyi dış/ zahir tesire bağlıyor. Mesele, maddeyi mekanik algılama değil, madde doğrudan mekanik, Bergson’a göre. Materyalist algı esas sayılıyor, canlılık reddediliyor.

Halbuki madde, Tanrı’nın emaneti yüklenme teklifine muhatab olabilecek kadar ilahî tecelliye mazhar, şuur sahibi. Cevap veriyor madde, emaneti yüklenme kabiliyetine sahip değilim diye. İnsan yüklendi diyor, Allah. Batının trajedisi devam ediyor. Ruhçusu ruhçu değil, maddecisi maddeci değil. Madde ve mana, varlığın aynı iki vechesi. Düalizm yok, tevhid var. Onun için insan hangi tarafta durursa dursun huzurlu. İki taraf da ilahi tecellilerin aynası. “Allah’ı nerede ararsanız yüzü orada.” “Nerede olursanız olun Allah sizinle beraber.” “Allah size şahdamarınızdan daha yakın.” Tam bir eminlik ve huzur hali. Hiçbir şey kaçmıyor, hiçbir şeyi kaybetmiyorsunuz. “Kahrı da hoş, lütfu da hoş.” Kahrına da rıza, lütfuna da. Horasan’ın köpekleri, buldukları zaman şükreder, bulamadıkları zaman sabrederler. Horasan’ın köpekleri için bile trajedi yok; hayata gülmek var. Ashab-ı Kehf’in köpeği, sahiplerinin yanında üç yüz küsur yıl beklemekten huzurlu; sevinç var, aşk var, trajedi yok. Batının ruhçusunda bile trajedi var, kavga var, isyan var. Gülmek, insanın iç vahdetinin bir aksü’l amel’i; maddesiyle manasıyla; ruhuyla cesediyle. Kahra da güler, insan, lütfa da. Kahr bile iç tevhidi bozmaz, rızayı öğütler. İnsanın gözü güler, gülmediği zamanlarda bile. İnsan-ı kâmil budur. İçi acıyorsa, dışta güler; içi mutluysa dıştan ağlar. Sevincine ağlar, üzüntüsüne güler. Ağlaması trajik değil, gülmesi komik değil. Freud ve Bergson; Batı’nın iki yüzü. İlkinde, maddi haz, içte, hazzı bastıran metafizik dışta; ikincisinde, ruhî haz, içte, ona engel madde dışta. İkisinde de tekâmül, insanı trajik bir bilinmeze sevk eder. İkisinde de, insan orijinal bir vâhid değildir. İkisinde de insan sürekli mutluluk arayışında, mutlu değil. İnsan, ağlayamaz, ağlatmalı insanı; gülemez, güldürmeli insanı. Şu halde biz, Freud’a mı ağlayalım; Bergson’a mı gülelim? Ne yapalım?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>