Sait Mermer – “Korku”nun Ecele Faydası

Sait Mermer – “Korku”nun Ecele Faydası

Çocuk korkmaz, çünkü ço­cukta korku duygusu zayıftır. Allah Rasülü, Hz. Ali korkmadığı için hic­rette O’nu yatağına yatırmıştır. Ce­saret, iki esas üzerine tezahür eder. Birisi, korku duygusu o kadar kuv­vetlidir ki, o duygunun zindanın­dan benliğini kurtarabildiği nispet­te insan, cesurdur. İkincisi, kor­ku duygusu ya hiç yoktur yahut, o duygu vehmidir. Zaten bu duygu­nun yokluğu, cesareti dolaysız te­min eder. Hızır’ın Hz. Musa karşı­sında çocuğu rahatlıkla öldürebilme­si korku duygusunun O’nda olma­masındandır. Hz. Musa’nın bu olay karşısında ürpermesinin kaynakla­rından birisi de korku duygusunun Musa’da kalın bir müşahhaslıkla te­zahür etmesidir. Hz. Ali yerine Al­lah Rasül’ü niçin Hz. Ömer’i yatağı­na yatırmamıştır? Ömer kadar cesur ve şedit başka hangi şahsiyet vardır? Akıl, Ömer’i gerektirmiyor mu? Ha­yır. Ebu Sufyan’ın, Mekke’nin fethi sırasında, “Muhammed büyük sal­tanata ermiş.” sözüne karşılık Pey­gamber amcasının “Hayır, o salta­nat değil, nübüvvet…” dediği gibi, biz de bu mevzuda “Hayır, akıl de­ğil, nübüvvet…” diyebiliriz. O yata­ğa o anda Ali gerektir. Ölümle haya­tı birbirinden ayıran en önemli duy­gu, korku duygusudur. Korku ara­dan çekildi mi, ölüm ile hayat arasın­da fark kalmaz, tevhid teşekkül eder. Bu, “ölmeden önce ölme” inceliğini yakalamış, “yıkayıcı önünde ölü gibi olma” huzurunu yaşayan insanın ha­lidir. O yatak, korkunun uyuduğu ama korkusuzluğun gözünün açık olduğu bir yataktır. Ali, yattı; çünkü o an ölü gibi davranabilmeyi gerekti­ren bir andı. Sessizlik anı. Bekleyiş. Ama bu bekleyiş zaman ile mukay­yed değil. Zaman durdu orada, Al­lah Rasülü ile Ebu Bekr’in yolculu­ğunda işledi. Birinde işledi, birinde durdu. Bu işleyiş ve duruş arasında­ki fark, şirk ehlinin mukaddes yolcu­lara erişememesine sebep oldu. Za­man, yine Sevr’ de durdu, yine ses­sizlik, yine bekleyiş. Örümcek, ağı­nı ne vakit ördü sanki, güvercin ne vakit yuva yaptı, mağaranın ağzına. Tam bir zamanın bitişi… “ Üzülme, Allah bizimledir” Çünkü, “Allah’ın velileri ne korku bilirler, ne hü­zün.” Mukaddes yataktaki zamansız­lık, Sevr’ de tekrarlandı. Üstün be­şeriyetin mukaddes nebevi yolculu­ğu, zaman’ı hiçbir anı boş bırakma­yacak biçimde işletti. Sevr’ deki ve­layet, zamansızlığı yaşattı. Zaman­sızlık korkudan ari olmaktır; zama­nı işleten korkudur. Mekanı işle­yen de. Geçmiş ve gelecek, bir sü­reç yani zaman durumu. Ömer olay­dı o yatakta, yatmazdı biçerdi müş­rikleri, Rasülüllah’ı koruma gayre­tiyle. İçeride Allah’ ın Rasül’ü var. Zaman işlerdi. Ebu Bekir’ e ulaşmak gerek. Bunun için, “velayet” zırhıy­la kapıdan çıktı gitti, “nübüvvet” zır­hıyla Ebu Bekir’e ulaştı. Kahraman­lık, korkunun kardeşidir. Ömer, hicretini Kâbe’ de meydan okuya­rak yaptı. Düşmanlarını dağın ar­dına davet etti. Korku, cesarete se­bep oldu; Ömer, korkuyu aştı, düş­manı bertaraf etti. Ömer, korkma­saydı yani korku duygusu olmasay­dı O’nda, tedbir almayabilirdi. Böy­lece Ömer, İslam düşmanlarının pe­şine düşüp O’na zarar vermelerinin önüne geçmiş oldu yaptığı tehdid­le. Hz. Ali nasıl şehid edildi? Kolay­ca. Hiç zorlanılmadan. Çünkü Ali’ de korku, vehmidir, asıl değildir. Aynı suikasti Muaviye’ ye neden yapama­dılar? Çünkü Muaviye, tedbir aldı. Korku, önlem aldırır. Korku, tedbi­ri gerektirir. Ama korkaklık ayrı şey. O, müşriğe yakışır. O, korkuyu şiar edinmekten olur. Mü’min, Allah’ a karşı bile korkak değildir, ama kor­kuyu yaşar.

Varlık, korku ve ümit ara­sında salınır durur. Olmamak kor­kusu ve olmak ümidi içinde. Melek­ler korktular, kan dökücü bir varlık yaratılmasından. Korkuları, onların bilmedikleri bir şeye sahip olmala­rını sağladı. Sema ve arz korktular, güçlerini aşan bir emanetin kendile­rine yüklenmesinden. İnsan korkma­dı, emaneti yüklendi. İnsan, emaneti yüklendiği anda “veli” idi; ağca yak­laştı, ondan yedi. “Nebi” oldu, kork­tu, ağaca yaklaşmaktan korktu, o ağaçtan yemedi.

Hızır, korkmadan çocuğu öl­dürdü. Musa’yı bir korku sardı. Ma­sum bir çocuğu niçin öldürdüğünü sordu, Hızır’a. Çünkü, Hızır’ın yap­tığı bir cinayet eylemiydi. Halbuki, bu iş Musa’nın gördüğü gibi değildi. Hızır işin içyüzünü açıkladı. İşin ci­nayet olmadığı anlaşıldı. Hızır’ın eli titremedi bile, çocuğu öldürürken. Çünkü, Hızır, velidir; Musa, nebi. Firavun, sarayındaki Musa’dan hiç korkmadı. Başına iş aldı. Korkup O’ nu öldürseydi, belki, başına bu kadar iş gelmeyecek, iktidarını sürdürebi­lecekti.

Hızır’ın çocuğu öldürmesiy­le, İbrahim’ in oğlunun boynuna bı­çağı vurması arasında ne fark vardır? Hızır çocuğu öldürürken hiç eli titre­medi. İbrahim rüyasında oğlunu kur­ban ederken gördü. Durumu oğluna açıkladı. Oğlu da “ Babacığım, emre­dileni yap” diyerek teslimiyet göster­di. İbrahim, emri, rüyada aldı; Cibril vasıtasıyla değil. Çünkü, Cibril nebi­nin aklını temsil eder. Emri alışı bir veli alışıdır. İbrahim burada velice bir tavır içindeydi; oğlu da velice; ne­bice değil. Nebice karşılamış olsaydı, nedenini sorardı, nedenini sormadı; hemen boynunu eğdi. Vahşi hayvan­lar kurban edilmez, hilm sahibi hay­vanlar kurban edilebilir. İbrahim ve oğlunun bu halîm davranışına karşı­lık Allah, koçu fidye olarak gönderdi. İbrahim neden rüyayı tabir etmedi? Halbuki, rüyanın tabir koç idi. Tabi­ri Allah yaptı. İbrahim’in emri aldığı haliyle oğlunu kurban etmeye götür­düğü hali ve kurban etme anındaki hali arasında hiç fark yoktur. Emri alış biçimiyle emri uygulayış biçimi arasın­da tam bir münasebet vardır. Ama İbrahim’e dışardan bakan için kurban olayı korkunçtur. O İbrahim’in o an­daki halini anlayamamış birisidir. Zira bu yüzden ken­disini ve okuyucusunu İbrahim’in yerine koymayı öner­mektedir. Yani İbrahim bu eylemi korkusuzca gerçekleş­tirmiştir. İbrahim, mabetteki putları kırarken nebice bir tavır içindeydi. Çünkü o hareket fethin sonucudur ve kuvvetin izharıdır. Hz. Peygamber, putları Mekke’nin fethi sırasında kırmıştır.

İbrahim’in imtihanı oğlunu kurban edip etme­mesiyle alakalı değildi; oğlu imtihan edilmekteydi ve oğ­lunun imtihanı, kurban olup olmamakla alakalıydı. İbra­him’ in imtihanı, rüyasıyla ilgili bir imtihandı ve rüyada gördüğünün bir vahiy olduğunu bildi ve Allah bu duru­ma “Rüyanı doğruladın.” hitabıyla mukabele etti. İbra­him’ in rüyaya olan teslimiyeti söz konusuydu. İbrahim rüyadan şüphe etmedi. Çünkü O’nun rüyası “keşf-i mü­cerred” nev’ indendir. Keşf-i mücerred nev’inden olan rüyalar, âlem-i misal’den olup Allah’ın hazinesinden­dir ve bu rüyada hata mümkün değildir. Kierkegaard’ın rüyası (hayali) ise, “hayal-i mücerred” nev’indendir ki, âlem-i süfli’den gelir ve hayâle gelen süfli suretlerin zu­huruyla mümkündür. Şu halde, Kierkegaard’ın hayâli ile İbrahim’in rüyası ve bu rüyanın tatbiki arasında ne mü­nasebet olabilir ki, Kierkegaard kendini ve okuyucusu­nu İbrahim’in yerine koyup oğul kurban etmeye yelteni­yor? (*) Kierkegaard, böyle bir dalâl içinde bulunmasay­dı, Hegel bütüncülüğüne yönelik korkusunu (bu korkak­lık kategorisindedir) İbrahim üzerinden aşmaya çalış­mazdı. Kaldı ki, Johannes De Silentio (Kierkegaard)’nun hayal gücü Hegel’in karşısına İbrahim’i çıkarmaya yet­mez. Belki ancak Hegel’in karşısına kendisi çıkabilir. Bunu da başarabileceğine inancı zayıf olmalı ki, Hegel’in karşısına İbrahim’i çıkarmaktadır. Çıkaramamıştır da, çünkü, Kierkegaard’ın İbrahim’i, Allah’ın İbrahim’i de­ğildir. Kierkegaard, kiliseyi, Hıristiyanlığı Hegelyen akla kurban etmekle suçlamakta, böylece dürüst davranma­makla suçlamaktadır. Kilise bize göre de, hiçbir zaman dürüst olmamıştır; inancının zora girdiği yerde itikadı­nı revize etmiştir. Yani, kilise, akidesini, itikadı değiş­tirmek üzerine bina etmiştir. Kierkegaard’ın dürüst dav­ranmadığı nokta şu: Kilise vaizinin etik değerler bağla­mında İbrahim hususunda ortaya koyduğu inançsızlığı, Kierkegaard’ın kendi inançsızlığıyla örtmeye çalışması­dır. Bu, aynı zamanda kendi inançsızlığına “absürd” kav­ramı üzerinden bir itikat giydirme eylemidir. Evrensel etiği aşmayı, etik değerlerin tasarrufu altında gerçek­leştirmek gibi bir paradoksun içinde, etiğin ayartması­na direnerek gerçekleştirmek dürüstçe bir davranıştır ama bu O’nun açısından mümkün görünmemektedir. O’ na göre, İbrahim’ in oğlunu sevmesi etiktir. Bu durum, Tanrı karşısında evrenselin ayartmasıdır. Kierkegaard’a göre, İbrahim’in O’nu Tanrı adına gözden çıkartması hem Tanrı için hem kendi için bir ayartılmadır. İman, ev­rensel karşısında insanı ayartmaktadır; varoluşun birli­ği adına. İbrahim’in oğlunu sevmesi Tanrı’yla olan mut­lak ilişkisine karşıdır, bu yüzden etik burada görecelidir. Ama, İbrahim oğlunu sevmektedir. Bu arada, oğlunun Tanrı tarafından kendisine geri bağışlanacağını bilmek­tedir. Biliyorsa neden kurban etmektedir? Kurban edebi­liyorsa neyi bilmektedir? Tanrı İbrahim ile oyun oynar, İbrahim Tanrı ile. Kierkegaard’ın absürdü, Grek Kinitist­lerinin bireyselcilik ve doğadan kaçma safsatalarının dü­şünce dolandırıcılığından öteye geçmez. Halbuki, İbra­him’ in oğlunun İbrahim’ e geri bağışlanması, O’nun oğ­lunu kurban edişindeki kahramanlığının karşılığı değil; rüyayı tabir etmeden uygulamaya koyuşundaki sadaka­tindendir. Bu yüceliğinin karşılığı olarak Allah, İbrahim’ e rüyayı tabir etti ve oğlunu İbrahim’ e ve özellikle ken­disine bağışlamış oldu. Kierkegaard, İbrahim’i gözünün gördüğü yerde hayal( hayal-i mücerred) etti. O yerde İb­rahim yoktu ve bu yüzden İbrahim’i anlamadı. İbrahim’i hayalinde var etmeye çalıştı, var edemedi. Saçma olan, İbrahim’in Kierkegaard’ın hayaline yerleşmesinin im­kanlılığıydı ve bu yüzden İbrahim’ in hayalinin kendi ha­yaliyle uyumsuzluğundan olsa gerek, bunaldı. İbrahim, kendi gözünün önüne geldikçe İbrahim’ in yaptığının ci­nayet olduğunu düşündü, bu cinayeti işlemekten ürper­di, korktu (negatif korku). Yine de Kierkegaard’a göre bu, İbrahim’in bir iman sınavıydı, kendisinin bu sınavı geçemeyeceği hususunda ümitsizliğe düştü. İbrahim’in imanını evrensel etik değerden ziyade absürdün gücüne bağladı. İbrahim, ne Hegel’in tümel (külli) etiğinin (ah­lak) konusu olabilir ne Kierkegaard’ın absürdünün. İbra­him imanın, teslimiyetin ve aşkın tam anlamıyla kendisi­dir. Allah, İbrahimin’in ne imanını sınadı, ne teslimiyeti­ni ne de aşkını. İbrahim halilullah’dır. Allah’ın dostudur. İbrahim hiçbir zaman Allah’dan ayrı durmamıştır. O’na ifrat-ı aşk ile teslim idi. Allah’ın hululiyyeti/ dostluğu İbrahim’ e o kadar sirayet etmişti ki, İbrahim’in gözü ne oğlunu gördü ne varlığı. Böylece bütün varlık İbrahim’ e dost oldu; ateş bile. İbrahim’ in yaptığı şey, Dost’u adına oğlunu imtihan etmektir.

Baba, İsmullah’tır; Oğul, Varlık. Kurban, Allah’ın ismiyle, Varlığı Allah’ a kurban etmektir. Çün­kü Varlık, ilahi isim’den doğar gelir. İbrahim’ in oğlunu kurban etmesi, varlığını terk etmesi demektir; İbrahim böylece Hakk’tan başka Varlık tanımadı. Kierkeggard, Hakk’ın Vücudu’nu fanilik ârazına hapsetti, kendi haya­linde. Hakk’ı varlıkta mukayyed/ sınırlı zannetti. Bekâyı, faniliğin içinde aradı. Kierkegaard’ ın hayal-i mücerredi, ona absürd’ü ilham etti. Halbuki, fena, bekaya tabidir. Varlık bekâda fanidir. Kierkegaard, İbrahim’i anlamadı, çünkü İncil’i anlamadı; İncil de İsa’yı. İncil, nasıl İsa’ yı anlamaz? Çünkü, İncil yazıcıları, İsa’yı anlamadılar. Ya­zıcıların hayali olan İncil ile İsa’nın İncil’i farklıdır. Bu yüzden Johannes De Silentio (Kierkegaard), İsa’yı anla­madı. İsa, Mutlak Varlık’tır. Varlık, ilahi isimlerin tümü­dür; üç’ü değildir. Allah, üç’ le tahdid edilemez. İsa, İncil vasıtasıyla esma-i ilahiyye’nin tümünü vazetti, sınırla­madı. Allah, üçün üçüncüsü değildir. Johannes De Silen­tio, İbrahim’ in eylemini anlamadı; varlığı anlayamadı. Kierkegaard öldü, çünkü korku’nun ecele faydası yoktur.

* Soren Kierkegaard, Korku ve Titreme, Ağaç Kitabevi Yayınları, 4. Ba­sım, Mayıs 2008

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>