Söyleşi

Köksal Alver İle…

“Öykülerimin genelde hayattan yana, hayatın ayrıntılarına odaklanmış, bu koca yaşama serpilmiş hikmetlerin peşinde olduğu söylenebilir.”

Şehir, Mahalle, Edebiyat… Köksal Alver İle
Hazırlayan: U. Kubilay Dündar

Sizi ilk Saklı Yara kitabınızla tanıdım. Daha sonra Konya’da aynı ortamları teneffüs ettik. O günden bugüne farklı eserler yayınladınız. Siteril Hayatlar, Çevgen, Kent Sosyolojisi, Sosyoloji Okumaları Kılavuzu ve en son Mahalle. Bunlara ilave olarak editörlüğünü yürüttüğünüz Sosyoloji Divanı dergisi. Muhakkak ki bu altı yılda çıkmış çalışmalar değil. Bu çalışmalarınız nasıl doğdu, bize biraz bahseder misiniz?

İlginize teşekkür ederim. Sizinle tanışmak benim için de önemli bir dönemeç. Mahalle Mektebi ise bu dönemecin yeni basamağı. Konya’nın bereketli iklimi bize nice dost, muhit ve yayın kazandırdı. Çalışmalara heyecan ve merak aşılayan ortamlara dahil olmayı, edebi muhitlerde demlenmeyi önemsiyorum. Üniversite deneyimimi de çok önemserim ancak akademi ile hayat arasında dengeli bir ilişkinin kurulması şartıyla. Aksi takdirde ya akademi ya hayat insanı kendine hapsedebiliyor. İkisine de hapsolmamak ikisini de bir arada tutmak gerekir. Edebiyat ve ilim meclisleri bana bunun imkanını vermiştir. Gençliğimden itibaren dahil olduğum muhitler ve o muhitlerden aldığım terbiye ve bakış tarzı,benim çalışma, merak, heyecan, yazı ve yaşama pratiklerime ilham olmuştur.

Kuşku yok ki yazının varlığı bir sorumluluk. Kişiye de belli bir sorumluluk yüklüyor. Bir ödev bilinci. Yazmak ve okumak, anlatmak ve muhabbet etmek birer sorumluluk ve ödev. Böyle bakınca yazmak, araştırmak, yayınlamak, konuşmak gerekiyor. Çalışmalarımın arka planında böylesi bir duygu vardır; yani ödev bilincinin araladığı kapılardan girip çıkma, oralardan bir şeyler derleme çabası ve aşkı. Bütün kitapların, dergilerin, öykülerin beslendiği ana mecra da budur zaten.

Son yayınlanan kitabınız Mahalle üzerinden mahalle hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim. Mahalle kitabınız esasen ne söylüyor? Bir önceki kitabınızla bağlantılı olarak mahalle ve site ilişkisi ne yönde seyrediyor?

Mahalle kitabı son beş-altı yıldır üzerinde çalıştığım bir kitap. Öncesinde güvenlikli siteleri konu edinen Siteril Hayatlar var. Şimdilerde ev, sokak ve kimi başka mekanlar. Her mekanı odak alan çalışmalar. Bütün çalışmalar gibi Mahalle de bir cümle ile başladı ve bir kitaba döndü. Önemsediğim bir mesele mahalle ve şehir. Dahası şehrin tamamı ve bütün bir yaşam alanları. Her birinin zengin çağrışımları var, değişik anlam katmanları. Bütün bir şehri insanı ile birlikte anlamak, insanlık durumlarını şehrin aynasında gözlemlemek gibi bir niyetim var. Mahalle, çarşı, ev, cami, mektep, çeşme, sokak gibi mekanlar şehrin birer uzvu olarak var olmakta kendince işlevler üstlenmektedir. Her biri ayrıntı denizidir ve büyük manalar ihtiva etmektedir. Mahalle ise sanki bütün bunları kendinde toplayan temel elemandır.

Mahalle bence şehir demektir. Şehir mahalle ölçeğinde hayata dahil olur. Mahalle bu yüzden bir şehir aynası, bir şehir ifadesidir. Kesinlikle köhne, arkaik, geri kalmış değildir. Şehre bağlı, şehirle iç içe, şehrin bir yerinde bulunan bir uzuvdur. Şehre olan mahalleye de olur. Mahalleye olan şehre de olur. Bitmiş bir macera olarak görülüyor mahalle ama. Galiba benim itirazım da burada başlıyor. Mahallenin nostaljik bir alan olmadığını, halen yaşayan bir özne olduğunu ifade ediyorum. Kimileri ise mahallenin tamamen bittiğini, tükendiğini ve öldüğünü söylüyor. Bense her dem yeniden dirilecek bir şehir ruhundan, bir mahalle ikliminden, bir insan insicamından söz ediyorum. Öldürmek kolay, yaşatmasını bilmeli. Mahallenin ve şehrin yaşama kaynakları üzerine düşünmeli, yeni fikirler geliştirmeliyiz. Kitap esasen bunu söylüyor. Bitti denen mahalleyi bitirmeyelim söylemimizle, onu nasıl bugünün dünyasında ifade edebiliriz, var edebiliriz ona bakalım.on yılların gözde mekanlarından olan güvenlikli sitelerin nemalandığı nokta da tam burası. Mahallenin bittiği söylemi en çok sitelere yaramaktadır. Çünkü site temelde mahalle yakınlığını, komşuluğu, birliği reklam aracı olarak kullanmaktadır. Mahalle ve dolayısıyla samimi ilişkiler bittiği için insanlar sitelere davet edilmektedir. İnsanlar da akın akın siteye akmaktadır; eski mahalle havasını buluruz umuduyla. Ne ki site mahalle değildir; ama onun kötü bir kopyasıdır. Daha bireysel, daha kendi kabuğunda hayatlara imkan tanımaktadır site. Oysa mahalle daha kolektif bir hayatı önermektedir. Meseleyi mahalle, site, şehir, varoş, gecekondu, rezidans meselesinden öte bir yaşama hali, bir şehre tutunma ve onu var etme, onu güzelleştirme hali olarak okumak daha önemli. Benim asıl derdim bu. Yaşadığımız mekanlarda ve şehirde daha insani, adil, huzurlu, güzel, hakkaniyetli, değerli bir hayat nasıl kurulur? Bunun imkanları var mıdır? Bunun somut adımları nelerdir? Bunları dert ediniyor ve bunlar üzerine düşüncelerimi açıklıyorum. İnsan insana muhtaç. İnsan mekana muhtaç. Mekan ise değerden, kültürden, inançtan, ilişkiden bağımsız değil. Nerede yaşarsak yaşayalım, bir şekilde ilişki kurmak, bu ilişki çerçevesinde belli bir kültürü yaşamak zorundayız. Mahalle bunun bir tescilidir. Site başka bir tescildir.

Henüz ilk sayısı yayınlanan Sosyoloji Divanı dergisi hakkında sormak istiyorum. Dergi hakemli-akademik bir dergi. Ancak salt akademi alanıyla sınırlı değil. Teori ile güncel arasında bir yerde duruyor ve bu yönüyle okuyucu kitlesini sadece akademi dünyasından seçmeyerek genişletiyor. Böyle bir dergiye neden ihtiyaç duydunuz, beklentileriniz nelerdir? Türkiye sosyoloji dünyasında Sosyoloji Divanı nerede durmakta, ne yapmak istemektedir?

Dergi, öteden beri fikir ve edebiyat hareketleri için bir kale, bir mevzi ve zemin olmuştur. Hemen her fikrin, ideolojinin, geleneğin, ekolün, platformun kendini dergi ile duyurması, açıklaması ilginçtir. Bu Türkiye’de olduğu gibi dünyada da böyle. Demek ki dergi temel ve uzun soluklu bir uğraş. Bir gelecek düşüdür dergi. Bir yarın hareketidir. Yarının kadrolarını, yazarlarını, düşünürlerini yetiştirme ve tabii ki bugüne söz söyleme amacı vardır dergilerin.

Türkiye’de düşünce ve edebiyat dergileri gibi bilim alanında kendini gösteren dergiler de vardır. Akademik hüviyete sahip bu dergiler ülkenin temel sorunlarını çözüm önerileri ile birlikte dile getirmekte, yeni bakış açıları sunmaktadır. En az akademideki dersler, tezler, yazılan kitap ve projeler kadar dergiler de önemlidir, hatta daha önemlidir. Biz bu niyetten hareketle sosyoloji alanında bir dergi çıkarmak, dergi ile kendi sosyolojik düşüncelerimizi ve ilgilerimizi duyurmak için Sosyoloji Divanı’nı yayınladık. Temelde sosyoloji dergisi ancak disiplinlerarası yaklaşımı önemsiyor. Hemen her alandan yazılar kabul ediyor. Edebiyat, sanat, tarih, ilahiyat, iktisat, siyaset gibi temel toplumsal alanlara yöneliyor. Ayrıca salt akademik olmasın diye hayattan sahneler, portreler, mekanlar, eşyalar, olaylar dahil oluyor dergiye. Bir entelektüel muhit olmayı, bir fikri temel oluşturmayı amaçlıyor. O yüzden klasik akademik dergilerden ayrılıyor. Kendi toplumumuzun değerlerini, sorunlarını, meselelerini merkez alan ancak evrensel insanlık gerçeğiyle yüzleşen bir dergi olmak istiyor Sosyoloji Divanı.

Bir kadro yahut bir ekol dergisi olabilir mi Sosyoloji Divanı? Açıkçası buna niyet ettiğimizi söyleyebilirim. Ancak zaman gösterecek. Biz bunu hedefleyebiliriz. Konya Sosyoloji’nin inisiyatifinde bütün Türkiye’ye seslenen, bütün insanlık durumuna ilişkin sözü olan bir dergi olmasını arzuluyoruz. Kendi dilini, üslubunu, kadrosunu, geleneğini zamanla oluşturması için çaba harcıyoruz. Umarım iyi bir ses ve soluk olur dergi. Hem entelektüel hem akademi dünyası için.

Hem öykücü hem sosyolog olmak nasıl bir etkinlik? Mesleğinizin öykücülük üzerindeki etkisi nedir? Görme biçiminizi nasıl etkiliyor sosyoloji? Yahut öykü, sosyoloji ilginizi ne şekilde besliyor?

Doğrusu hem sosyoloji hem öykü benim için iki ana damardır, birbirine akan damarlar, birbirini besleyen, bütünleyen damarlar. Her ikisini de çok önemsiyorum, her ikisinin bahşedilmiş olduğunu düşünüyor ve hamdediyorum. Sosyoloji ve edebiyatın aslında aktığı ark aynı gibi, sadece söylemleri ve dilleri farklı. İnsan ve toplum sorunları diye genellediğimiz meseleler toplamı hem öykünün hem sosyolojinin baktığı temel alan. İnsan hikayelerinin toplumun hikayesinde, toplum hadiselerin de insan tekinin hikayesinde izdüşümleri var. Birbirinden kopuk değiller. Bir aradalar. Görme biçimlerinde olsun, bir mesleği icrada olsun her ikisinin de azımsanmayacak katkıları var. Gözlem, analiz, ayrıntıyı yakalama bakımından öykü ve sosyolojinin açtığı pencereler inanılmaz. O pencerelerden bakıp duruyorum işte.

Çoğu yazarın bunalım edebiyatı yaptığı bir dönemde siz hayata dair umut dolu, hayat dolu öyküler yazıyorsunuz. Fark edilmeyen ve unutulmuş acılara da dokunuyorsunuz. Okura bir yol haritası mı çiziyorsunuz yoksa bir vicdanı mı hatırlatıyorsunuz? Hayat, aşk, hüzün ve acı denkleminde öykünüz ne anlatıyor?

Öykülerimin genelde hayattan yana, hayatın ayrıntılarına odaklanmış, bu koca yaşama serpilmiş hikmetlerin peşinde olduğu söylenebilir. Sonsuz acı, keder, hüzün dünyamız var. İnsanlar acı çekiyorlar, değişik nedenlerden dolayı. İnsanlar acı çektiriyorlar, eziyorlar, zulmediyorlar, benlikleri yok ediyorlar aynı zamanda. Hayat insanın maruz kaldıklarının bir görünümü ve dökümü. Hayat böyle bir yönüyle. Gerçekten insanı keder deryasına atan nice kötülük, zulüm, inkar ve haksızlık var. Öykü bunları biliyor, kaydediyor, yazıyor. Ama öykü aynı zamanda bir umudu alevlendirebilir de. Bir umut ışığı olabilir, bir çıkış olabilir, bir pencere açabilir. Öykü insana sabrı ve tahammülü, tevekkülü de hatırlatabilir. Onca şey oluyor dünyada her gün, onca yıkım, onca inşa ve ihya. Biraz böyle bakmak gerekir. Olanlara tek yönüyle bakmamak, yıkımda inşayı, inşada yıkımı görmek gerekir. Benim öykülerim buradan bakıyor hayata ve insana. Ve elbette hayatı önceliyor, hayatı belli bir çizgide yaşamaya daveti önceliyor. Onun için bunalım, ümitsizlik, yarınsızlık pek barınmıyor öykülerimde. Ama elbette hüzün, acı, keder, zulüm çeperinde insanın halet-i ruhiyesi öykülerimi ilgilendiriyor, öykülerim onları söylüyor, kaydediyor, duyuruyor. Bir tutamak, küçük bir ayrıntı, bir bakış insana ip uzatabilir, ona el olabilir diye bir niyetim ve umudum var. Öykülerimdeki kimi kırıntılar acaba ip yahut el olabilir mi, insana bir ses verebilir mi, onun peşindeyim ben. Dediğim gibi bütün bir hayata serpilmiş hikmetin yolundayım.

Gündelik hayatınızdaki kimi kesitler sizin akademik ilginizle ilginç bir şekilde kesişiyor. Edebiyat muhitlerine dahilsiniz. Şehir hayatına bayılıyorsunuz. Oturduğunuz mahallede yaptıklarınızı biliyorum. Özellikle mahalle çocuklarıyla birlikte birçok şey yapıyorsunuz. Aziz Taha ve arkadaşları için kurduğunuz Gümüşspor’dan tutun da kamp çadırınızı çocuklara feda edip onlara otağ kurmanız ve her yıl geleneksel çocuk iftarı düzenlemeniz. Bütün bunlar biraz site algısını kıran, mahalleliği öne alan davranışlar. Bunların önemi nedir site, mahalle ve şehir için?

Çocuklarla oldum olası aram iyidir. Ta gençliğimden beri çocuklara dönük bir takıp işler yapmışımdır. Kitap okuma, dergi çıkarma, gezme, muhabbet vs. Kendi çocuklarımla da aynı işleri aynı duygularla sürdürüyorum. Onların hayatta ve toplumda nasıl yaşamaları, bu hayata nasıl tutunmaları, nelere dikkat etmeleri gerektiğini naif bir şekilde işaret eden deneyimler. Aynı zamanda arkadaşlık hukuku içinde bir şeylerin yapılmasını istiyorum. Katı bireyselliğin, katı yalnızlığın hükmetmeye çalıştığı zamanlarda inadına muhabbeti, dostluğu, arkadaşlığı, yoldaşlığı, cemaati yaşatmak gerektiğini düşünüyor ve bu şekilde hareket ediyorum. Çocuklarımın da aynı güzel ortamları teneffüs etmesini arzuluyorum ve buna dönük normal, sıradan, basit adımlar atıyorum. Çocuklara bir takım kuruyorum. Kamp çadırı kuruyorum. Piknikler yapıyoruz. Geleneksel çocuk iftarı yapıyoruz. Ağaç dikiyoruz. Gülleri buduyoruz. Bisiklet turları atıyoruz. Bütün bunların bir mahalle ve sokak içinde birlikte yapılması çok önemli. Mahalleyi ve şehri tutacak, var edecek, sürdürecek bu ve benzeri küçük adımlardan başka ne olabilir ki? Bu adımların çocukları birbirine nasıl kenetlediğini, birbirlerini nasıl daha iyi tanımaya imkan verdiğini gözlemliyorum. Hayat, biz nasıl yaşarsak öyle inşa olunur. Meşakkati, zorluğu, mücadeleyi göze alıp hayatı çekip-çevirmeye ahdetmeliyiz. O zaman hayat bizi takip eder. Biz mahallede bunu gösteriyoruz. Ve evet bir şeyler oluyor, güzel şeyler oluyor. Hayatın içinde hayatla karşı karşıya ama hayatı önceleyerek.

Etiketler
Devamı

Ulvi Kubilay Dündar

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker