Şehrnûş-i Pârsîpûr – Katmandu’nun Su Birikintisi

Şehrnûş-i Pârsîpûr – Katmandu’nun Su Birikintisi
Çeviri: Hacer Totan

Odamın penceresi, içinde su ka­nalı olan, gül, atlas ve şakayık çiçekleriyle dolu geniş, eski bir bahçeye açılır. Bazen otları top­layan bahçenin sahibini görü­rüm. Baştan başa mavi bir elbise giymiş, ellerin­de eldiven, çiçeklerin peşinde dolanır durur. Ça­lılıkları keser, zararlı otları toplar ve çimlere su verir. İşini bitirdiğinde eldivenlerini çıkarıp bah­çenin kum dökülmüş tarafındaki banka oturup havuzdaki nilüferleri seyreder.

Benim odam çok güzel bir odadır. Büyük pen­cerenin biri bahçe manzaralıdır, diğer pencere öğle vaktine kadar güneşin mozaiklerinin misa­firi olduğu, kalabalık bir sokağa bakar. Eğer so­kak tarafındaki pencerenin kenarında oturur­sam kaldırımlardan el ele geçen âşık çiftleri gö­rebileceğim şeklindeki saçma düşüncenin ben­de neden oluştuğunu bilmiyorum. Elbette in­sanların âşıklıkla ilgisi kurulabilir. Burada insan­lar kalabalık sokaklarda birbirlerini öpemezler, birbirlerinin ellerini tutamazlar. Belki çok dar so­kaklarda bunu yapabilirler. Bizim sokağımız ge­niş bir araba yolu olduğundan bu işler için uy­gun bir yer değil. Bu saçma bir düşünce ama hep, bizim evden iki cadde uzaklaştığımda bü­tün insanların âşık olduklarını düşünürüm.

Benim odam çok güzel bir odadır. Duvarları ma­vidir, bahçenin yansıması aynada görünür. Oda­nın tavanı bembeyazdır. Benim odamın tavanı­nın dört köşesinde, birinin burnu düşmüş, al­çıdan yapılmış dört meleğim var. Gözbebeksiz, güzel ve tombul melekler… Pencerenin bahçe kenarına bir masa ile bir sandalye çektim, akşam ve öğle yemeklerini orada yiyorum. Yatağım, kuzey doğu köşesinde ve sokağa bakan pence­re boyunca uzanıyor. Yatağımda cansız bedeni kehribar sarısına dönmüş, üzerinde kaftan olan bir ceset var. Ben hatırladığımdan beri bu adam ölüydü. Bu ölünün uzun bir boyu, vakûr bıyıkları ve olgun bir bedeni var. Eski bir kalenin yaşlı bir burcunu başına koymuş, buğday sarısı saçların­dan bir kısmı alnının bir bölümünü örtüyor. El­bisesi atlastan ve üstünde kırmızı kadifeden bir kaftanı var. Kaftanının süsünü beyaz ham ipek­le dokumuşlar, nakışları nilüfer işlemesi. Kafta­nı diken kimse zevksiz biriymiş, nilüfer çiçekle­rinin hepsi aynı değil, beyaz atlastan etek süs­lemelerinin yer yer ipi kaçmış. Ölü adamın elin­de büyük firûze taşıyla yapılmış gümüş bir yü­zük var. Yüzüğün halkası zamanla siyahlaşmış ve uzun tırnaklarının altı kirle dolu. Parmaklarının boğumlarının üstünde bir sürü çürük göze çar­pıyor. Adamın şekli elli yaşını gösteriyor ama el­leri çok daha yaşlı.

Ben sabahları yataktan kalktığımda spor yapa­rım. Pencerenin önünde durup, çevik ve serbest hareketlerle spor yaparım. Sonra derin nefesler çekerim. Duş altına girdiğim zaman semaverin kaynama sesi odanın tamamını kaplar. O zaman çayı pencerenin kenarındaki masanın yanında içip bahçenin güllerine bakarım. Bazen yatağın bacağından tırmanıp ölü adamın kadife kafta­nında kaybolan hamam böceklerine bakarım.

O zamanlar, yatağın üstündeki ölü adamın ya­nında uyurdum. Ben hiçbir zaman yatağın çar­şafını değiştiremedim, adamın cesedini kıpır­datmak oldukça zordu. Özellikle ceset heybetli olduğundan insan ona dokunmaya cesaret ede­miyor. O zaman yatağın boş kısmına çarşaf ser­meye mecbur kalıyordum. Bazen gece yarıları yataktan sıçrıyordum, yataktaki adama yaklaştı­ğımı, elimin onun göğsüne düştüğünü görüyor­dum. Bu durumda adamın gözlerinin açık oldu­ğunu ve tavana baktığını görüyordum. Hamam böcekleri bütün bunlardan daha kötüydü. Ha­mam böcekleri ben elimi salladığımda veya de­rin bir nefes çektiğimde bir an duraklıyor, son­ra süratle kaçıyorlardı. Onların ayak izlerini uzun bir zaman kolumda hissediyordum. Çok kötüy­dü.

Deri kılıflı rahat bir koltuk aldım. Koltuğu bah­çeye bakan pencereye, masanın yanına çektim. Uzun bir süredir orada uyuyorum.

Her gün sabah kanaryalara yem veriyorum, on­ların su kaplarını dolduruyorum. Güvercinler için ekmek ufalıyorum. Odayı süpürüyorum, toz alıyorum, oda temizlikten parlıyor. Ama hamam böceklerine çare olmuyor, hamam böcekleri günden güne daha da çoğalıyorlar. Ben bir mik­tar zehir satın aldım ve dikkatlice adamın kadife kaftanının altına döktüm ama hamam böcekle­rine çare olmadı.

Bütün bu işler öğle yemeğine kadar biter. Yine bahçe penceresinin kenarındaki masaya oturu­yorum, öğle yemeğini yerken buğulanmış gibi görünen bahçeyi seyrediyorum. Öğleden sonra işsizlik başlıyor. Bazen kestiriyorum, bazen oda­da ayak parmaklarımın ucunda yürüyorum, ba­zen dokunacak bir şeyi dokuyorum, bazen o adamın kaftanının deliklerini yamıyorum.

O zaman, akşamüstleri gazete satan küçük ço­cuk geliyor ve zili çalıyor. Onun zil çalışını tanı­yorum: iki kez kısa kısa zili çalıyor, bir de uzun­ca. İlk zil çalışında ben hızlıca sepeti aşağıya sal­lıyorum ve küçük çocuk gazeteyi sepete koyu­yor. Ona: “Sonunda katiller yakalandı mı?” diye soruyorum. “Onlardan birini yakaladılar, diğerini henüz bulamadılar” diyor. Ben ve gazete satan çocuk her iki katili de tebrik ediyoruz ama hiç­bir zaman birbirimize bunu söylemiyoruz. Sanki bunun iyi olmadığı söyleniyor.

Gazete gerçekten iyi bir şey. Eğer gazete ol­masaydı, gazete satan çocuk olmazdı, eğer ço­cuk olmazsa, dünyanın da olmayabileceği söy­lenebilir. Ben bazen sokaktan korna çalarak ge­çen arabaları görüyorum, tek tük gidip gelen in­sanları görüyorum, âşık olup olmadıkları bel­li olmuyor. Dünyanın da var olup olmadığı ne­reden anlaşılır ki? Ama gazete insanlarla dolu­dur. İnsanlar hisse satın alırlar, insanlar objek­tiflerin karşısında birbirlerini öperler, fotoğraf­ları gazetede basılır, bir grup da savaşa gider. Ben gazeteyle oraya buraya gidiyorum. Şili ve Bolivya’ya. Bolivya ormanlarında gazeteyi yere seriyorum ve üstünde uyuyorum. Isırgan otla­rı bana dokunmuyor. Başımın üstünde sıcaktan terlemiş yeşil ağaçlara ve gövdeden yere dü­şüp kahverengileşen sarı renkli olgun meyvele­re bakıyorum. Ben gazeteyi elimde tutuyorum. Süveyş Kanalı’nda yüzüyorum ve kanalın bana çarpmaması için dikkat ediyorum. Süveyş Kanalı “Arabistan’ın Lawrence’ı” filminin resmindeki gi­biydi. Sibirya’da kayak yapıyorum, Vietnam’daki yaralıların yaralarına merhem sürüyorum ve ga­zeteyi kapatıyorum. Gazete böyledir. Bazen ga­zeteyi satın almadan önce küçük çocukla biraz konuşurum. Hatırlıyorum da baharın sonların­daki bir günde küçük çocuğa, “Çarşıdan ne ha­ber?” diye sordum. “Vişne gelmiş.” dedi. “Benim için satın alır mısın?” dedim ve para verdim. Kü­çük çocuk benim için bir paket vişne satın aldı ve sepetle yukarı gönderdi. Birden aklıma bir fi­kir geldi: “Vişne yemeye yukarı gelir misin?” de­dim. Küçük çocuk kapı tarafına gitti. Ben kapı­yı açtım. Şevkle vişneyi yıkarken küçük çocuğun ayak sesleri yaklaşıyordu. Hareketlerim daha da hızlandı. Semaver kaynamaya başlamıştı. Yarı açık kapı aralığından çocuğun utangaç yüzünü gördüm, kapıyı açtım. Bir süre utanarak ve me­rakla bana baktı, ben onu ve hareketlerini izli­yordum. İnsanları yakından görmeyeli epeyce bir süre olmuştu. Dağlılara mahsus kırmızı bir suratı vardı. Dolgun yanakları birkaç gündür de­vam eden soğuktan kurumuştu. Gözleri koyun gözleri gibi, saçları kahverengiydi, alnına bir tu­tam saç düşmüştü ve çatının kenarındaki me­leklere benziyordu. Onun tek farkı derisinin al­tında dalgalanan kandı, bu rahatça anlaşılıyor­du. “Sen içeri gir, oraya otur.” dedim. Acemice sandalyeye doğru gidip oturdu. Meraklı gözlerle tavanın köşesindeki meleklere bakıyordu. “Sana benziyor değil mi?” dedim. O an utancından kı­zaran suratını bahçe tarafına çevirdi ve çiçek­lere baktı. Ben vişne tabağını onun önüne koy­dum, gözlerinin ölüye takılmayacağı bir şekilde oturup yüzüne güldüm. Vişnelerin üzerinden su damlaları dökülüyordu ve onların parlak kırmı­zı renkleri üzerinde ikindi güneşi yükseliyordu, ışıltılar hayret vericiydi, aslında hemen her şey hayret vericiydi. Ben evde değil de iki sokak öte­de olabilseydim kesinlikle herkesin âşık olabile­ceğini düşünürdüm. “Katiller senin hoşuna gidi­yor mu?” dedim. Başıyla tasdik etti. Şevkle, “Ben de öyle, evimde onları gizleyebilirim, sen onları tanıyor musun?” dedim. Başını hayır manasında yukarı kaldırdı ve gözleri ölünün cesedine ilişti, birden semaverin kaynamayı durdurmasında­ki gibi rengi attı. “Belki o da çok eskiden bir ka­tildi, eğer biz de katil olsaydık onu severdik.” de­dim. Çocuk, donuk gözlerle, “Afedersin, çamurlu ayakkabılarla…” dedi. “Ne önemi var, şimdi gel ve vişne ye.” dedim, sepeti onun tarafına ittim. Şimdi hatırlayamadığım lanet bir şeyi getirme­ye, küçük pencere tarafına gittim. Geri döndü­ğümde gitmişti.

Bunu, bir insanın bazen neden canının sıkıldığı belli olsun diye söyledim. Elbette bazen bir in­sanı misafir bile görmeye gelmez ve o insan ol­dukça yalnızdır. Bazen de insan kimsenin gel­mesini istemez ama yine de canı sıkılır. Ben bazı zamanlarda böyle olurum. Saatlerce bankın üs­tünde oturup ayak başparmağımı kımıldatıp ona bakarım. Bazen saatlerce odada yürürüm. Hatta itiraf etmeliyim ki bu tür durumlarda ga­zete bile işe yaramaz. İnsan bir ülkeye gittiğin­de önce o ülkenin padişahının isminin verildi­ği uzun bir cadde vardır, sonra bir meydan var­dır, meydanın ortasında bir heykel. İnsan yeni bir şey göremediğinden daha çok canı sıkılır. Bu çok kötü can sıkıntılarından biri, gün batı­mı Katmandu’ya gittiğimde beni aramaya gel­di. Ben geceleyin, Katmandu ve Katmandu ta­pınakları hakkında bir şeyler okumuştum. Ga­zete muhabiri, Katmandu’nun şu kadar tapına­ğı vardır gibi şeyler yazmıştı. Ben gece uyudum, sabah olunca odayı süpürdüm, kahvaltı yap­tım, öğle yemeğini hazırladım ve yedim, öğle­den sonra saçma bir uyuşukluk çöktü, ben sa­atlerce ayak başparmağıma bakıp zaman za­man onu kımıldatıyordum. O an yavaş yavaş uyuşukluk yerini hayal kurmaya bıraktı ve ben Katmandu’ya gittim. Katmandu yüksek bir da­ğın üstündeydi. Mabetlerdeki duvarların burçla­rı uzaktan bulutlara yapışmış gibiydi. Ben ve di­ğer pek çok insan caddeden güçlükle çıkıyor­duk. Muhabir insanların caddeden şehre ula­şıncaya kadarki yolun ne kadar uzun olduğu­nu yazmayı unutmuştu. Muhabir caddenin be­lirsiz, karmaşık ve dağlık olduğunu da yazmayı unutmuştu. Çünkü Katmandu dağlık bir şehir­di. Öğlen oldu, hava ısınmıştı, tüm bedenimden ter akıyordu, Katmandu uzak bir serap gibi gö­rünüyordu.

Sonra, Katmandu’ya ulaştık. Olabilecek her şey oldu. Ben ayrıntılara dikkat edemem. Evin dışın­da buna tahammülüm yok. Katmandu, Katman­du padişahının ismiyle anılan ve arka caddesin­deki meydanda Katmandu padişahının heyke­li bulunan uzun bir caddeye sahipti. Muhabir, şehrin mabetlerle dolu olduğunu doğru yaz­mıştı. Ben birkaç mabedi ziyaret ettim ve son­ra taşlarının araları yeşillenmiş, bahçesi çok bü­yük taş döşemeli bir mabede gittim. Mabedin mavi bir kümbedi, birkaç minaresi vardı ve do­nuk suratlı insanlara sahipti. Ben doğrusu her­hangi bir mabede girmedim, sadece onların bahçelerine girdim. Mabetlerin içinde tütsü ya­kıldığını, bir adamın bir köşeye oturup bir şeyler okuduğunu, belki birkaç cesedin revaklara ema­neten bırakıldığını düşünüyordum. Muhteme­len böyle şeyler oldu ve ben bahçenin taş döşe­melerinin üstüne uzandım. İnanılmaz yorgun­dum ve gazete elimde terlemişti. Başımın üs­tünde Katmandu’nun öğleden sonraki gökyü­zünün mavi kümbedi, benim ve mabedin zin­danının tavanı vardı. Gökyüzü masmaviydi ba­tıdan güneşin ışık hüzmeleri nüfuz ediyordu. Gökyüzünden gelen güneş ışıklarının beyaz da­marları göze çarpıp gökyüzünün ortasına kadar gidiyordu. Ben Katmandu’da böyle bir halde uy­kuya daldım.

 

Şehrnûş-i Pârsîpûr:1945’te Tahran’da doğdu. İ ran’ın önemli kadın yazarlarından olan Pârsîpûr, 1973’te Tahran Üniversi­tesinde Sosyoloji öğrenimini bitirdikten sonra Sorbonne Üniversitesinde Çin Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. 1980’de İ ran’a döndü. 13 yaşında hikâye yazmaya başlayan Pârsîpûr ’un ilk romanı “Köpek ve Uzun Kış” 1976’da yayımlandı. İ ran televizyonuna program yaparken bazı yazarların tutuklanması üzerine bu göre­vinden istifa etti. 4 yılını hapiste geçirdi. Hapisten çıktıktan sonra yayıncılıkla uğraşan Pârsîpûr, 1989’da “Erkek­siz Kadınlar ” isimli kitabını yayınladı. Amerika’ya göç etti, halen Amerika’da yaşamaktadır.

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>