Serpil Tuncer – Mor Sokakta Çöl Sıcakları

Serpil Tuncer – Mor Sokakta Çöl Sıcakları

Ne gölge kâr etti sıcağa, ne de üst üstte alınan banyolar… Deniz ya da ırmak lazımdı se­rinlemek için ama deniz de ır­mak da buralarda ne gezer. Göğe yükselmiş apartmanların arasında kay­bolmuştu rüzgâr. Şehrin tam ortasında kavrul­du ahali.

Çöl sıcağı gelmeden önce çekirgeler bastı ma­halleyi sonra da sivrisinekler. Derken öyle bir sı­cak bastırdı ki, nefes almak imkânsız. Son yılla­rın en sıcak günleri yaşanacak demişti televiz­yonlar ama bu kadarını da beklememişlerdi. Gü­neş, altın barak gibi gökte parlarken rüzgâr kuş olup gitmişti sanki. Dallarda kıpırtı yoktu. Gece­leri hava biraz daha serin olmasına rağmen yine de uyku işkenceye dönüşüyordu. Kışın o tat­lı rüyaları hayallerde kalmıştı. Bastıran çöl sıcak­ları yatağı yorganı tarih etmişti. Uykusuz kalan mahalle sakinleri gece yarılarına kadar dışarıda oturup ne kadar terleyip bunaldıklarından bah­sediyordu. Hacı Nusret ‘’Vallahi ben Mekke’de görmedim böyle sıcağı’’ derken, solcu İsmail ‘’ Bunun adı küresel ısınma Hacı Amca ’’diyordu. Dondurmacı Refik külah külah dondurma sa­tarken mahallenin fırıncısı Vakfıkebirli İlyas, ar­tık emekli olma zamanını hesaplıyordu. Bakkal Cevdet’in buzdolabı, meşrubatları soğutmaya yetmezken insanlar bunaldıkça soğuk içecekle­re yükleniyorlardı. Yemekler pişer pişmez ekşi­meye başlıyordu. Sıcak, insanı elden ayaktan ke­serken yalnız kadınlar sevindi çöl sıcaklarına. Sı­cakları fırsat bilen mahalle kadınları halıları yıka­dılar. Yatak yorgan balkonlara dökülüp yünleri havalandırıldı. Sabun koktu mahalle. Çamaşırlar asıldığı gibi kurudu keskin güneşin altında.

Mor sokaktı mahallenin adı. Bu ismi mahallenin hemen girişinde bulunan eski ahşap bir evin kapısından almıştı. Mor kapı gelen geçene se­lam ederken üzerine bulaşan yalnızlığı tokma­ğı ile karşılılardı. Yaramaz çocuklar evin önün­deki kapının tokmağına mutlaka dokunurlardı. Tokmak, dok bir ses çıkarır ürken çocuklar çığ­lık atarak kapının önünden uzaklaşırlardı. Yıkıldı yıkılacak gibi duran ahşap konak apartmanların arasında oyuncak gibi kalmıştı. Yaşı yüzyılı ge­çen konak, çürümüş tahtalarına, çökmüş çatısı­na rağmen hala ayakta duruyordu. Restore edil­mek için sırasını bekleyen konak geceleri peri­li eve dönüşüyor, ıssızlığıyla mahalle sakinleri­ni korkutuyordu. Önündeki küçük bahçede de­vasa karadut ağacı dallarını göğe uzatıyordu. Ağaç, üzerinde olgunlaşmış kan kırmızısı dutla­rın ağırlığına daha fazla dayanamayarak mey­velerini asfalta döküyordu. Asfalt yol, kan kırmı­zıydı. Verimli karadut bütün mahalleye meyvesi­ ni sunmakta özenli davranıyor eksildikçe artma­ya devam ediyordu. Bastıran çöl sıcakları ile ka­radutları daha da şerbetlenmişti. Ağacın dalla­rıyla gölgelenen bahçe, arıları ve sinekleri cezp ediyordu.

Sıcak… Asfalt eriten sıcak… İnsanı zorluyor­du. Mahalleli düşündü taşındı. ‘’Denize gide­lim’’ dendi. En kestirme sahil şehrin 70 kilometre uzağındaydı. Mahalle adamları işe el attı. Esna­fa ait birkaç kamyonet vardı. Sahipleri razı edil­di. Bunalan millet pazar gününde karar kılmıştı. Kadınlar dolmaları geceden sardı. Kekler, börek­ler, çeşitli harçta yapılmış mayalı çörekler… Hep­si kondu piknik sepetlerine. Çocuklardaki şen­lik denize kavuşma arzusundan başkası değildi. Delikanlılar yarı çıplak kızları kesecekti. Velhasıl güzel olacaktı piknikli deniz.

Pazar günü gelip çattı. Sabah altıda hazırdı ma­halleli. Zaten sıcaktan kim uyuyabilmişti ki; yarı baygın bindiler kamyonetlerin kasasına. Çoluk çocuk sığdı hepsi. Mahallenin esnafı da kepek­leri indirince birkaç yaşlı kadın ve adama kaldı mahalle.

Bekir o gün yoktu içlerinde. Karısının tabiriyle zıkkım olası içkiyi bırakalı üç ay olmuştu ama… Sarhoş olmayı o kadar özlemişti ki; Bekir katıksız rakıyı rüyalarında içiyordu. Oysa içkiyi bırakmak için ne mücadele vermişti. Tedavi görmüştü ve karısı Bekir’e muska yazdırmıştı içkiden soğusun diye. Atletinin üzerinde paslı bir çatal iğnenin ağzında salınıp duruyordu muskası. Olmuyordu işte. Dili damağı bir yudum rakı için kuduruyor­du. Hastanın doktoruna, aşığın sevdasına, sıca­ğın soğuğa kavuşması gibiydi ruh hali.

Evde ne karısı vardı ne çocukları. Hepsi mahalle pikniğindeydi. Evdeki yalnızlığı değerlendirmek istedi ama rakının kokusunu karısı illaki alırdı. Boş sokaklarda gezindi. Sağa sola bakındı. Cebi­ne sakladığı büyük rakı şişesini kaybedecek gibi sıkı sıkı tutuyordu. Mahallede bir tur daha attı. Mor kapılı ahşap evin önüne geldiğinde durup eve baktı. Bulmuştu içeceği yeri.

Mor kapıyı ayağıyla tekmeledi. Kapı ince bir menteşe gürültüsü çıkararak içeriye devrildi. Ahşap evin içindeydi Bekir. Yukarı kata çıkmayı düşündü ama basamakları yıkılacak gibi duru­yordu. Korktu. Olduğu yerde içecekti. Hem kim görecekti onu. Koca mahalle denize sefa sürme­ye gitmemiş miydi? Açtı rakıyı. Uzunca bir süre kokladı. Rakının içindeki anasondan başı dön­dü. Duyduğu anason kokusu perçinlenen işta­hını doruğa çıkartmıştı. Katıksız içmeye başla­dı. Aldığı tedavileri, karısıyla boşanmanın eşiği­ne geldiğini, uzun geceler ettiği tövbeleri… Be­kir hepsini unutmuştu. İlk yudumu ağzına at­tığında ‘’Oh be! Ne de özlemişim namussuzu’’ dedi. İçiyor, içtikçe ağzının tadı yerine geliyordu. Kayıp arkadaşını bulmuş, rakısına kavuşmuş­tu. Şişe birkaç yudumda bitiverdi. Ne çabuk gel­mişti dibi. Alkol yavaşça bedeninde gezinmeye başlarken sigarasını da yakmıştı. Bekir eski gün­lerin içine dalıp garip bir hayalin ortasında kal­mıştı. Soğuk balıkçı barınaklarında içtiği gece­leri hatırladı ama şimdi soğuk ne gezer. Vücu­du yanmaya başladı. Çöl sıcakları gölge de bile vuruyordu. Bekir üzerindeki gömleği çıkarttı. İçi geçtiğinde sigarası elindeydi.

Sıcak, içki, özlem çarpmıştı Bekir’i. Ne ara sızdı­ğının farkında değildi. Belki de ayılamazdı azıcık yanmasaydı. Dehşetle ayağa fırladı adam. Yan­gın yerini tam ortasındaydı. Pantolonun paçası tutuşmuştu. Gayretle söndürdü ateşi. Mor kapı­lı ahşap ev çayır çayır yanmaya başlamış alevler basamaklardan üst kata sıçramıştı. Bağırarak ev­den çıktı. ’Yangın var, yetişin komşular!‘ diye so­kakta feryat figan ediyordu. Mahalledeki sessiz­lik bugünkü pikniği hatırına getirmişti. Bacağı­na sıçrayan alevin acısını unuturcasına sağa sola bakınmaya başladı. Eline geçirdiği dal parçala­rıyla ateşin üzerine vuruyordu ama sıcak esen rüzgâr alevleri alıp çatıya götürüyordu. Büyü­yen alevlere bakan Bekir, itfaiyeyi aramayı aklın­dan geçirdi. Pantolonun arka cebine koyduğu telefonunu çıkardı. İtfaiyenin numarasını hatır­layamadı. Arka mahalle sakinleri yükselen alev­leri görünce koştu yardıma. Polis geldiğinde iş işten geçmişti. Bekir, ifadesi alınmak üzere kara­kola götürüldü.

Çöl sıcakları mahalleye ese dursun akşama doğ­ru piknikçiler döndü. Hepsi serinlemiş deni­ze olan özlemlerini dindirmişti. Kızaran yanak­lar güneş yanıklarından sızlanırken mor kapı­lı sokağa adını veren ahşap evin enkazını gören ahali donup kalmıştı. Kendilerini evlerine atan mahalleli olup biteni öğrenince esnaftan birkaç adam Bekir‘i görmeye karakola gittiler. Adam­ları karşısında gören Bekir oturduğu sandalye­de yarı baygın dert yanmaya başladı. ‘’Yaktı beni namussuz karı yaktı! Muska yaptırmıştı içmesin diye. Çarpıldım Ağalar!’’

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>