DosyaHarf Dosyası

Seyfettin Kurt – Matbaa Hurufatının Serencamı

Seyfettin Kurt – Matbaa Hurufatının Serencamı

Eskiden sözler ağırdı, çünkü harfler demirdi.

Yazı, insanlığın hayata tutunma çabasıdır. Yazı, bir düşüncenin görsel biçim verilmiş halidir. İn­sanın varlığını, düşüncesini, se­sini, nefesini çağlar ötesine du­yurma iddiasıdır. Dünya denen oyungahtan öy­lesine geçip gitmemek için dağa, taşa, toprağa, ağaca, yaprağa geçirdiği tırnaklarının izidir. Zi­hinsel bir faaliyettir, yazı. Hem sanatın hem ile­tişimin hem de bilimin alanıdır. Yazının bilgiyi üretme, saklama ve koruma en önemlisi de ilet­me ve aktarma fonksiyonu vardır.

‘Adam, kâğıda kalemiyle yazdı’ cümlesini ya­kından incelediğimizde görürüz ki cümledeki kâğıdın, kalemin, sembol ve harf kullanarak ken­dini ifade etmek demek olan yazının, kendini ifa­de için yazıyı kullanan adamın ayrı ayrı tarihi, et­kileşim süreci, gelişim süreci ve yarını vardır. Bu yazımızda biz daha çok, yazı ve onun hammad­desi olan harflerle ilgileneceğiz.

Yazının tarihi, insanın tarihiyle başlar. İlk insan­lar yaşadıkları mağaraların duvarlarına her türlü amaç için ilkel simge ve resimler yapmışlardır. Bu simgelerin zamanla gelişmesiyle resim-yazı de­nilen piktografi doğmuştur. Daha sonra taş ve kayalara çivi ve keskilerle yazılan çivi yazısı kulla­nılmıştır. Ardından Mısır’da hiyeroglif yazı geliş­tirilmiş ve bu kullanım tarzı Yunanlılara da geç­miştir. Bir dönem her sözcüğün bir simgeyle an­latıldığı logografi doğmuştur. Zamanla kullanı­lan biçimler sözcük anlamından ayrılarak, an­lattıkları eşya ve işin ilk sesinin yerini tutmaya başladılar, böylece hece yazısı denilen fonogra­fi doğmuştur. Sanskritçe, Çince ve Japonca fo­nografik alfabeler kullanmaktadırlar. Hece yazı­ları zamanla daha çok sadeleşmiş, hecenin ye­rine yalnız en uçtaki ses kullanılmaya başlamış ve günümüz kullanımına en yakın olan akrofo­ni doğmuştur. Örneğin Fenikeliler; Aleph, öküz ve Beth, ev kelimelerinin ilk harflerini A ve B ola­rak kullanmışlardır. Yunanlıların Fenike Alfabesi­ne sesli harfleri eklemesiyle batı dünyasının bu gün kullandığı alfabe doğmuştur. Türkler dün­yanın değişik coğrafyalarında bulunduklarından değişik zamanlarda, Mani harfleri, Nasturi harf­leri, Arami harfleri, Bizans harfleri gibi değişik harfler kullanmışlardır. Doğu dilleri ve alfabele­ri daha çok Sami ve Arami dillerine dayanırken, batı dilleri, Fenike ve Yunan dillerinin sembolleri­ne dayanmaktadır. İlk kez harf yazılarının kimler tarafından kullanıldığı kesin olarak ortaya çıkarı­lamamıştır. Son 600 yılda baskı yöntemleri evril­dikçe, yazı tipografisi de gelişmiştir. Basılan ka­rakterlerin gelişimi ise dilin Mısır hiyerogliflerin­den günümüz Latin harflerine evrimi nedeniyle, çok daha uzun bir zaman dilimine yayılmıştır.

Bir insanın eline kâğıt ve kalem alarak bir şeyler yazması ‘yazmak’ fiilinin en dolaysız, en doğru­dan, en yalın halidir. Gelişme ve teknoloji dediği­miz şey aslında yazar, kâğıt ve kalem arasındaki mesafeyi teknik araçlarla açmaktan başka bir şey değildir. Fert olarak insanın yazmasının amacı; not tutmak, not bırakmak, yazılı bir metni yeni­den yazmak, birisinin dikte ettirdiği sözleri yaz­mak, duygu ve düşüncelerini ifade etmek, ken­dini yazıyla anlatmak, yeni bir metin üretmek gibi daha birçok amaca matuf olabilir. Bu faali­yetlerin kimisi günlük yaşamın kimisi bir sanat türü olan edebiyat ve estetiğin kimisi de kâtiplik gibi arzuhalcilik gibi bir mesleğin alanına girer. Yazı avadanlıklarının ferdi kullanım tarihine bak­tığımızda, insan kağıda gelinceye kadar, yazı ya­zılacak mekan olarak kum, killi toprak, yaşanılan mekanların duvarları, taşlar, hayvan derileri, özel imal edilmiş kumaşlar, papirüs gibi envai çeşit materyali kullanmıştır. Yazma aracı olarak da işa­ret parmağından, kuş tüylerine, çividen keskiye, kamıştan kaleme ve nihayet daktiloya, klavyeye, bilgisayara ve yazıcıya kadar, birçok obje geliş­tirmiştir. Görünür kıldığı fenomenler üzerinden varlığını anlaşılır kılmaya çalışan insanoğlu, nes­neleri, sesleri, olayları ve olguları önce işaretle­re, resimlere, sembollere ve nihayet harflere dö­nüştürmüştür.

Genelde insanoğlunun duygu ve düşünceleri­ni daha çok insanla paylaşma isteği, kalıcı eser bırakma arzusu, özelde ise dini metinlerin daha çok insana ulaştırılmasının imani bir zorunlu­luk olması, kamu otoritesinin düzenleyici metin­ler ve yasalar yoluyla görünür olma iradesi gibi nedenler, yazılı materyallerin kitlesel üretimini mecburi kılmıştır. İnsanoğlu tarihsel süreç içeri­sinde bu konuda da birçok yöntem denemiş ve çeşitli baskı ve çoğaltma tekniği geliştirmiştir.

Bir şekli, kalıplarla çoğaltma işlemi ilk kez Mezopotamya’da M.Ö. 3000’lerde “silindir mü­hür” ile gerçekleştirildi. Sümerler, üzerine resim veya sembol oyulan taş veya seramik silindir­leri mühür olarak kullandı. Yumuşak kil üzerin­de silindiri hareket ettirip silindirdeki şekli tab­lete bastılar. Mühür, tablete basıldıktan sonra tablet kurutulup pişirilirdi. Daha sonra kare veya daire şeklindeki küçük mühürler kullanıldı. Kü­çük düz bir metale isim kazıtıp, ıstampaya bas­tırdıktan sonra kağıda mühür basmak orta çağ­da yaygındı. Ülkemizde, okuma yazma bilme­yenler imza yerine bu tür mühürleri uzun yıllar kullandı. Baskı yapmanın başka bir örneği ise M.Ö. 650’lerde Anadolu’da başlayan metal para basmaktır. Çin’de M.S. 220’lerde kalıpla kuma­şa baskı yapma tekniği keşfedildi. Üzerine de­sen oyulan tahta kalıba, kumaş boyası sürülerek ipek kumaşa baskı yapıldı. Benzeri kumaş baskı­lar, M.S. 400’lerde Mısır’da da yapıldı. Çinliler, ku­maşa desen basılan tahta kalıp tekniği ile kâğıda yazı basmayı da keşfetti. Budizm’i yaygınlaştır­mak için tahta kalıplarla çok sayıda metin ve ki­tap basıldı. Çin’de basılan eski kitaplardan birin­de baskı tarihi olarak (11 Mayıs 868) yazmakta­dır. Hindistan’da M.S. 600’lerde kil ve tahta kalıp­larla, Budizm metinleri basıldı. Avrupa’da kumaş üzerine dini metinler basmak için ahşap kalıplar 1300’lerde yaygınlaştı. Kağıt, 1400’lerde Çin’den Avrupa’ya ulaşıp yaygınlaşınca dini metin ve re­simler kağıda basıldı. Avrupalılar, yazı ve resim­leri aynı ahşap kalıp üzerine oyarak kitap maliye­tini düşürdü. Çinliler şablon kullanarak ipek ku­maşları renkli basabiliyordu. Çin’de icat edilen is­kambil kâğıtları (oyun kağıdı) Avrupa’da çok tu­tulmuştu. Oyun kâğıtları önceleri ahşap kalıp­la siyah beyaz basılırdı. Avrupalılar daha son­ra, karton şablonlarla siyah beyaz basılan oyun kâğıtlarını renklendirmeye başladı.

Johannes Gutenberg (1398-1468) Almanya’da Mainz’da doğdu. Kuyumcu ve demirci olan Gu­tenberg, harfleri değiştirilebilen kalıp sistemiyle baskı yapan ve kağıt besleme ünitesi üstte olan matbaa makinesini icat ederek, Avrupa’ya tanıt­tı. Matbaa makinesiyle birlikte değişik punto ve büyüklüklerde binlerce metal harf döktürdü. Ar­tık metinler bu kalıba yerleştirilecek, dizilecek, makinede basılacak, sonra kalıp çözülüp baş­ka bir baskı için yeniden dizilebilecekti. Bugün­kü bir keşfe benzetecek olursak, telefon icat edil­mişti, cep telefonu icat edilmişti, o da dokunma­tik ekranlı telefonu icat etti denilebilir. Değiştiri­lebilen ve tekrar kullanılan harflerle baskı yap­mayı da Gutenberg keşfetmedi. Değiştirilebi­len seramik harflerle baskı yapma tekniği Çin’de 1040 yıllarında keşfedilmişti. Metalden dökül­müş ve değiştirilebilen harflerle baskı yapan makine ise 1230’da Kore’de yapıldı. Çin ve Kore dillerinde binlerce karakter (harf ) olduğundan bu teknik yaygınlaşmadı. Gutenberg, Korelilerin metal harf tekniğini geliştirdi ve üzüm sıkılan vi­dalı pres yardımıyla baskı yapmaya karar verdi. Harfleri %70 kurşun, %20 kalay ve %10 antimuan karışımı olan bir alaşımdan döktü. Gutenberg’in buluşu olan bu alaşım günümüzde de kullanı­lıyor. Gutenberg matbaasından önce Hollanda da, 1430’da Laurens Coster’in bir matbaa kurdu­ğu, aslında kimya, demir ve kuyum işleriyle uğ­raşan Gutenberg’in de matbaacılığı Coster’in çı­rağından öğrendiği söylenir. Fakat şu konuda hakkını teslim etmek gerekir ki, matbaada kul­lanılan yağ bazlı mürekkebi Gutenberg keşfetti. Gutenberg, 1440’ta geliştirmeye başladığı maki­neyi 1450’de tamamlayıp bir şiir bastı. Makineyi geliştirirken maddi sıkıntıya düşünce, J. Fust adlı yatırımcıdan borç aldı. “Gutenberg İncili” adıyla bilinen İncil’i 1455’te bastı. Borçlarını ödeyeme­diği için Fust onu mahkemeye verip matbaasını elinden aldı. Maddi sorunlar yaşayan Gutenberg, birkaç kez daha matbaa kurdu ama toparlana­madı ve 1462’de sürgün edildi. Geliştirdiği tipo baskı makinesi, Avrupa’da yaygınlaşınca 1464’te ödüllendirildi ve maaş bağlandı ama o dört yıl sonra öldü. Gutenberg’in buluşu olan tipo baskı makinesi sayesinde binlerce kitap basılmış ve bu da Rönesans ve Reformun istediği insan tipinin oluşmasına katkı sağlamıştır.

Osmanlı coğrafyasına matbaayı ilk kez İbra­him Müteferrika getirmemiştir. Müteferrika’dan çok önce, Sultan II. Beyazıt, 1492’de İspanya ve Portekiz’den sürülen Yahudileri topraklarına ka­bul etmişti. O Yahudiler, Selanik ve İstanbul’da matbaa kurma izni alıp Tevrat bastı. Ermeniler 1567’de, Rumlar da 1627’de matbaa izni alıp dini kitaplar bastı. Müslümanların matbaa kurma­sına uzun süre izin çıkmadı. Hattatlar, Kuran’ın elle yazılması gerektiğini ileri sürerek matbaaya karşı çıktı. Macar asıllı İbrahim Müteferrika, Sul­tan III. Mehmet’ten bir matbaa kurma izni aldı. Müslümanlıkla ilgili olmayan kitaplar basmak iz­niyle, matbaa 16 Aralık 1727’de açıldı. Yalova’da “Kâğıthane-i Yalakabad” adı ile bir de kağıt fabri­kası kuruldu. İlk olarak bir sözlük ile tarih ve coğ­rafya kitapları basıldı. Resimli kitaplar ve hari­talar o dönemde şimşir ağacı kullanılarak yapı­lan bir oyma tekniğiyle basılıyordu. Müteferri­ka 23 cilt halinde 17 kitap bastı. Onun 1747’de ölümünden sonra basımevi sahipsiz kaldı. Ah­met ve İbrahim Efendiler 1754’te matbaanın yö­netimini devraldı. İbrahim Müteferrika’nın, harf­leri dışarıdan mı getirdiği yoksa dahilde mi dök­türdüğü tartışmalıdır. Almanya’dan harf döküm ustaları getirildiği de söylenir. Fakat o dönem­ki bütçe tahsis evraklarından, harflerin döne­min kuyumcu kalemkarlarından Zanbakoğlu’na yaptırıldığı ve bugünkü ölçülere göre, 16 veya 18 punto derecesinde olduğu ve çelik, de­mir, bakır, kurşun alaşımı olduğu bilinmektedir. Mühendishane’de 1769’da bir basımevi kuruldu. Üsküdar Matbaası’nın kuruluşu 1802’de gerçek­leşti. Encümen-i Daniş (Bilim Akademisi) 1851’de kuruldu ve üniversite ders kitapları hazırlattı. Di­ğer eğitim kurumlarının ders kitapları için de yeni basımevleri açıldı. Matbaa sayısı 1833’te 54’e ve 1948’de 509’a ulaştı.

Basım tarihinin bir döneminde tipo baskı maki­neleri ile aynı dönemlerde litografi (taş basma­cılığı) denen bir teknik de kullanılmıştır. Bu yön­temde çoğaltılacak yazı ya da resimler, kimyasal yöntemlerle taş üzerine geçirilip, taşı kalıp ola­rak kullanma yoluyla birçok nüsha basılabiliyor­du. Alois Senefelder, bu yöntemi 1796 yılında bulmuş ve Viyana’da 10 yıllık basmacılık imtiya­zı almıştır. Bu imtiyazla büyük bir matbaa ve bu yöntemi öğretmek üzere büyük bir atölye kur­muştur. 1831’de Türkiye’ye gelen Henry Cayol bu yöntemi Osmanlı coğrafyasına getirmiştir. O dö­nemde yeniçeri ocağının yerine kurulan Asakir-i Mansureyi Muhammediye ordusunun kitapla­rı litografi yani taşbaskı yöntemiyle çoğaltılıp kı­talardaki eğitim subaylarına gönderilmiştir. Bu teknikle basılan kitapların bazısı ‘Kılavuz Talimi, Top Alayı Talimi’ gibi kitaplardır. Bu teknikte harf ve cümle tertip etmekten ziyade basılacak say­fa ve resimler, hattatlar tarafından kağıtlara ak­tarılıyor, sonra bu materyal bütün olarak kimya­sal yöntemlerle taş kalıplara aktarılıyordu. Yayın­lanan ilk gazete olan Takvim-i Vekayi’nin bazı sa­yılarının litografi usulüyle basıldığı biliniyor.

Ülkemizde matbaanın kullanımı daha çok ga­zetecilikle ilişkili olmuştur. O kadar ki uzun süre gazetecilik ve yayıncılık anlamında “matbu­at” kelimesi kullanılmıştır. Bu nedenle özellikle İstanbul’da yıllarca, gazete denilince Cağaloğlu Yokuşu, Cağaloğlu denilince de matbaacılık an­laşılmıştır. Eskiden tipo baskı tekniğiyle baskı yapan matbaalarda makine cesametinde ve en az onun kadar kıymetli hurufat kutusu olurdu, “gavalet” kutusu da denirdi ve onun tahtadan gözlerinde, kurşun, kalay alaşımından dökülmüş harfler dolu olurdu. Bu harfleri kalıba raptetmek, güzelce dizmek ciddi bir tecrübe ve birikim iste­diğinden, gazetelerde ve yayınevlerinde yeni bir bölüm açılmış adına “mürettiphane” denmiş ve yeni bir meslek doğmuş, bu mesleğin erbabına da “mürettip” denmiştir. Mürettipler harften, ya­zıdan anladıkları gibi, metalden, demirden, ölçü­den, nizamdan da anlamalıydılar ve ince iş yap­ma ustalığından da nasipdar olmalıydılar. Elle­rinde kumpasları, meşin kollukları, harf sıkıştı­rırken kullandıkları tak tukalarıyla, eksik kalmış dul satırları düzenlemelerine yarayan metal kat­ratlarıyla ve kesinlikle boyunlarına iple astıkları ve üstünden baktıkları gözlükleriyle mürettip­ler bir zamanlar Cağaloğlu Yokuşu’nun en hava­lı en göz dolduran meslek erbabıydılar. Bu deği­şebilir kalıplara metin, kitap yahut gazete dizilir, eğer sayfaya resim konacaksa metal klişe yaptı­rılır, o da sayfaya ustaca raptedilir ve sayfa bağ­lanmış olurdu. Metal klişe ustaları da o dönem­de büyücü yeteneklerine sahip ustalar sınıfında idiler ve en az mürettipler kadar hatırları sayılır­dı. Konu gazetecilik olur, yayıncılık olur da teva­tür, rivayet, efsane üretilmez mi? Üretilir elbette. Güya Üstat Necip Fazıl yazılarında o kadar çok “ben” kelimesi kullanırmış ki, bir matbaanın hu­rufat kutusundaki “b” “e” “n” harfleri yetmezmiş, başka bir matbaadan bu harfler ödünç alınırmış. Meşhur yazarlardan Abdullah Cevdet birgün ga­zetesindeki köşesinin başlığını “Ben bu vatanın öksüzüyüm” koymuş, fakat daha sonra kalıptan “s ”harfi düşünce, başlık, “Ben bu vatanın öküzü­yüm” şeklinde çıkmış. Bununla ilgili yazar sağda solda, “bir mürettip hatası oldu azizim” diye anla­tırken, kendisinden pek hoşlanmayan Süleyman Nazif, “olur mu cancağızım, ona mürettip hatası değil, mürettip sevabı derler” demiş.

Daha sonraları tek tek metin dizmek hayli zor ol­duğundan satır satır dizgi yapabilen, entertyp makinesi icat olunmuş ve akan eriyik kalay ve kurşun alaşımının üzerine kocaman bir daktilo ile harfler vurularak hemen kurutulmuş ve satır­lar oluşturulup kalıba dizilmiş, baskı yapıldıktan sonra bu metal alaşımı satırlar yeniden eritilip kullanılmıştır. Bu baskı tekniklerinde metalle ka­bartılıp yükseltilen yerler, matbaa makinesinde mürekkeple kaplı baskı merdanesiyle karşılaşır ve mürekkebi alıp kağıtla karşılaşır ve mürekke­bi kağıda aktarırdı. Daha sonraları mürekkebin metal merdanelerdeki çukurlara dolduğu ve ka­ğıdın merdaneyle karşılaşıp bu çukurlardan mü­rekkebi aldığı, çoklu baskılarda daha iyi sonuçlar veren Tifdruk baskı tekniği, yani çukur baskı tek­niği geliştirilmiştir.

Günümüzde tipo ve tifdruk baskı teknikleri kul­lanılmakla birlikte, matbaaların çoğunluğu of­set baskı tekniği ile baskı yapmaktadır. Metin ve görsel malzemeler, grafiker-dizgiciler tarafın­dan bilgisayarda dizilmekte, design studio, pho­toshop, quark expres, corel draw, gibi program­larda mizanpajı ve sayfa düzeni, renk ayrımı ya­pılmakta, daha sonra film ve kalıba gönderilerek alüminyum kalıplara çekilmekte ve daha sonra bu alüminyum kalıplar baskı makinesine takıla­rak baskı gerçekleştirilmektedir. Eski mürettipler kadar olmasa da, günümüzde de dizgici, grafi­ker, uygulayıcı grafiker, kreatif grafiker, art direk­tör gibi isimlerle icrayı sanat eden, kitap, dergi, afiş broşür gibi materyalleri baskı öncesinde ha­zırlayan yeni bir meslek grubu doğmuştur.

Harflerin metin içindeki büyüklüğünü gösteren ölçüye punto denmektedir ve bu rakamlarla ifa­de edilmektedir. 12 punto, 16 punto gibi. Yazıla­rın ince ve kalınlığı bold ya da düz olarak ifade edilmekte, kalın harflere bold denmektedir. Ay­rıca harflerin dik ya da yan yazılışına göre de yazı stilleri oluşmakta ve yan yazılan harflere italik stil tabir edilmektedir. Harflerin usta grafikerler tara­fından yapılmış özel çizim ve şekillerine, font ya­hut karakter denilmektedir.

Gelişen bilgisayar teknolojisi ile birlikte artık ya­zarlar, duygu ve düşüncelerine, mesajlarına es­tetik katmak istediklerinde, binlerce karakter ve font kullanabilmekte, binlerce yazı stilinden biri­ni seçebilmekte, değişik puntolarla yazıya deği­şik anlam ve etki kazandırabilmektedir.

Lakin Gutenberg ustanın matbaa makinesini icat eder etmez bastığı şiirdeki heyecan ve tut­kuyu yakalayabilirler mi bilinmez.

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker