Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Muâsır Memşâhâne vü Kenef-i Acîbeleri Vü Ebvâb-ı Devvâre-i Seyyâre-i Garîbeleri Beyân İder.

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Muâsır Memşâhâne vü Kenef-i Acîbeleri Vü Ebvâb-ı Devvâre-i Seyyâre-i Garîbeleri Beyân İder.

Bu fakîr ü pür-hatâ, Ziyâ-yı bî-riyâ, hâk-i kıdâm-i enbiyâ, bir gün belde-i Üsküdâr’daki meşrûtasında istirâhatda iken hâtif-i ceybî nâm îcâd-ı şeytânîsi su‘bân çıngırağı misillû sadâlar izhâr idüben haber eyledü kim kadîm üstâdânumdan Samsûnî Emîn Hâce hakîri ziyârete gelür. Ziyâde sürûra garîk olûben “İrtibatsız ittihâd muhâldürür” fehvâsunca musâhibet idüp mahabbetümiz tezyîd idelüm deyû Emîn Hâce ilen gendümize bir mev‘ıd tesbît eyledük. Bu Emîn Hâce, mukaddemâ Tekfûrdağı sancağunda idâre-i Diyânet’in medrese-i ta‘lîm-i Kur’âniyyesünde Kur’ân muallimi iken elân Malatya vilâyetünin Kal‘a kazâsunda meşîhat makâmunı temsîl ider. Sadâsu ziyâde hûb olub Kelâm-ı Kadîm’i ziyâde teessürle vü kavâid-i tecvîd ile tertîlen tilâvet iden ilm-i fıkha muttalî, ehâdîs-i nebeviyyeye vâkıf, mûsikî-şinâs, ilm-i sarf ü nahivde sâhib-i merâtib, ziyâde naîf ü zarîf, ehl-i ’ızz ü ikrâm bir müftî olub hakîrin dahî hâce vü üstâdudur. Aslâ iltifât-ı ümerâya meyyâl olmayan bir kâim-i meşîhatdur kim dîn ü dünyâ ânın misillû merd ü cengâver ulemâ vü meşâyıh sa‘yiyle nizâmun muhâfaza ider. Çün eslâf buyurdılar kim: ‘Şems-i şitâya, işve-i nisâya vü iltifât-ı ümerâya mağbûn olmamak hayrdürür.’ Cenâb-ı Hakk ilm ü maârifin müzdâd, sa‘y ü a‘mâlin meşkûr eylesün, âmin!

Beyt:

Ma‘lûmdur ki fısk ile cihân olmaz harâb;

Eyler, ânı, müdâhane-i âlimân, harâb!

“El-‘ılmü yüzâr ve lâ yezûr”

kâide-i celîlesince Emin Hace’ye varmak muktezâ-yı edeb olmağın, ânınla musâhibet içün elyevm Bakırköy nâmiyle mârûf Makrikarye beldesine azm-ı râh eyleyüp vardım. Emîn Hâce hakîri CAROUSEL nâm

–KARUSEL deyû telaffuz olunurmuâsır bedestâne dâvet eylemeğin ol mekâne vâsıl olayın deyû seyirdirken tefekkür eyledüm. Ol mekâne niçün KARUSEL dirler? Ol mekâne mürûr iden bârân-ı belâ ve seng ü sihâm-ı kazâdan başın aslâ kurtaramaz. Âna dühûl iden nâs, seyl bakiyyesü zibile tebdîl olduğundan KÂR-I SEYL’den inhirâfen KARUSEL deyû zebân-zed olmuşdır. Allâhü a‘lemü bi’s-savâb.

İş bu kerâhet bedestânın daha medhalinde, belâ, âdeme ilişir kim hakîr nazar kıldukda içresüne dühûl idecek ne bir bâb ü medhal ne bir nefak ü cuhrı şâhid olmadım. Anda kâim bir tüvâne oğlancığa: ‘Bak a kenc; şol fakîr seyyâh nice ândır nazar kılarum lâkin âna dühûla vâsıta bir bâba rastlayamadım. Ma’lûmdur kim ecdâdımuz ol azîm bedestânâne nice azîm ebvâb inşâ idüp ol kapularun bâlâsuna dahî nice zamân tevâzu zenciri nâm zincirler sarkıdıp dünya in‘âmü ilen fahr bulub şîrâze-i edebden taşra çıkmayalım içün vü acz ü vüs‘atimizi bilelim deyû âdemi rükûa vardırarak idhâl iden nice rikkatli işler itmişlerdür. Ya bu bedestânın içreye dühûla vâsıta bâbı kandedür; kandedür ânın tevâzû zenciri? Bu seyyâha tiz delâlet eylegil!’ didikde ol oğlan, edâ-i hamâkatle sûretim süzüb ‘İy çelebi, ger ne dirsün bilmezem lâkin içerü girmeğe kapı sorarsan andadur. Dönen kapıdan içeri gir’ didi. Nazar kıldıkda gördüm kim üç aded elvâh-ı zücâcîyi yek-digerine rabt eylemeğ sûretiylen îmâl idilmiş bir acîp pervâne misillü mütemâdiyen devr ü seyr eyleyen bir kapudur kim çerh-i felekden nişân virür. Hafazanallah bi-lâ dikkat içresüne daldukda âdemi cerh dahî ider.

Beyt:

İkbâline, idbârına dil bağlama dehrin;

Bir dâirede devr idemez çenber-i devrân!

Ba‘dehû hakîr nerdübân-ı seyyâre ile devr-i sânîye râfî olub Emin Hâce’yi bir makhâ-i Frengî’de bulmak nasîb ü müyesser boldı. Ânın ile nice cân sohbetleri eyleyip kahvemizi şürb itdikten sonra hakîrin def‘i hâcet ihtiyâcı vâki‘ oldukda Emîn Hâce birle memşâhânelere müteveccih olduk.

Fasl-ı i‘lâm:

İş bu memşâhâne ta‘bîri, âdâb-ı Etrâk’den nâşî “halâ” meâlinde    müsta‘mel     bir     la  fız olub, evveliyâtında,  Nebî-zî şân rûzigârunda dahî def‘i hacet mekânuna “halâ” ya “kenîf” ta‘bîr olunurdu. Ehl-i temeddün bulan kavm-i necîb-i Etrâk müselmanlığla teşerrüf itdikde ânı dahî divâr ilen ihâtâ idüb ismin dahî “memşâhâne” yâni kim “ayak yolı” tesmiye itdiler. Edebden sebeb, ânı dîdeden nihân eylemek iktizâ itdi. –Nihâyet-i fasl-

Ol bu memşâhânelerin divârında el-yevm Frengî usûlde hurûf-i Lâtîniyye ile “Waw Cîm” hecâları muharrerdür kim ve mine’l-garâib! İş bu tahrîr “ol mebnânın derûnunda habâset ü necâset mevcuddürür” nev‘inden ma‘nâyu intibâ ider imiş. Ol muâsır memşâhânenin derûnuna dühûl itdikde gördüm kim ak rengli topraktan mâmûl bir nevî acîb ü  garîb  çanak-âsâ  cisimler divârı kenîfe rabt olunmuş dururdı. Anlara PİSUVAR dirler. Acep neden ânı böyle tesmiye  itmişler dir? İş bu PİSUVAR bir nevî çeh-i bevvâldir kim âna kıyâmda iken bevl idilir. Mervîdir kim ol terkîb, bu cisim îcâd oldukda, içinde mâ-i necîs hem bevl bulunmağın PİS SU VÂR! deyu tesmiye olunmuş. Dem-be-dem lisâna sıklet viren bu terkîb PİSUVAR’a tebdîl olmuşdur. Fi’l-hakîka ismi müsemmâsuna ziyâde muvâfıkdürür. Necîs ü habîs olmağdan mâ-adâ, kâim iken bevl eylemek aslâ şerîat-i ğarrâya muvâfık bir amel değildir. Hem ol PİSUVAR’lar divârân ilen muhît olmamağın edebden taşra, alâmeleinnâs def‘i hâcette bulunulur kim ziyâde nâ-hoş ü bed-manzar bir vaziyettir.

Sâniyen   ol   muâsır   memşâhânelerde   bundan ayrı bir tuhaf kenîf dahî vardır kim ol dahî KLOZET deyü zebân-zeddir. Ammâ bu KLOZET ne kelimedir? Lisâniyyât ulemâsının îzâhâtı mûcibince ol terkibin aslı dahî Arabiyyü’l-asl olan “KÜLLÜ ZID” olub terkîb müsemmâya çespân düşmüşdür. Çün kim ol dahî âdâb ü erkâna, kavâid-i İslâm ü şerîat-i Mahmûdiyye’ye kandeyse külliyyen zıd olup nezâhetten berîdir. Ol meyânda dehrlerdir telaffuz olunarak inhiraf bulmış vü hâl-i hâzırdaki telaffuzı isti‘mâle esâs bolmışdır. Sîbeveyh dahî bu îzâhı kâildir. Vü lâkin hakîr nazar kılub etrâfı süzdükde gördüm kim cümle memşâhâne mahzâ ol iki nevî‘ kenâif ilen memlûdür.

“Men bende-i bî-çârene rahm eyle efendim” deyû sızılanub tarz-ı Türkî bir kenîf  bulmağ  murâd  itdimse de ol çarşû efrencî-meşreb olmağın muvaffak olamadım. Ol KARUSEL nâm çarşû hayli acîb ü garîb olmağın memşâhâne vü kenâifi dahî aynıdır. Esnâ-i def‘i hâcette gûşânıma savt-i hamîr misillû sadâlar ilişib hakîr pur-dikkat istimâ ittikde fehmeyledüm ki mızika-i ecnebî çalur. Ve mine’l-acâib! Ba‘dehû ben nefsime ol meyânda tekellüm iderken hakîri işiden Emîn Çelebi ayıtdı: ‘Ey â mîrim, ne tahayyüf idersün kim şol devrân-ı cedîdin cümle ef‘âl ü a‘mâli kefere vü fecereye taklîd üzre mebnîdir. Şol cümle nâs Nebî-yi Muhtâr’ın “Kasem olsun şol ümmetim nice bir vakte irişicek kim ol vakıt sizler ehl-i kitâbı kadem-be-kadem vü zirâ-be-zirâ vü karış-be-karış ehl-i ta‘kîb ü taklîd bulucaksız. Kandeyse ol küffâr bir cuhr-i kelere dühûl itse ânın akabinden siz dahî ol cuhr ü çâha dühûle heveskâr olub dalıcaksuz ü hatvetini tâbiiyetten berî kalmıyacaksuz. İmdi âgâh olun ki kim bir kavmi müşâbihet ider de an‘anât ü örfün vü cümle ef‘âl-i dîn ü dünyâsın âna müşâbih kılmağa sa‘y iderse ol kişi ânların makûlesinden addolunur. Hazer eylen! Çün kim kişi ehl-i meveddetiylen haşrolunub hisâba dûçâr bulur.” buyruğun aslâ eslemezler. Ânlar kim pîr ü üstâzımuz Abdülhâmid Ziyâ Paşa’nın inşâd itdiği vechile:

İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakkî

Evvel yôğ idî işbû rivâyet yeni çıkdî” beyt-i celîline muhâtabdırlar. Sen anlara aslâ mâil olma.’ Devâmında da Emîn Hâce şöyle didi kim: ‘Ya şol acîb kenefleri inşâ itmekle kalmayub esnâ-i def‘i hâcette Dede Efendi vü Buhûrîzâde’nin bestehâ-i lâhûtîlerin icrâ idüb muzikamızu hâzil olsalardı? Buna da şükür. Cenâb-ı zî-şân beterinden hıfz ü sıyânet buyursın.’ Hakîr dahî ol bu duâya ‘Âmin’ çekerek ol bed-meşreb mahalden îtizâl eyledük.

Beyt:

Ehl-i dînin kefereyi teşebbüh ü taklîdin görmüşüz; Ne acebdir, def‘i hâcette muzıka çaldığın görmüşüz.

Cevelânnâme-i Ziyâ 26 Teşrîn-i sâni 1427 Cerrâhpaşa, Fâtih

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>