Öykü

Sıddık Yurtsever – Hemzemin Geçitte Çarpsınlar Bana

Sıddık Yurtsever – Hemzemin Geçitte Çarpsınlar Bana

Kuşlara ve kuşkulara…

Sorgulama safhasını çoktan geçmiş bulunuyordum. İçinde bulunduğum durumun öze­ti, yaşadıklarımdan çok daha fazla yer kaplıyordu. İnsanların ilk vazifesinin vitrin manken­liği olduğunu bu sıralarda öğrendim. Geç olmuştu gerçi. Hayatımı mahvetmiştim. Mülki­yeyi yarıda bırakmış memlekete dönmüştüm. Seneler önceydi. Üçüncü sınıftaydım o za­manlar. Kalbimin tek başına atmasının bir şey ifade etmediğini anlamıştım ve bir müsaba­kaya hazırlanıyordum yavaş yavaş. İpini bırakınca kalbim Yasemin’in rüzgârına kapılmış, balkanlardan gelen sıcak havanın etkisi rüzgârla birleşince beni hasta etmişti.

Yasemin’in çevresinde dolaşırken farklı farklı şeyler duyup hepsini unutuyordum. Be­nim için pek bir önemi olmuyordu söylenenlerin. Kalbime işlemiyordu gıybetin siyahlığı. Yıllardır elem çektiğim doğruydu evet. Ama hepsi geride kalmıştı işte. Onun şifalı ruhu­nun cesedime iyi geleceği muhakkaktı.

Reddedilemez bir cazibesi ve endamı vardı Yasemin’in. Kendimi reddetmek üzere ol­duğum bir zamanda vücudumu mıhlayıp çıktım karşısına. Olanı biteni anlattım. Birkaç sa­niyemi aldı zaten. ‘’Son derece ilkel olan ruhumu sende terbiye etmek istiyorum’’ dedim. Ciddiyetsizliği, gururumu bataklıklarda gezindirse de aldırmamış göründüm. Ayrıldım ya­nından. Birkaç gün sonra talihim sıkı bir dönüş yaptı. Ulağıyla haber göndermiş, olur de­miş. Fena halde afalladım. Beklemiyordum çünkü. Dizlerimin bağı çözülürken urganlar vücuduma yapışmış da isyana hazırlanıyormuş gibi hissettim. Bulunduğum yere çömel­dim. Düşünmeye başladım. Bundan sonra ne yapmam gerekiyordu. Planlamam lazımdı. Günlerce, haftalarca çeteleler tuttum. Üniversiteye hazırlanırken bile böyle planlar yapma­mıştım. Çetelede neler yoktu ki? Kullanacağım parfüm, giyineceğim gömlek, takacağım saat, ilk karşılaşmamızda okuyacağım şiir, ses tonum, diksiyonum, saçımı hangi yöne tara­yacağım…

Sıkı solcuydu Yasemin. Dönemin bütün marjinal eylemlerine katılır, adını tutanakla­rın en üstüne altın harflerle yazdırırdı. Düşüncelerimi saklıyordum ondan. Bir gün beni de bir eyleme davet etti. Çok basit bir şeymiş gibi. Deniz manzaralı ikinci sınıf bir kafede çay içecekmişiz gibi. Olur dedim. Yüz, yüz elli kişinin arasında en önde, omuz omuza yürü­yorduk. Yasemin’in yanındaydım. Dakikalar geçtikçe ben de ısınıyordum ortama. Slogan­lar eşliğinde cengâver ruhumuz okşanıyordu. Birden kendimi kaybedince ‘’Allah u Ekber’’ dedim. Hemen beni kenara çektiler. Tüm gözler beni mimliyordu. Şeddeli ismim, sismik coğrafyaların ağır türkülerine ayak uyduramamış özüne dönmüştü. Yasemin duruma mü­dahale etti hemen. ‘’ evrensel ahlak yasalarını’’ hatırlattı. Olayı tatlıya bağladık. Ve dağıldık.

Yasemin ile aramızda kurduğumuz ünsiyet günden güne farklı boyutlarda bir renk cüm­büşüne dönüyordu. Herhangi bir işimizin olmadığı zamanlarda tenha bir park bulup mu­habbet ediyorduk. Simit ve çay eşliğinde çok sevdiği şairlerden beyitler okuyordum ona. Gözleri nemleninceye kadar. Çok duygusal olmasına rağmen benden saklamaya çalışıyor­du gözlerini. Oysa gözleri bu şehrin tek sığınağıydı. Son kalesiydi. Bilmiyordu bunu. Be­nim gözümle bakmıyordu gözlerine. Kahverengi göz bebeklerine seyyah olup düşüyor­dum. Düşünce kaldırıyordu beni. Hep düşmek istiyordum. Hep kaldırılmak…

Durumumuz hepten ciddileşince ailemle konuşma kararı almıştım. Ne diyeceğimi bil­miyordum. Dünya görüşlerimiz çok farklıydı Yasemin’le ama kalbimiz birdi. İkiden bir ol­manın pratik karşılığıydık. Meydan okuyabilirdik dünyaya. Fakat ailem bu anlattıklarıma gülüp geçebilirdi. Çünkü onlar hâlâ bir kalbimin olmadığını düşünüyorlardı. Birkaç gün çeşitli egzersizlerle, vitamin haplarıyla zinde kalmaya çalıştım. İdare eder bir vaziyete bü­rününce aradım memleketi. Havva anamızla Adem babamızı anlatarak girdim konuya. Az ama öz konuştum. Dünyanın ebedi kanunlarının, bankerlerin, kalpazanların, kaçakçıların canı ce­henneme, diye devam ettim. Konumuzla bir alakası yoktu ama ortam gergindi. İnceldiği yerden kopsundu. Lafı gevelemedi annem. Eskiden olduğu gibi net konuştu. Kendisinin bir karar mercii olmadığını durumu akşam babama ileteceğini bildirdi. Telefonu kapatırken hayırlı­sı ne ise o olsun oğul, dedi. Haklıydı hayırlısı ne ise o olsundu.

Çaresizlik içinde beklemeye başladım. Genetik bir özellik olarak benimsediğim huzur­suzluğum fena halde yoruyordu beni. Odadan çıkmaya mecalim yoktu. Halden anlayan ev arkadaşlarım kapının altından yemek, su, tütün ittiriyorlardı. Birincil temel ihtiyaçları­mı karşılamam gerekiyormuş. Sonra ikincil temel ihtiyaçlarıma geçmeliymişim. Polemi­ğe mazhar olmamak için sustum. Beynim ikinci bir linç kampanyasını kaldıramayabilirdi. Böyle ne kadar devam edecektim? Ya da bu devam etmek miydi?

Arada Yasemin eve geliyor, dertleniyorduk. Zaten dertliydim, o gelince sıradağlar halin­de toptan yükseliyordu tüm dertlerim. Nazım’dan bahsediyordu bana. Sabahattin Ali’nin bir romanından… “Tahir olmakta ayıp değil/ Zühre olmakta” diyordu. O dua kabul et­miyordu belki bunları ama ben amin diyordum içimden, Allah’ım amin. Bu ara biraz dur­gun musun yoksa bana mı öyle geliyor minvalinden cümlelerle gardını alamamış bir bok­söre yumruklarını indiriyordu. Her zamanki şeyler diyordum. İçimdeki boşluk, otel oda­larındaki yalnızlıklar gibi yavaş yavaş büyürken, yüzüme tebessümler konduruyordum us­taca. Hüznümü seher vakitlerinin ve tüm vakitlerin Rabbine açıyor, ondan yardım istiyor­dum. O, bunu bilmiyordu.

Bir gün yağmur yağdı şehrimize. Simit satan on beşinde ihtiyarlar ve işportacı kadınlar kaçıştılar dört bir tarafa. Kimsesizler mezarlığına akın etti kimseden medet ummayanlar. Hâl diliyle öten bülbüller, gülleri küllerinden ayırmak için makamına uydular en kasvetli yaraların. Ellerini semaya kaldıran göçebe ruhlar sonsuza kadar gözlerini semaya bağışladı.

Bense…

Pencereden baktım uzun uzun. Godiva gelsin de kör etsin beni istedim. Ne telefon gel­di memleketten ne de kış gecelerinde hayaliyle sermest olunca hiçbir termometrenin onul­maz yaramı ölçemediği; adı dilde aşikâr, kalbe ateşten bir burç olan sevdiğim.

Hemzemin geçitlerde çarpsınlar bana Yasemin. Okyanuslarda köpek balıklarına yem olayım. Bir cinnet haberinin tesadüfi hatası olsun, cam kenarlarından sarkan ruhum. Sak­lambaç oynarken kaybolan hep ben olayım bağımsızlığını ilan eden zülfünde. Iskatımla se­vinsin garibanlar. Faili meçhullerle kabaran boynumu cellatlar vursun. Yanık sesli müez­zinler selalar okusun…

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker