Öykü

Suavi Kemal Yazgıç – Yalanın Yedi Kapısı

Suavi Kemal Yazgıç – Yalanın Yedi Kapısı

Yürüdüm.

Bütün suskunluğumla attım adımlarımı. Adsızlığa yöneldim. Adsızlığıma. Kendimi terk et

menin bir yolunu bulmalıydım. Ağırlığımdan azat olmanın bir yolunu bulmalıydım. “Bir yol” dedim kendi kendime. “Sadece bir yol. Kimsenin eskitmediği, ayak izi bile bırakmadığı bir yol. Hakikate uzanan, sahici bir yol. Adımlarımca inşa edilen ve her an yeniden, yeniden var olan, yok olan; kendiliğinden yiten ve aramadan bulunan bir yol. İçime doğan ve üstüne doğduğum bir yol.”

Yürüdüm.

Yürümek için bu istikameti bana gösteren bir pusula veya harita yoktu. Gidiyordum sadece. Bu yol benim uydurduğum bir yalan bile değildi benim için. Ondan yol diye bahsetmek bile akıl kârı değildi. Yine de gidiyordum. Kalıyor, duruyor olmanın verdiği ağırlık beni o kadar çok korkutuyordu ki, akıp gitmeliydim. Belki bir çölün kumları arasında kaybolacaktım, belki de denize kavuşacaktım. O büyük anonimliğe. Burada kalmayacak olmam beni o kadar rahatlatıyordu ki, sırf bunun için bile gidebilirdim. Sırf bunu bilmek bile bana her seferinde bir adım daha attıracak kadar güç veriyordu. Her seferinde bir adım atıyor olmam, başlangıç noktamdan çok uzağa gidemeyeceğim gibi bir vehme kaptırmasın sizleri. Her seferinde bir adım atarak kat ettiğim mesafeyi tahmin bile edemezsiniz.

Kendi kendime konuşuyorum. Çünkü insanları terk etmiştim. Belki de yeterince uzaklaşabilmenin yolu kendimi bile terk etmemden geçiyordu. Bu da kendimle bile konuşmamam gerektiğini düşündürüyordu bana. Hem kendimle konuşmayacaktım hem de kelimelerle olan ilişkime bir son verecektim.

Zaten bu yüzden adımın olmadığı bir zamana ve mekâna çevirdim rotamı.

Ben bana yük olmamalıydı.

Hiçbir kelimeyi çıkınıma sokmamalıydım.

Bu satırları yazdığıma göre kelimelerle olan alışverişim henüz bitmemişti.

Kendime ne kadar kızarsam kızayım kelimesiz kalamıyordum işte.

Bu da bir yenilgiden başka neydi ki?

Kelimeler bana varlığımı hissettiren bir yüktü benim için.

Hem varlığımdan hem de kelimelerden kurtulmak istediğime göre bu satırları yazarak kendime ihanet ediyor, kendimi sırtımdan bıçaklıyorum elbette.

Çarmıhını tepeye kadar taşıyan o yüzü değişmiş muhbir gibi benliğim sırtımda bütün ağırlığıyla kendini bana hissettiriyordu.

Yorulmuştum.

Kendimi gittiğim yere taşımamaktı kaçışımın bütün amacı.

İsmimin harflerini bile taşıyacak dermanım kalmamıştı.

Yine de ne kadar uzağa gidersem gideyim kendimi de yanımda taşımış olduğumu yedi kapılı şehre varınca anlayabildim.

Kelimeler bir kovan dolusu arı gibi beynimin içinde vızıldadıkça yenilgimin büyüklüğünü, amacımın beyhudeliğini daha iyi anlıyordum.

Kapılarına vardığım şehir ise bir yük gibi taşıdığım gövdem kadar gerçekti benim için.

O şehir ki doğduğumdan beri hep içimde taşımış olmama rağmen bana en uzak kalan, en az tanıdığım yerdi.

Yedi kapılı benliğim.

Çünkü susuzluktan kırıldığım ve her adımımla büyüyen o sahra, aslında yüreğime düşen ve bir karadelik misali beni ben yapan her şeyi geri vermemecesine emip yok eden karanlık bir tohumun içindeydi.

Kalbe yürüdüm. Kalbime. Karanlığıma.

Hep yanımda taşımama rağmen en az aşina olduğum şehre yürüdüm.

O yedi kapılı benliğime.

Şehre hangi kapıdan gireceğime karar vermeden önce çevresini dolaştım.

Birinci kapıda iki asker nöbet tutuyor, gelen geçene bir bilmece sorarak doğru cevap veremeyeni kılıçtan geçiriyor; doğru cevabı bilenleri ise darağacına asıyordu. Yine de bu kapıdan şehre girmek isteyenler uzun bir kuyruk oluşturmuşlardı.

Bana da sıranın gelmesini sabırsızlıkla bekledim. “Sana bir bilmece soracağız.” dedi şişman asker. “Bilirsen darağacında sallanacaksın. Bilemezsen kanınla kılıcımızın susuzluğunu gidereceksin” dedi zayıf olan asker de.

İkisinin de miğferindeki amblemi görünce “Durun” dedim. “Bilmecenizi yöneltmeden önce bana bir dakika verin.”

Heybemden sarı bir başlık çıkardım ve konuşmaya başladım. “Kimin şehrinin kapısında nöbet tutuyor, kimi bilmecelerle sınava tabi tutuyorsunuz?”

Şapkamın üstündeki armaya bakan askerler gidip kendilerini darağacına asınca kuyrukta benden sonra bekleyenler hayal kırıklığına uğrayarak kapının önünü terk ettiler. Ben de kapıyı tuğla ile ördükten sonra ikinci kapıya yöneldim.

İkinci kapıda hiç kimse yoktu. İçeriden bir çocuğun ağlaması geliyordu sadece. Bir kız çocuğu kırılan taş bebeği için yas tutuyordu. Ben de önce heybemden bir taş bebek çıkararak çocuğu sevindirdim. Ardından da ikinci kapıyı örerek üçüncüsüne yöneldim.

Üçüncü kapı bir mezarlığa açılıyordu. Kapının eşiğinde yaz sıcağına rağmen uzun bir pardösü giymiş bir meczup bekliyordu. Pardösünün astarında kalın defterler. Defterlerde ölülerin isimleri. Benim adımı defterin sonuna kaydedip kapıyı örerek dördüncü kapıya yöneldim.

Şehrin dördüncü kapısı bir türbenin hemen yanına açılıyordu. Ölen kişi mezar taşına ismini, doğum ve ölüm yerini yazdırmak yerine bir mektup nakşetmişti: “Resmine baktım ve senin hakkında ne kadar az şey bildiğimi düşündüm. Anneni, babanı, kardeşlerini, sevdi ğin kişiyi… Evet, onu da düşündüm. Sonra yaşadığınız onca şeye rağmen babanın nasıl olup da evlenmenize mani olabildiğini düşündüm. Açıkçası işin içinden çıkamadım.  Baş ka bir engel daha olmalı. Babası izin vermediği halde evlenen pek çok insan var. Muhakkak başka bir engel olmalı dedim kendi kendime. Sonra dudaklarındaki gülümsemeye inat gözlerinde takılı kalmış hüznü düşündüm. Bir de dudaklarını devamlı yolman aklımın bir kenarında zıpladı durdu. İşin içinden çıkamadım.

Resmine baktım ve senin hakkında ne kadar az şey bildiğimi düşündüm. Sonra seni bir bebek olarak hayal ettim. Sana hayalimde yürümeyi ve konuşmayı öğrettim. Okula gönderdim. Âşık ettim. Hayalim tonton ve bunak bir nine olmana dek devam etti. Bütün hayatının sıradan bir noktasında rastgele bir kesişmeden ibaret kalacağımı bilmek inan olsun ki bana çok ağır geldi. İnan olsun ki bunu hazmetmeye hazır değilim.

Resmine baktım ve senin hakkında ne kadar çok şey öğrenmem gerektiğini fark ettim.

Saatler boyunca resmine baktım.

Muhtemelen ancak sarhoş olabilen kişilerin diyebileceği şeyler söyledim kendi kendime. Ve yemin ederim ki kesinlikle ayıktım.

Yanaklarına, kaşlarına, dişlerine, burnuna, alnına, dişlerine uzun ve geniş vakitler ayırdım. Bir mana çıkarmaya çalıştım. Kendimin dâhil olmadığı, bencillik taslamadan ve ukalâlık satmadan yazabileceğim bir mana aramaya çalıştım yüzünde. Pek de başarılı olamadım.

Bazen bana binlerce yıl yaşamışsın da hiç kimseye söyleyemeyeceğin bir sırra vakıf olmuşsun gibi geldi. Bazen de tam tersi. Fotoğrafında bilmediğim bir şey korkuttu. Ne diye sorma, bilmediğim bir şey. İçimden bir ses dedi ki onu sen de bilmiyorsun. Ancak o seni de korkutuyor. Ve içimden bir ses ne kadar güzel olduğunu söyleyince korkum geçti. Bence bunu sen de dene. Ne kadar güzelim de kendi kendine. İşe yarayabilir.

Senin nasıl bir kedi olduğunu düşündüm ve bir tekir olduğuna karar verdim sonra.

Resmine saatlerce baktım. Peki bende kalabilir mi? Lütfen…

Lütfen…

Sen benim için bir ehveni şer değilsin

Tanışalı fazla olmadı. Ancak ilk saniyeden beri hissettiğim ve ifade etmek istediğim bir şey var. Sen yıllardır aradığım bazen de bulduğumu sanıp hep yanıldığım kişisin. Burada bahsettiğim bir “anne” veya “yitik ilk aşk” imgesi değil. Yani sende “sen” olmayan ve tamamen zihnimde imal ettiğim bir imajın özleminden bahsetmiyorum. Kelimenin tam anlamıyla bir “……….” burada söz konusu olan. Nasıl diyeyim? Keşke imkan olsaydı da sen kendine benim gözlerimle bakabilseydin. Yani sana baktığımda gördüğümü sana gösterebilseydim. Biliyorum kelimelerin ağırlığının kalmadığı, birer imaja, birer imgeye dönüştüğü; her şeyin hakikatini yitirerek birer gölgeye dönüştüğü bir çağdayız. Ancak bildiğim bir şey var. O da yanındayken kendimi emniyette hissettiğim. Ve Allah’ın böyle kişileri insanların karşısına ancak binde bir çıkardığını bildiğim için sana “sen benim için ehveni şer değilsin” diyorum.

Aslında bütün bu cümleleri lafı bir soruya getirmek için sana anlatıyorum.

Benimle evlenir misin?” Mektubun cevabı türbenin kendisiydi besbelli. Dördüncü kapıyı da ördüm ve beşinci kapıya yöneldim. Şehre gireceğim doğru kapıyı eninde sonunda bulacaktım elbette.

Beşinci kapı ise yıllar yıllar önce örülmüştü. Bir adam kendisini dinleyen kalabalığa bir şeyler anlatıyordu. Belki anlattığı şeylerden benim de bir nasibim vardır dedim ve dinlemeye koyuldum.

“Aramıza giren o yoğun sağanağı biliyorsun. Hiç olmazsa bir kere göz ucuyla da olsa karşılaşmalıydık. Birkaç sade fakat samimi cümle sarf edebilmeliydik. O zaman bunların hiçbirisine gerek kalmazdı. Çünkü ikimiz de sükûna kavuşurduk. Vatanımızdan kopup bilinmez diyarlara sürüklenmezdik. Hatırlıyorum da hantal cümlelerle ayrılmıştık. Önce birbirimizi derin  nefeslerle  içimize hapsetmiş; ardından yüzlerimize buzdan maskeler takarak elvedalaşmıştık. Ayrıldık ve kalabalığa kapıldık. Ayrı mecralara düşüp farklı maceralar yaşadık. Bütün olanbitenden sonra evinde bana bir kapı aramak elbette hataydı. Yine de mecnun misali yedi iklimi dolaştıktan sonra yapacak başka bir şey, gidecek  baş ka bir yer bulamadım. Yüzümü evine doğru çevirip yürümeye başladım. Yol boyunca anılarımızı düşündüm. Ne kadar karman çormandılar. Hiç biri yaşandığı gibi kalmamıştı. Hepsi iç içe geçmiş, değişmiş, bazıları eksilmiş, bazıları da çoğalmıştı. Onları teker teker net olarak hatırlamayı isterdim. Bunu başaramamış olmak beni çok korkuttu. Demek ki  ge çen onca sene içinde seni anılarımda imha etmiş ardından da keyfimce tekrar kurmuştum. Bu durumda sana gerçekten kavuştuğumda dahi beynimde kurduğum “sana” ulaşamadığım için mutlu olamayacaktım. Yine de bir kez yola düşmüş olmanın verdiği kararlılıkla içimdeki sesi susturdum. Kendimi sadece yürümeye ve içinden sana geliyorum cümlesini tekrar etmeye verdim. Günler boyu süren yürüyüşten sonra uzaktan evinin duvarları görünmesiyle heyecanla koşmaya başladım. Bu koşu, kapını duvarla ördüğünü anlayıncaya kadar sürdü. Şimdi yapacak tek bir şey kalmıştı. O da beklemek. Eski kapı olan duvarının önünde bir baraka inşa edip orada beklemeye başladım. İnanıyordum ki, o duvar tekrar kapı olacak ve sen de orada eşikte durup beni çağıracaktın. Barakamda elimden gelen tek şeyi yaptım. Yıllar boyu vaktimin çoğunu duvarını seyretmeye ayırdım. Bir gün gözümü duvardan ayırdığım nadir vakitlerden birinde, ilerideki o ihtişamlı çınar ağacının gölgesinde dinlenen bir adam gördüm. İçimde yükselen önleyemediğim bir hisse mağlup düşüp onun yanına gittim. Adamın şaşkın bakışları arasında ona senin öykünü anlattım. Arkasından bir başkasına. Beni dinleyenler giderek çoğalmaya başladı. Onlara öykünü her defasında başka başka kelimelerle anlatıyordum. Hiç kimse aslında hep seni anlattığımı bilmiyordu. Zaman zaman susuyor; başka insanların anlattığı öyküleri dinliyordum. Onlar seni tanımıyorlardı fakat dinledikçe hissediyordum ki onlar da hep seni anlatıyorlardı. Yalnız kaldığımda da barakama çekilip duvarını seyrediyordum. Bazen çınar ağacının altında birkaç kişiyi beklerken buluyor; hemen onların yanına giderek seni anlatmaya başlıyordum. Onlar da bana kendi hikâyelerini anlatıyor sonra da gidiyorlardı. İşte günlerimi böylece hikâyelere ve duvarını seyretmeye adamıştım. Günler sonra barakamda duvarını seyrederken duvarın uzun zamandır beklediğim gibi tekrar kapı oldu. Sen eşikte yağmurdan önceki halinle belirdin. Ayağa kalktım. Sana doğru koşarken birden çınar ağacının altında birini fark ettim. Sen bana gel diyordun. Sınavını geçmiş sana kavuşmak üzereydim. Oysa çınar ağacının altındaki adam da besbelli beni bekliyordu. Besbelli bir hikâye anlatmaya ve bir hikâye dinlemeye ihtiyacı vardı. Durdum. Geriye döndüğüm an kapının tekrar duvarlaştığını hissettim. Yine de yürümeyi sürdürdüm. Çınar ağacının altına varıp oturduğum zaman anlatmaya başladım. Bir aralık gözüm duvarına ilişti. Orada bir kertenkele güneşleniyordu.”

Altıncı kapının iki yanında iki çeşme vardı. Birinden kan rengi siyaset diğerinden ise masal akıyordu. Bir masal da olsa dinlemek istedim çeşmeyi. “Çok varmış, az yokmuş.

En uzak ülkeyi bile kapı komşusu zannettirebilecek kadar uzak bir ülkede Tıkırköy isminde bir köy varmış.

Köyün isminin Tıkırköy olmasının sebebi hiçbir işin aksamaması imiş. Evet, köyde bütün işler tıkır mıkır yürürmüş.

Hiçbir şey gecikmez, erken gelmezmiş mesela.

Her şey vaktinde, mevsiminde olurmuş.

Hiçbir şey az gelmez, fazla da olmazmış. Her şey öyle kararıyla olurmuş ki ne eksikliği çekilir ne de ziyan olurmuş.

Gelgelelim bu köyde yaşayan insanların hepsi birden mutsuzmuş. Çünkü köyde tek renk varmış. O da gri. Köyde insanlar gri gök ile gri toprak arasında yaşarmış.

Yağmur gri yağarmış köye. Güneş gri açarmış.

Hatta yağmurdan sonra çıkan gökkuşağı bile tek renkmiş. Evet, tahmin ettiğiniz gibi gökkuşağı da gri imiş.

Ancak hiç kimse bu tuhaflığı düzeltmek istememiş. Çünkü duymuşlar ki diğer köylerde, şehirlerde başka maviler, kırmızılar, yeşiller ve çok daha başka renkler varmış ama her iş aksarmış.

Köyün sözü dinlenen adamlarından biri gri sakalını okşayarak demiş ki gri dışında bir renk köyümüze gelirse işlerimiz aksar. Esas o zaman mutsuz oluruz.

Böylece günler haftalara, haftalar aylara, aylar mevsimlere, mevsimler ise yıllara karışa karışa zaman geçmiş devran dönmüş.

Köye uzak ülkelerin bile kapı komşusu sayılabileceği kadar uzak bir ilden bir çocuk gelmiş.

Köyde bir telaş başlamış, bir telaş sormayın. Çünkü çocuğun elbiseleri renkliymiş.

Kimileri: “Sen kimsin, necisin? Bu çocuk haline bakmadan nereden geldin?” demiş.

Kimileri de: “Bu çocuk köyümüzün uyumunu bozacak. Savalım gitsin. Yeter ki kafamızı karıştırmasın.” demişler.

Çocuk ise iki gözü iki çeşme ağlamaya başlamış. “Ağalarım, beylerim. Teyzelerim, ninelerim. Beni

önce dinleyin. Sonra ne yapacaksanız yapın. Ben bir garip Keloğlan’ım. İhtiyar anacığımla yaşarım. Kimimiz kimsemiz yok. Fukaralık belimizi büktü. Bir iş bulayım. Elim ekmek tutsun. Soframız şen olsun diye gurbete çıktım. Buralara kadar geldim. Beni eli boş, gözü yaşlı komayın. Varın bir iş verin. Ne istersiniz yaparım. Kimsenin gözüne gözükmem. Buraya düzeninizi, derneğinizi bozmaya değil, bir lokma bir hırka parası çıkarmaya geldim.”

Keloğlan böyle konuşunca, gözlerinden inci gibi yaşlar boşanınca köyün sözü dinlenilen adamı gri sakalını okşayarak: “Tamam” demiş. “Bize mahir bir çoban lazım. Eğer sınavı geçersen seni köyümüze çoban yaparız. Bunun için yarın sabah koyunlarımıza tuz yalatıp sana vereceğiz. Sen de koyunları dereye kadar götürüp hiçbirini su içirmeden geri getireceksin. Eğer bir koyun bile su içerse sana iş vermeyiz.”

Keloğlan başını bükmüş: “Sen bilirsin ağam” demiş.

Demiş demesine ya içten içe de telaşlanmış. Telaşını belli etmemeye çalışarak “Fakat, benim de bu gece koyunlarınızın arasında yatmam lazım.”

Adam gri sakallarını okşamış. Düşünmüş, taşınmış. “Tamam, isteğini kabul ediyorum. Yarın görüşürüz.” demiş.

Keloğlan ağıla girince koyunlara durumu anlatmaya ve yalvarmaya başlamış. İki gözü iki çeşme anlatmış yarın olacakları ve koyunlardan yardım istemiş.

Bir koyun Keloğlan’ın yanına yaklaşmış ve dile gelip şöyle demiş. “Bak Keloğlan biz seni sevdik. Dediğini de yaparız. Ancak bizim de bir şartımız var. Bu köy eskiden senin şimdi gördüğün gibi griden ibaret değildi. Hatta belki de inanmayacaksın ama dünyanın en renkli köyüydü bizimkisi. Yıllar yıllar önce, taa dedemin dedesinin zamanında buraya bir dev anası gelmiş. Dev anası bebeğini köye getirmiş. Çünkü bir devin bebeğinin büyümesi için bir insandan masal dinlemesi gerekirmiş.

Ancak insanlar dev anasının yakarmalarına aldırmayınca o da kızıp köyün renklerini bir kutuya hapsederek gitmiş. İnsanlar belki bu durumdan şikâyetçi olmayabilir ama biz koyunlar bu durumdan hiç de memnun değiliz. Ne pamuk gibi yünlerimizin ne de kaymaklı sütlerimizin gri olmasını istiyoruz. Eğer Gri Dağ’da yaşayan dev anasını ikna edip her şeyin eski renklerine dönmesini sağlayacaksan dediğini yapar, yarın o Gri Dere’den bir damla su içmeyip dediğini yaparız.”

“Tamam” demiş Keloğlan. “Sözüm söz.”

Ertesi gün koyunlar Keloğlan’a verdikleri sözü tutup köylülerin şaşkın bakışları arasında dereden hiç su içmemişler.

Böylece Keloğlan iş sahibi olmuş.

Köylülerin ona verdiği gri çoban kıyafetini giyip çalışmaya başlamış.

İlk fırsatta koyunlar Keloğlan’ı dev anasının yaşadığı Gri Dağ’ın eteklerine kadar götürmüşler.

Keloğlan, bin bir güçlükle dağın tepesinde yaşayan dev anasının şatosuna çıkmış.

İçeri girince bir de ne görsün. Dışarısı günlük güneşlik olduğu halde şatonun içi gökgürültülü ve sağanak yağışlı imiş.

Keloğlan biraz daha yürüyünce gök gürültüsü ve yağmur sandığı şeyin dev anasının ağlaması olduğunu anlamış. Meğer dev anası bebeğinin beşiğinin başında ağlarmış.

“Benim zavallı bebeğim. Garip bebeğim. İnsanlar masalları unuttu diye büyümeyen bebeğim.” der yakınırmış dev anası.

Birden Keloğlan’ı karşısında görmüş.

“Sen buranın yerlisi değilsin” demiş Keloğlan’a.

“Yoksa buralara kadar gelmezdin.”

Keloğlan da koyunların söylediklerini bir bir anlatmış ve demiş ki: “Senin çaren benim ihtiyar anamdadır. Onu buraya getirebilirsek, anacığım öyle bir masal anlatır ki daha biter bitmez çocuğun büyür, yaşının olması gerektiği büyüklüğe ulaşır.”

Dev anası bir sevinmiş, bir sevinmiş sormayın.

“Dur.” demiş. “Seni Anka’nın yuvasına götüreyim. O beni kırmaz. Bir hâl çaresi bulur elbet.”

Keloğlan dev anasının omzuna oturmuş ve yola koyulmuşlar.

Anka kuşunun yuvasına ulaşmak için yedi dağ, yedi deniz, yedi çöl geçmişler.

Yücelerden yüce bir dağın tepesinde Anka kuşunun yuvasına ulaşmışlar.

Dev anası Anka’nın eski bir arkadaşı imiş.

Ona meramını anlatınca Anka da telaşa kapılmış.

“Dev anam, garip anam. Beni en iyi sen anlarsın anam. Biz Anka kuşları hayatımız boyunca sadece bir yumurta yaparız. Ondan yavru çıkmazsa hayat boyu yavrudan mahrum kalırız. Görüyorsun şimdi yumurtamın üstündeyim. Onun üşümemesi lazım. Yoksa rican başım üstüne.” demiş.

Bunun üzerine Dev Anası da “Seni elbette anlarım. Anlamaz mıyım? Fakat sen de beni anla. Hem senin derdin çaresiz de değildir. Bu Keloğlan kırk koyun yünü getirirse öyle bir muhafaza yaparım ki yumurtana, gözün arkada kalmaz. Yeter ki sen bu oğlancağızın anasını bana getir. Oğulcuğumun büyümesine dünya gözü ile şahit olayım. Seni elbette anlarım Ankacığım ve bilirim ki beni de ancak ve ancak sen anlarsın.”

Anka “Tamam. Madem yumurtama bir zarar gelmeyecek. Ben de senin derdine derman olmak için elimden geleni yaparım elbet.”

Dev Anası, Anka kuşu ile böylece anlaştıktan sonra Keloğlan’ı omzuna alıp yedi dağı, yedi denizi, yedi çölü, yedi gece, yedi gündüz yürüyüp geçmiş ve onu koyun sürüsünün yanına götürmüş.

Keloğlan koyunlara başına gelenleri bir bir anlatınca onlar da yünlerini Keloğlan’a vermişler.

Keloğlan ve Dev Anası Anka’nın yuvasına geri dönmüş. Dev Anası dev şişleriyle yünlerden yumurta için dev bir kese örmüş.

Yumurta soğuktan korununca Anka Keloğlan’ı sırtına alıp en uzak ülkeyi bile kapı komşusu zannettirebilecek kadar uzak bir ülkedeki anacığının yanına kanatlarını yedi kere çırpıp götürmüş.

Keloğlan, anacığına olup bitenleri anlatınca anacığı da Dev Anasının durumuna üzülüp gelmeyi kabul etmiş.

İkisi birden Anka’nın sırtına binip Dev Anasının evine gitmişler.

Keloğlan’ın anası masalını anlatır anlatmaz Dev Anası’nın bebeği büyüyüvermiş.

Dev Anası da söz verdiği gibi renkleri hapsettiği kutuyu açarak Tıkırköy’ün yine renkli olmasını sağlamış.

Keloğlan ve anacığı Tıkırköy’e gidince herkesin heyecanla onları karşıladığını görmüşler.

Evvelden gri sakallı olan köyün ileri geleni ak sakalını okşayarak “Keloğlum keleş oğlum. Bize hayatın renklerini göstererek nelerden mahrum olduğumuzu gösterdin oğlum. Bize kıymet vermeyip unuttuğumuz masalların değerini bildirdin. Artık seni bırakmayız. Sen de anacığın da köyümüzün bir parçasısın. İkinizin de başımızın üstünde yeriniz var. Yeter ki bizi masallarınızdan ve renklerinizden mahrum bırakmayın.” demiş.

Keloğlan ve anacığı da ömürlerinin sonuna dek Tıkırköy’de mutlu olmuşlar.

Onlar ermiş tahtına, biz çıkalım bahtına.

Gökten üç elma düşmüş.

Üçü de masalları seven çocukların kucağına…”

Yedinci kapıya ulaştığımda ise hemen eşikte bekleyen kesik baş beni görünce gülümsedi ve “Ben de seni beklemek üzere görevlendirilmiştim.” dedi bana ve sözlerini sürdürdü: “Eğer beni heybene koyarsan sana şehirde rehberlik edebilirim.”

Dediğini harfiyen yerine getirdim. Kendimi bile taşıdıktan sonra konuşan bir kelle bana ne denli yük olabilirdi ki?

Yedinci kapıyı diğerlerinden farklı olarak içeriden ördüm ve şehirdeki ilk adımlarımı attım.

İçinde nice tüccarın, bezzazın, tellalın fink attığı kapalı çarşılarda yürüdüm. O insanların aslında ne alıp ne sattıklarını bilmediklerini görünce şaşırmadım.

Etraf yürüyen, konuşan, yiyen, içen ve bütün doğallığı ile yaşayan cesetlerle dolu idi.

Etiketler
Devamı

Suavi Kemal Yazgıç

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı