ÇeviriÖykü

Tayyib Salih – Eileen’e Bir Mektup

Tayyib Salih – Eileen’e Bir Mektup
Çeviri: Turgut Koç

Canım Eileen,

Sonunda bavullarımı açmayı bitirdim. Sen benim her şeyimsin; sensiz ne yapacağımı bilemiyorum. Bana lazım olacak her şeyi çantalara koymuşsun. Dokuz Van Heusen gömlek, üç tanesine hiç ütü gerekmez. “Yıka, kurut ve giy”. Bu tür işleri yapmayacağımı çok iyi bilirsin. Geçen yıl Bond Street’den bana satın aldığın kravatın yanında beş kravat daha buldum. “Beş kravat sana yeter. Sık sık dışarı çıkmayacaksın, kimse de seni davet etmeyecek, davet edilsen de zaten katılmazsın.” Yine de kalbimi sana bağlayan bir milyon küçük şeyden biri olan bu kırmızı renkli kravatı unutmadan çantama koyduğun için seni ne kadar sevsem azdır. Geçen yıl bu vakitleri hatırlıyorum da, seni tanıyışımdan sekiz ay sonra, saat altı, yeraltı trenindeyiz, insanlar tıkış tıkış, sen bana yaslanmışsın, ayakta dikiliyoruz. Ansızın “Seni seviyorum. Seninle evlenmek istiyorum.” dedim. Yanakların kızardı ve insanlar bize bakmaya başladı. Tanışalı sekiz ay olmuştu, o ana kadar seni sevdiğimi hiç söylememiştim. Döne dolana kaçıyordum. Sonra birden kalabalığın ortasında, akşam saat altıda, insanlar gün boyunca zor işlerde çalıştıktan sonra yorgun argın evlerine dönerlerken, işte ancak o zaman, yasak kelimeler bilinçsizce ağzımdan döküldü ve beni ateş bastı sanki. Hangi şeytanın dilimi hareket ettirdiğini, hangi duygunun ateşlendirdiğini bilemiyorum, ama o zaman büyük bir mutluluk hissettim, akşam gazetelerinin arkasına gizlenen bitkin yüzler arasında, boğucu ortamda. Dışarı çıkar çıkmaz ellerimi sımsıkı tuttun, ben gözlerindeki buğulanmayı gördüm ve sen bana şöyle dedin: “Sen delisin. Yeryüzünde şimdiye kadar tanıdığın en çılgın, en deli adamsın. Ama seni seviyorum, istersen evleniriz de, bu iş sana kalmış.”

Ders verirken, konuşurken senden kaçarak geçirdiğim sekiz ay. Bizi birbirimizden ayıran farkları anlattım sana. Din, ülke, cinsiyet… Sen İskoçya’nın Aberdeen kentinden, ben Hartum’dan. Sen Hıristiyan, ben ise Müslüman. Sen minik, neşeli ve iyimserken, bende ise yaraları henüz iyileşmemiş bir kalp var. Beni sana âşık eden şey ne? Uyumlu bir bedenin, sarışın saçların ve mavi gözlerin var. Yüzmeyi ve tenis oynamayı seversin. Ben ömrüm boyunca, sakin davranışlı, iri gözlü, doğu özellikleri taşıyan birini, siyah saçlı, esmer bir kızı arzuladım. Acaba seni bana bağlayan şey, yitik bir yabancı oluşum, içimde atalarımın tüm ezikliğini taşıyor olmam mı? Melankolik, tedirgin, gururlu oluşum mu? “Her şeyin bir açıklamasını bulmak için kafanı yorma, sen geri kalmış bir ülkeden bunak bir at gibisin, benim sana sevgi ile bağlanmamı ilahi kader istedi, Shakspeare’in şu dizelerini hatırla: “Aşk gözlerle görmez, akıl ile görür ve bu yüzden kanatlı Kupid kördür, senin gibi”, diyerek gülmüştün. Altın rengi saçların yüzüne düşmüş ve sonra ellerinle geriye itmiştin, kendine has gümüş tınısı gülüşünle bir kahkaha patlatmıştın, sonra bir Çin restoranına giderek kutlama yapmıştık, kutlamanın benim doğum günüm için olduğunu unutmuştum, günleri kutlama gibi bir alışkanlığım ne geçmişte ne de bugün hiç olmadı. Sen hatırladın ve bana bu kırmızı kravatı hatıra olarak aldın. Bunun için ne kadar çok sevindim! Onu değerli eşyalarımın arasına yerleştirdim.

Canım Eileen,

Bu sensiz ilk gece… Bir yıldan beri. Tam bir yıl, üç yüz altmış beş gece, yatağımı paylaşır kollarımda uyursun, nefeslerimiz ve tenlerimizin kokusu birbirine karışır, düşlerimi paylaşır, aklımdan geçeni okur, kahvaltımı hazırlarsın. Sen kitapları okur, içeriğinden bilgilendirirsin, ben bununla yetinir hiç okumam… Benimle evlendin; kavşakta sıkışmış bir doğuluyla, kavurucu sıcak yayan bir güneşle, karmaşık düşüncelere sahip, kabilemin çölünde bulunan ve beklentisi serap olan biriyle evlendin. Kaderin yoluma attığı Aberdeen’li kız, sensiz ilk gecem. Ben seni kızım gibi kabul ettim, sen de beni ağabeyin. Ey Kız kardeşim, ey Ağabeyim. Benim giymemi tercih ettiğin gri takım.

“Memleketindeki genç kızların ilgisini çekmeyen, hatta hiç kimsenin üzerinde giydiklerine dikkat etmeyeceği, ailesi ile birlikte bir ay geçirecek evli bir adama üç takım elbise yeter de artar bile. Üstüne başına dikkat etmen, çok yakışıklı olman gerekmez, biraz kendine bakman yeter, selametle git, sağlıcakla dön. Genç kızlar sana cilvelenirse yüz vermezsin.” demiştin.

Şundan emin olabilirsin, memleketimdeki hiç bir kız bana cilvelenmeyecek. Onlara göre ben, kıyıda kökünden sökülmüş, akıntıya kapılıp giden bir hurma ağacı gibiyim. Onlara göre ben, ticarette beş para etmez biriyim, oysa senin gözünde değerli olmak ne iyi.

Sensiz ilk gece. Geride uçsuz bucaksız çöl gibi otuz gece var. Evimizin karşısındaki kayanın üstüne oturmuş, sana hitaben konuşuyorum. Hiç şüphem yok, beni dinlediğinden. Kâinattaki elektrik ve rüzgâr dalgalarının titreşimleri sözlerimi sana taşıyacak, eminim. Kalbimdeki heyecan dalgaları, senin kalbindeki istasyonda buluşacak. Başımı yastığa koyduğum yere, uyurken kollarını uzat, orada ben, senin yanı başındayım. Uyandığında günaydın de, ben duyar, sana karşılık veririm. Evet duyacağım. Şimdi tatlı sesini duyuyorum, şöyle diyorsun. “Tatilini iyi geçir, mutluluğunu abartma, benim burada dört gözle seni beklediğimi ve acı çektiğimi unutma, bu seyahatte ailenle birlikte olacaksın, burada beni ailesiz bıraktığını unutma.”

Mektubu bitirip dörde katladı ve zarfın içine koydu, sonra üzerine adresi yazdı. Yukarı kaldırdı, parmaklarının arasına aldı, sessizce içinde bir sır saklıymış gibi aralıksız baktı. Küçük kardeşine, mektubu postaneye götürmesi için seslendi. Az zaman mı geçti, çok zaman mı farkına varmadan, bir süre öylece kala kaldı. Çevresinde olup bitenin farkına varmadan oturuyordu. Ansızın, evin kuzey tarafından, onu kendine getiren bir kahkaha duydu. Annesinin kahkahası. Kulağına gelen lakırdı, uzak ülkeden gelen misafirin annesine, gözün aydın demeye gelen kadınların gürültüsüydü. Hepsi de yakınlarıydı: halası, teyzesi, halasının kızı, teyzesinin kızı. Hemen sonra, babası ve hepsi de yakınları olan beraberindeki bir sürü kalabalık gelerek, selam verip oturdular. Kutlama yapılıyormuş gibi kahve, çay, portakal suyu ve limon suyu ikram edildi, her birinin ayrı ayrı sorduğu sorulara teker teker cevap verdi. Sonra her zaman yaptıkları gibi kendi aralarında konuşmaya devam ettiler. Kendi hâline bıraktıkları için içinden şükretti. Birdenbire içine bir korku düştü, bu insanların hepsi yakınları. Büyük bir aşiret ve kendisi de onlardan biri. Ne var ki onlar kendisine yabancılaşmışlardı, onların arasında kendini yabancı hissetti. Yıllar önce ailesinin boşluğu doldurulamaz bir üyesiydi. Döndüğünde babası onu olağan şekilde her zamanki gibi karşılamıştı, annesi eskiden olduğu gibi kahkaha atıyordu. Ve ailenin diğer bireylerinin davranışlarında herhangi bir farklılık yoktu. Şimdi ise babası ona sımsıkı sarılmış, Annesinin gözleri dolmuş, diğer aile fertleri de duygulanmıştı. Bu abartılı davranışlar onu rahatsız etti. Artık davranışları doğal değil, abartılıydı.

“Unutuşla kapanır derin yara.”

Eileen’in uğurlarken tatlı sesiyle “Bütün samimiyetimle, aileni bıraktığın gibi bulmanı ümit ederim, umarım değişmemişlerdir, önemli olan senin onlara karşı yabancılaşmamış olmandır.” dediğini işitmişti.

Ah ayrılık, neler çektik senin elinden!

Tayyib Salih : 1929’da Sudan’ın kuzeyinde bir köyde doğdu. Hartum Üniversitesi Bilim­ler Fakültesini bitirdi. İngiltere’de BBC Arapça servisinde çalıştı. 1984-89’da Katar ’da UNESCO temsilciliği yaptı. 18 Şubat 2009’da Londra’da öldü.

İlk romanı: Zeyn’in Düğünü (1962) sinemaya da uyarlandı. İkinci romanı Kuzeye Göç Mevsimi (1971) otuzu aşkın dile çevrildi ve yirminci yüzyılın 100 romanı arasına girmeyi başardı. Londra’da yayımlanan haf talık el-Mecelle’de on yıl köşe yazarlığı yapan yazar, çağdaş Arap roman ve öyküsünün öncülerindendir.

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı