Blog

Tüm Yazılar

Adige Batur – Karanlık

Adige Batur – Karanlık

Demirci, yek-pare tunçtan devasa bir anıt gibi dikilen surlara dokunduğunda ora­daydım. Ateşte her madeni büküp, eritip eşyaya türlü türlü şekiller vermede mahir ellere sahip bu adam, gözleri dehşetle açılmış şekilde yeryüzünün en değerli mücev­herine dokunur gibi hassas ve ölçülü hareket ediyordu.

Hiçbir çıkıntısı olmayan bu tunçtan duvara tırmanmak mümkün gözükmediğinden başka çareler düşündük ama olmadı. Bu devasa duvarların bir girişi olur ümidiyle at sürdük. Ne bir giriş, ne bir geçit, ne de bir kapı vardı. O vakit tüm eşyayı, yükte hacimli ne varsa üst üste yığdık, yetmedi eyerleri de bu yığının üstüne yerleştirdik. Bir yanı duvara yaslana bir tepecik oluştuğunda pazusu kuvvetli bir cengâver üzerine çıkıp en uzun halatın ucuna bağlanan en geniş kancayı göğe doğru tüm gücüyle fır­lattı. Üçüncü de oldu. Kanca duvarın zirvesinde bir yere -görünmeyen bir yere- takılı kaldığında cengâver ipe göre fazla ağır olduğunu bahane eden bir korkuyla tepecikten aşağı indi. Aynı anda Demirci bir çırpıda tırmanıp halatı yakaladı, önce ipi bir defa be­line doladı, fazlasını aşağı salıverdi sonra ayaklarını duvara dayayıp kolları ile kendini yukarı çekmeye başladı. Çelimsiz sayılabilecek yaşlı bedenine rağmen güçlü kolları vardı. Demircilerin güçlü kolları olurdu, sert omuzları, sıcağa dayanaklı elleri.

Bu uzun ve sonunun nereye varacağını bilmediğimiz yolcukta, üç koca haftaya rağ­men hava hala aydınlanmamıştı. Gökyüzü bulutsuz ve açık olduğunda da değişen bir şey yoktu. Güneş çekip gitmişti. Uzun bir kış gecesi, uzak bir şehre yolculuğa çıkmış gibiydik. Yol şartları hırçınlaştıkça atlar yoruluyor, soğuk soğuk terliyor ve bu terler buz soğuğunda kırağılar gibi donuyordu.

Yüz kişilik bu süvari topluluğunun ak sakaları tecrübe ile anılan demircisiydi o. “Zaman durdu.” demişti ilk günün sonunda, “Zaman durdu ve bu gece artık büyük bir gölgedir.” Gerçekten de zaman sanki gece ile tan vakti arasında bir yerde donup kalmıştı.

Üç haftalık uzun gecede sarp dağların ince patikalarından ve beyaz bir örtüyle son­suzluğa doğru uzanır gibi duran ovalardan geçtik. Büyük ayıların inlerini gördük, buzla kaplı mağaralar, donuş göller… Yolculuğun on üçüncü gecesinde –gece miydi gündüz müydü belli değildi aslında- aç kalmış ve uzun süre bizi takip eden bir kurt sürüsünün saldırısına uğradık. Kar üstünde ayı derisi postların içinde uyuyorduk. Ayı derisi ağırdı, yumuşaktı ve sıcak tutardı. Onlarca kurt, dağınık bir düzen almış, ısın­mak için birbirlerine bitişik ve içi içe yatanları es geçip belki de daha kolay av olaca­ğını düşündükleri atlara saldırdı. Yüz yirmi atın birçoğunun ayağında bukağılar vardı. Çetin bir geceydi, kurtları dağıtıncaya kadar on sekiz at öldü, bir o kadarı da kayboldu. Meşalelerle etrafı dolanan öncüler, on iki kurt leşi saydılar, hepsi de boz yeleliydi. Boz yeleli kurt öldürmek iyi değildi. Debbağlar kurtların derisini yüzüp kürklerini tuzladı­lar, hava daha da soğuyacağa benziyordu.

Sonraki gecelerde soğuk şiddetini artırdı, giderek ağaç ve bitki toplulukları azalı­yordu. On dokuzuncu gece, bizi bulunduğumuz yere adeta mıhlayan tipi dindikten sonra tam yola çıkmak üzereyken gökyüzünde o muhteşem ışık dansına şahit olduk; yakut yeşili, zümrüt kırmızısı, altın sarısı, elmas beyazı… Bu ne büyük bir servetti ki ışıltısı gökyüzünü aydınlatıyor, diye söylenenleri duyuyorduk. Ama Demirci öyle dü­şünmemişti, semaya yıldız tozu serpilmiş olmalıydı ve rüzgâr bu tozu savura savura milyonlarca parıltıya dönüştürüyordu. Altın ve gümüş tozunun güneşte nasıl parılda­dığını bilirdi. Ama bu parıltıların kırmızı, yeşil, mor renkleri de vardı ve alevin yalımı gibi göğün ortasında raks ediyorlardı. Demirci işte o zaman anlamıştı…

***

Birliğin en aklıselim, yılların tecrübesini omuzlarında taşıyan bilge adamıydı, De­mirci. Surların üzerine çıkıp içeri doğru baktığında donup kalmıştı. Bir çığlık ve sonra bir kahkaha ve sonra yine çığlık… Sonra aşağıda kendini hayretle izleyenlere doğ­ru bakıp surların içini göstererek kahkahalar atmıştı. O yaşlı adam, o hiç gülmeyen ceberut suratlı ihtiyar, bir çocuk gibi kendini paralayıp tepinmişti. Onun çıldırdığını düşünürken bile hiç kimse birazdan kendini surun öbür tarafına atacağını tahmin edemedi. Demirci sevgilisine koşan bir edayla kendini diğer tarafa bırakmıştı.

Saka, Demirci’nin surlardan düşüşünü gördükten hemen sonra surlara çıkmak için can atmıştı. Herkes bir kaç adım gerilerken o ileri fırladı, onunla birlikte Vakitçi de fırlamıştı. Ama Vakitçi’nin omzuna dokunan eller, içlerindeki en önemli adamı feda edemeyeceklerini sessizce haber veriyordu. Saka eyerlerin üst üste konulduğu kısma kadar durmadan bir çırpıda yığıntı tepesini tırmandı. Ve sonra, oldubittiye getirdiği bu duruma bir onay alma isteği ile aşağıda kendini merak ve heyecanla izleyenlere baktı… Ne “in” ne “çık”… Kimseden ses çıkmıyordu, ne olumlu ne olumsuz bir ha­reket… Bu kendinin vereceği bir karardı ve sorumluluk ona aitti. Bu, gözden çıkarıl­mıştık mıydı, saygı mı, kabul mü, ret mi, acıma, hayranlık?

Bu durum tam olarak hiç biri değildi, zamanın durduğu bir yerde, dünyanın döne­mediği bir ana denk gelmiştik. Her şey kendi dengesinden çıkmış ve anlamını yitir­meye başlamıştı. Surlara yaklaştıkça bu etki daha belirgin bir şeklide hissedilmeye başlandı. Hele Demirci’nin hali…

Saka, dönüp eyerleri de hızla tırmanmadan az önce bunlar olmuştu. Halatı biraz üstten yakalayıp kendini yukarı çekti ve altta salınan kısmını da ayaklarının arasına sıkıştırıp bir tırtıl gibi kıvrılarak yukarıya tırmandı. Arada bir durup nefeslendi. Aşağı bakmaktan korkuyor gibi tedirgin bakışlarla gözlerini boşluğa doğru kaçırıyordu.

Surların üzerine gelince yönünü tamamen diğer tarafa döndü, sadece kendisini gö­receği tarafa. Hıçkırık gibi başlayan gülmeleri delice kahkahalara dönüştü. Ardından dönüp geridekilere iki eliyle içeriyi işaret etti. Dili tutulmuş gibi ağzı açık ama hiç konuşmadan durdu bir süre, uzak ufuklara baktı, karanlık gökyüzüne, aşağıda korku ve şaşkınlıkla kendisine seslenenlere… Hiçbir şey duymuyordu ama göreceğini gördü, yüzü asıldı ve aniden yönünü surun diğer tarafına dönüp kahkahalarla kendini boş­luğa bıraktı.

***

Semanın siyah bir örtüye büründüğü o üç hafta sonunda herkes karanlık ülkede olduğundan kuşku duymuyorken bir tek Saka buna inanmamıştı. Su temin etmek­le görevliydi. Yol üzerinde içilebilir su kaynaklarını tespit etmek onun göreviydi ve bazen Saka’nın öngörüleri yol güzergâhını değiştirecek kadar önemsenirdi. Zira tüm yolculuklar aslında bir su kaynağından diğerine doğru olurdu. Fakat bu defa ortada bolca su varken yani buzdan dağların kardan ovaların ülkesine gelmişken Saka’ya fazla ihtiyaç duyulmaması ona düşünebileceği geniş bir zaman kazandırdı: Bu karan­lık nedendi?

Karanlık uzadıkça uzadı. Birçoğu için gün geçtikçe alışılan bir renk olan gökyüzünün koyu grisi onun için zamanla bir kâbusa dönüştü. Her gün bir kaç defa ısrarla gidip Vakitçi ’ye bulunduğu anın gündüz mü gece mi olduğunu soruyordu. Her uyanışında ışıksız gökyüzü ile karşılaşmak onu boğuyordu.

Saka, izbe ve karanlık bir mahzende köle olarak doğmuştu, çocukluğunun büyük kısmı da bu mahzende geçti. Güneşi ilk gördüğünde, ışığa ilk kavuştuğunda efen­disi bir ayaklanmada öldürülmüş ve mahzenin kapıları açılmıştı. O şeytan çukurunu evi olarak gören ailesini bile arkada bırakarak güneşe doğru koştuğunu söylerdi. Bir daha dönmedi. İki şeye dönmemeye yemin etmişti o gün: Köleliğe ve karanlığa. Uzak diyarda bir hekime uyku için ilaçlar hazırlattı, otları kendi eliyle bulup getirdi, her aşamayı izledi, kendi ilacını yapmayı öğrendi. Gün batımından az önce uykuya daldı, gün doğumunda uyandı. Saka, yıllar var ki geceyi görmemişti.

Yirminci gün öncülerin gittikleri bir günlük mesafeden döndüklerinde anlattıkları hepimizi hayrete düşürürken Saka’nın aklı bu uğursuz geceye takılıp kalmıştı. Yalnız biri değil yirmi öncünün tamamı görmüştü. Dağlar yürüyordu. Usul usul bir suyun üzerinde kayar gibi. Karla kaplı yüce kütleler ağır ama sabit bir hareketle yer değiş­tiriyordu…

***

Zamanın ne kadar geçtiğini, kaç gündür yolda olduklarını hesaplayan kişi Vakitçi idi. Gündüz süresini hesaplamak ve sair işlerde kullandığı farklı büyüklükte üç kum saati vardı, en büyüğü bir günlük süreyi ölçmek için kullanıyordu. Kum saatinin haz­nelerinin birinin boşalıp diğerinin dolması çeyrek gün anlamına gelirdi, dört kez do­lup boşalan hazneler bir günün tamamlandığını gösterirdi. Diğer küçük kum saatleri ile de ara vakitler ve süreleri ölçerdi. Bu basit araç gereçler umulmadık bir şekilde önem kazandığı için Vakitçi, en önemli adam haline gelmişti. Ayrıca usturlap ve pu­sula sadece onda vardı ve daha önemlisi sadece o kullanabiliyordu.

Vakitçi eski bir denizciydi, anlattığına göre Kuzey ülkelerini birinde yelkensiz ve çok oturaklı (kürekli) büyük kayıklarla denize açılır ve bereketli avlarla dönermiş. Günlerden bir gün büyük fırtınayla iç denizden Derya-yı Kebir’e sürüklendiklerinde tam on yedi gün hava açmamış. Nereye gittiklerini bilmeden, geceleri zifiri karanlık gündüzleri gri sis ve kara bulutlar altında yol almışlar. On yedi gün sonra güneşin ilk ışıklarını gördüklerinde Kuzey sahillerinin balıkçıl kuşları onları karşılamış.

Vakitçi o günden sonra denize açılmamış, karanlıkta ortaya çıkan yön duygusunun peşine düşerek kendini araştırmalara vermiş. Zamanı hesaplama ve yön tayin etme konusunda kitap dolduracak ilerlemeler kat etse de bunları kimseyle paylaşmamış­tı.

Yolculuktan bu yana geçen tüm süreyi hesaplamıştı, ona göre bu uzun gece ne ka­dar sürecekse sonrasında başlayacak gündüz de o kadar sürecekti. Buna emindi. Zira gece ile gündüz bir bütündü ve biri olmadan diğeri asla olmazdı. Peki, karanlık daha ne kadar sürecekti?

Yirmi sekizinci gün sislerin ardında yükselen devasa bir yapıyı gizlendiği o derin vadinin sonunda tek bir set tek bir duvar zannederek durmuştuk. Bu surlar ansızın karşımıza çıkmıştı ve sis bize tüm yönleri aynı kılacak kadar oyun oynasa da Vakitçi hiç şaşmadan tek bir rotada ilerlememizi sağlamıştı.

Bir öncü birlik surların çevresini dolanacak ve bir giriş arayacaktı. Vakitçi, tek yön bulabilen kişi olarak gruba dâhil oldu. Yola bir akşamüzeri çıkıp iki gün sonra bir şafak vakti aksi yönden çıkageldiler. Kimse bir şey anlamadı, öncü grup bile bizi gördüğün­de tam bir şaşkınlık içinde idi. Duvarı hiç sapmadan izlediklerine ve hiç düz açıyı kay­betmediklerine yemin ettiler. Dümdüz giderek aynı noktaya nasıl gelmişlerdi? Vakitçi delirmiş gibi bunu düşünüyor, hesap yapıyor olmayınca aletleri etrafa fırlatıyordu.

Demirci ve Saka’dan sonra o da sanki sarhoş gibi surlara tırmanmaya başladı. Bunu anlayamazsam çıldırırım, demişti bana. Gözleri kan çanağı gibiydi, iki gün hiç uyu­mamış, bir izah aramıştı. Bulamadı.

Surların tepesine ulaştığında sis dağılmış uçsuz bucaksız duvarı net bir şekilde gör­meye başlamıştık. Vakitçi, devasa tunç blokların üzerinde doğrulduğunda donup kal­dı. Tüm yolculuğun en korkutucu birkaç dakikasıydı bu. Sonra o dehşet verici çığlıkları üçüncü kez duyduk, kendini aşağı bırakmadan önce şöyle bağırdı: Hiçbir şey düşün­düğünüz gibi değil !..

Bu olaydan sonra kimse surlara çıkmaya yeltenmedi. Duvara yığılan tüm eşyaları topladık atlara yerleştirdik ve yola koyulduk.

Yunus Taşdemir – Sisli Bir Sahne

Yunus Taşdemir – Sisli Bir Sahne

Burada böylece dururum
düşünürüm tasasız kuşun kanadını
içimde şarkıya nakarat oluşum
gibi uğurlanırım
göçerim orman ahalisi gelir peşimden.

Gövdemden sabaha salınışını bilseler
durup aldanır tüm baharlar
kırgınlığı azık yapan yolcuyu
ben nasıl unuturum
geçerim seyredendir yüreğim

Böyledir suyu taşlara dökenin mahareti
ırmağın bilgisiyle sınanırım
yosun tutan bir şey var aramızda
aramızda suyla uğurlanan bir dua
yiterim salınışın gelir aklıma

Geriye dönmenin beni yolda koması
tarihin tekrarı olur
dudakların bükülünce şehirleri ıslatırım
yağmur mu yağdı sorusuna
ben nasıl katlanırım

Abdulkadir Üstündağ – Ekmeğe Zam

Ali de memlekete gidecek zamanı buldu. Ekmek almak onun işidir. Onsuz bu evin kapısı Hayber’in kapısı gibi ağır geliyor, bana. İki adamlık yer bana zulüm gibi geliyor. Turna donuna girip uçan dervişlere gıpta ettim, şimdi. İskender’in ordusunda asker olmak da zor olsa gerek, o kadar sefer, bir de çarşı izni yoksa! Yok, kardeşim tüm seferler iptal, tüm askerlere çarşı izni. Benden İskender falan olmaz. Şurada 1,5 iskender olsa ne giderdi ama!

“Şiir ve kadın” ne zaman bu cümleyi duysam aklıma Slavia Platt gelir. Slavia Platt’ta ne kadındı ama yazık etti, kendisine ve çocuklarına. Çocuk demişken, çocukları cenk kitaplarından uzak tutun. Bir cenk kitabından sonra oldu, ne olduysa Ali ile bana. Ali’ye hep derdim:” 28 Şubat’ta o tokatı yemeyecektik. Tokat’ın türküleri de şiir gibidir. Hey on beşli on beşli… Bu da Tokat türküsü değilmiş. Bunu öğrenince Ali ile ben, bir hafta evden çıkamadık. Kırdılar helvadan putumuzu.

Geçenlerde İsmet Özel’in tanımına uyan iki narotnik gördüğümü sandım. Gençler konuşmaya başladı. Yanılgının yenilgiye dönüştüğü an:” İsmet Özel’in şiirleri iyi ama fikirleri saçma.” Allah kahretsin çocuklarda haklı. Münacaat şiiri ile kıza yürüyememişler, İsmet kim ki! En çok da kim olmadığımızı biliyoruz. Hepimiz Google’nın paltosundan çıktık, sonuçta.

Humeyni için devrimci diyorlar, bizim için kim bilir ne diyecekler. Ben Fidel’i tutarım, Ali Che’yi. Mesele devrimse Fidel yaptı. Che devrimi değil, devrimci görünmenin artistliğine talipti. Allah kahretsin Ali bunda da haklı. Biz artistleri severiz. Artist deyince aklıma geldi: “ Kültürel iktidar solcularda bize yer yok, kem küm xjkasnk…” diyen abilere hastayım. Adam haklı beyler deyip tekbir getiresim geliyor. Hey gidi müptezel sinek sokacak yeri iyi biliyorsun! Peki senin iktidarın ne olacak! Bunları hep Muhammed Ali’den öğrendiler. Sağ ayak üzerinde durup sol kroşe, sonuç: Nakavt! Point: En az beş yıl dokunulmazlık. Allah kahretsin onlarda haklı. Kültürel iktidar bu nerenden anlarsan orandan giren bir şey sonuçta…

Her şeyin bulunduğu ve kredi kartının geçtiği mahalle bakkalı mı olurmuş! Bir de üstüne istemsiz dünyaya gelmiş gibi davranan, yüzün her noktasından şer ve kef akan bakkalın oğlu kasada. Ali bütün bunlara her gün nasıl tahammül ediyor, anlamıyorum. Tahammül eder tabi, hep unutuyorum. Ali solun en iyi dergisinde yazmayla müjdelenen mahallemizin on kişisinden biri. Ali’yi kıskanıyor muyum ne! Yok ya! Kültürel iktidar solcularda , bizi o yüzden kabul etmiyorlar!

– Selamun Aleyküm.
– Aleyküm Selam abi.
– Soner bana, bir ekmek, bir jelibon bir de Camel Green.
– Abi parayı eksik verdin. 75 kuruş daha vereceksin.
– Neden? Yine sigaraya zam mı geldi?
– Hayır abi. Bu sefer hem ekmeğe hem de sigaraya zam geldi.
– Yok herif!
Allah kahretsin sigara ile birlikte ekmeğe zam yapanlar da haklı.
İkâme mallar sonuçta!

M. Fatih Kutlubay – Ne Bir Damla Kan Ne De Bir Başka İz

M. Fatih Kutlubay – Ne Bir Damla Kan Ne De Bir Başka İz

Bir ömür harap oldu, ağlamak bana düşer”
Bergen

Çırak, dükkânın önünü sulayıp süpürdükten sonra iskemleyi altına çekiyor. Sabah sigarası vakti. “Ulan pırıl pırıl oldu şerefsizim.” diye geçiyor içinden. Dükkânı açtıktan sonra içeride ne var ne yok, önce hepsini bir güzel dışarı çıkarır. Sandalyeler, masalar, ayaklı küllükler. Camları ve pencere pervazlarını baştan sona siler. Çayı demlemeden tezgâhı temizler. Bardakları paklar. E ne de olsa Jilet Tevfik’in kahvesi burası, Ferit de onun çırağı. “Her şey bir ev kadar temiz olmalı.” der Tevfik Bey. Buraya gelen adamın çoğu kopuktur ama hepsi de evindeki temizliği bekler. “Çay bardaklarını geceden sirkeye yatırdın mı Ferit?” “Evet Beyefendi.” “Pervazları Arap sabunu ile sildin mi?” “Sildim Efendim.” “Çaydanlığı limontuzu ile kaynattın mı?” “Ayıpsın Usta yapmaz mıyım?” Tevfik Bey, usta lafından hiç haz etmez. Ferit’in kafasına bir tane geçirir. “Ne ustası piç kurusu, senden büyük ayıp mı olur. Şu masaları sil bir daha, her tarafı çay lekesi.” Tevfik Beyin dediklerini bitamam yapmak için sabah ezandan sonra, çok sürmez açar dükkânı Ferit. Bir saatte bal dök yala. Sonrasında ilk çayla Karaköy Poğaçası gömer, arkasından sigara.

Sigarası bitince iskemleden doğrulup Küçüksaat tarafına bakıyor Ferit. Tevfik Bey elinde cevizden bastonu, yakasında ipek mendili, ayağında siyah beyaz rugan potinleri ile esnafı selamlayarak geliyor. Haza beyefendidir Tevfik Bey. Kendisine usta dedirtmez. Efendim biz hangi zanaatı öğretmişiz ki usta olalım, geçiniz. Bey kâfi der. Selamlaşma sonrası neşesi yerinde. “Günaydın evlat.” diye gülerek selamlıyor Ferit’i. “Günaydın Tevfik Bey.” Tevfik Bey, dükkânı bir güzel süzüyor. Masasına geçip oturduysa temizlikten memnun demektir. Ferit, kahvesini hazırlayıp koyuyor önüne. Dumanı üstünde kahveden höpürtederek bir yudum alıyor. “Radyoyu aç bakalım genç adam.” Ferit, bir cızırtı ile uyanan radyoyu açıyor.  Radyodan dükkâna sabah gazelleri dökülüyor. Tevfik Bey mest olmuş, her şey istediği gibi. Gazeller dolarken kahveye Bakliyatçı Kadir görünüyor. “Tevfik Bey hayırlı sabahlar olsun.” diye dalıyor. Elindeki bezle alnından yanağına dökülen terleri siliyor bir yandan. “Hayırlı sabahlar Kadir Beyciğim fakat erken başlamışsınız terlemeye. Daha güneşin tepemize dikilmesine çok var.” diye gülüyor Tevfik Bey. Kadir, Tevfik Beyin şakasına yarı dudak bir gülüyor. “Efendim gece neler olmuş neler duydunuz mu?” Tevfik Bey birden ciddileşiyor. “Nedir Efendim, malumatım yok.” diyor. Kadir, elindeki bezle alnını, yüzünü silmeye devam ediyor. Anlatmadan önce Ferit’ten bir bardak su istiyor. İçince terlemesi durur gibi oluyor. Anlatmaya koyuluyor. “At Arabacı Naim, Kristalpalas’ta ölü bulunmuş.” Tevfik Bey’in yüzü değişiyor. Kaşının birisini kaldırıp kahvesinden bir yudum daha alıyor. “Nasıl olmuş, kim yapmış?” “Dün gece olmuş. Polisler henüz bir şey bulamamış, tahkikatı sürüyormuş. Günahı boynuna kadın atmış diyorlar otele.” “E neymiş nasıl olmuş peki?” diye ısrarlıyor Tevfik Bey. Kadir sabah dedikodusunu koyuyor orta yere. “Odacı Hayri’yi bilirsiniz otelde çalışan. Hani şu Darendeli çocuk canım, bizim hemşehri olur.” Tevfik Bey, hatırladım gibisinden kafa sallıyor. “O anlattı az evvel. Gece yanında hafif meşrep bir kadınla girmiş otele bu. Kadın yürüyen Marilyn Monroe diyor Hayri. Saçlar, tırnaklar, gözler.” Kadını tarif ederken güzel bir şey anlatanlara has bir edayla kafasını sallıyor sağa sola. Sonra toparlıyor. “Neyse iyi bir süite yerleşmiş bunlar. Odacılara da rahatsız etmeyin demiş Naim. Sonrasını kadından duymuş Hayri. Kadın banyoya girmiş çıktığında bizimki, yüzükoyun yatıyormuş yatakta. Ne bir damla kan ne de başka bir iz. İlk tetkiki yapan hekim, kalp krizi gibi duruyor, fakat feth-i meyitten sonra kesin olarak anlaşılır demiş. Kart herif, tekleyen kalbinle zamparalık senin neyine.” diye göbek hoplatarak gülmeye başlıyor Kadir. Ama karşısında Tevfik Bey’i ciddi bulunca toparlıyor. “Efendim ben de haberi alınca size gelip söyleyeyim dedim. Evvelki hukukunuzu biliriz Naim’le. Olayı benden duyun istedim.” “Teşekkürler, ince düşünceniz için.” diyor Tevfik Bey. Sonra susuyor. Kadir, Tevfik Bey’i çok iyi tanır. O sustuysa sohbet bitmiş demektir. “E bana müsaade o halde. Başkaca bir malumat edinirsem arz ederim Efendim.” Tevfik Bey usuldan kafa sallıyor. Kadir, Tevfik Bey’i yerden selamlayıp çıkıyor.

Gün boyu kahvede at arabacının zamparalık uğrunda öldüğü konuşuluyor. Gelen bire bin katıyor. Bin olan bin bir yapıp gidiyor. Kahveye gelenlerin çoğu kabadayı eskisi, bitirim tayfası. Tevfik Bey de eski kabadayılardan. Tabi böyle haza beyefendiden bir kabadayı çıkarmak zor. Ama öyle. Tevfik Bey, bırakmış gerçi o işleri hapisten çıktıktan sonra. Hapis yolu da Rum Mehmet’in kebapçısına tebelleş olan haraççıların tozunu alayım derken görünmüş. Ocaktan aldığı kızgın şişi heriflerden birinin karnına geçirmiş. Etraftakiler arazi tabi. Hemen polise haber etmişler. Karakol, ifade, mahkeme derken yirmi yedi sene almış Tevfik Bey. Yarısını yatınca af çıkmış. Dışarı çıkınca da bırakmış kabadayılık işlerini. Gerçi bırakmasa ne. Akranlarının yarısı ya hapiste ya dışarıda ölmüş, kalan yarısı da bırakmışlar o dalgayı kendilerini işe güce vermişler. Öncesinde de kibar bir adammış Tevfik Bey.  Kız Tevfik derlermiş arkasından. Bir gün bu lakapla seslenen bir herifi iyice dövüp, Taş Köprüden Seyhan’a yuvarlamış. Nehir denize dökülmeden kendini karaya zor atabilmiş adam. Titizliği deseniz keza öyle. Kabadayıyken eline deri bir eldiven giyer, karşısındakine öyle sallarmış sustalıyı. Yanında bir mendil. Devamlı bıçağını aynalarmış. Hapse girdikten sonra da bu titizliği hastalık olmuş. Anlayacağınız Tevfik Bey, ehli kalem görünümlü bir kabadayı eskisi. Sonra bu kahveyi açmış işte. Kahvesi de kabadayı eskilerinin, bitirim artıklarının durağı. Akşama kadar ağzınca dolu. Tevfik Bey, Ferit’e işaret ediyor oturduğu yerden. Ferit, boşları topluyor. Kahveler, çaylar, oraletler derken akşam oluyor. Tevfik Bey, yatsı ezanından sonra çıkıyor. O çıkınca Ferit, kafasını uzatıp Bakliyatçı Kadir’in dükkâna bakıyor. Halâ açık. Soluğu Kadir’in yanında alıyor. “Selamün Aleyküm.” “Aleyküm Selam Ferit hayırdır?” diyor Kadir. “Kadir Abi sabahtan beri fırsat kolluyorum yanına gelmek için. Tevfik Bey, çıkar çıkmaz geldim. Abi nedir bu at arabacı mevzusu? Bizim Tevfik Bey ile hukuku ne bu herifin?” Kadir,  önce yav canım olmuş bitmiş mevzular, deşeleme dese de dayanamıyor. Ağzı laf dolu herifin. Döküyor ne varsa.

“Bizim bu Tevfik Bey’in bir ağabeyi vardı. Kenan. Derviş Kenan derler. Ağzı var dili yok bir genç. Gerek olmadı mı konuşmazdı. Mecbur kalmadı mı mevzuya girmez. Eli ayağı düzgün bir delikanlı. Yakışıklıydı da hani. Façası temiz. Babası ilkokulu bitirince Kenan’ı Tuz Handa bir kumaşçı dükkânına vermiş. Hem esnaflık öğrensin hem de eline iki kuruş para geçsin diye. Kenan, bir hafta gitmiş sonrası yok. Gitmezlik etmeye başlamış. Yapamamış esnaflığı anlayacağın. Başka birkaç iş daha denemiş ama yok. Dikiş tutmamış Kenan’ın kumaşı. Delikanlı bıyığı ter atınca Asfalt Ömer’in kahvesine gelip gitmeye başlamış. Derken kabadayılar tayfasına adını yazdırmış. Ufaktan başlamış bitirimlik ayağı. Kenan kavgada var, faça almada var,  adam indirmede var. Ömer’in adamları ile esnafları dolaşmaya çıkmış bir gün. Tuz Hana gelmiş. Babasının bir zamanlar çalışsın diye yanına verdiği kumaşçının dükkâna takılmış gözü. Kumaşçı içeride yok. İçeri girmiş. Dükkânın arkasındaki odada eski ustası. Dürzü herif çırağı sıkıştırmış, orasını burasını mıncıklarmış sabinin. Tabi Kenan biliyormuş herifin ne bok olduğunu. Çocuğu dışarı çıkarmış. Yalnız kalınca herifin maslahatını kesip eline vermiş. Kumaşçıyı bulduklarında bir oda dolusu kanlı kumaş toplarının içerisinde yatıyormuş. Neyse sorup soruşturulunca bu işi Kenan’ın yaptığı anlaşılmış tabi. Kenan kaçmış sonra. Toros’a çıkmış. Yaylaya.  Ayda bir şehre geceleri gelip ana babasını, kardeşlerini görürmüş. Sonra tekrar yaylanın yoluna. Bir gün kumaşçının oğlu fark etmiş Kenan’ın gece gelişlerini. Bir gece şehre girerken takip etmiş. Kayalıbağ’da sokak arasında kıstırmış. Yanındaki adamlardan birisine yaptırmış işini. Adamlar, altıpatları boşaltmış Kenan’ın üzerine. İşte kumaşçının oğlu, bu At arabacı Naim’in ta kendisi. Sonra Kenan ile Tevfik Bey’in ana babası, bu işin kan davasına dönmesinden korkmuşlar. Yemin almışlar Tevfik Bey’den. Büyük yemin hem de. Naim’in bu olayda parmağı varsa da Allah’a versin hesabını. Biz bir evlat daha veremeyiz bu ovanın toprağına demişler.” Kadir, lafın burasında duruyor. Saate bakıyor. “Ulan Ferit Oğlan, lafa tuttun, saati kaç ettik senin yüzünden.  Avrattan azar yiyeceğiz yine.”

Kadir, dışarıdaki nohut çuvalını yüklenip içeri alırken Ferit, dükkâna doğru yürüyor. Bir at arabası geçiyor yanından. Üstünde Şan Sinemasının kartelâsı. Arabacı çocuk; “Türkan Şoray, Altın Koza Film Şenliği sebebiyle şehrimize gelecektir.” diye haber veriyor çarşıya. At arabası arkasında terli at kokusu bırakarak uzaklaşıyor. Kendinden geçmiş ampuller aydınlatıyor Küçüksaate çıkan yolu. Yolun hemen karşısında, Kristalpalasın önünden geçiyor Ferit. Otel değil burası Reis-i Cumhur Köşkü. Koca bir avize sallanıyor girişinde. Avizenin her bir taşı, içindeki ışığı kaldırıma yayıyor. Ferit kafasını kaldırıp yukarı doğru bakıyor, odalardan yalnız birinin ışıkları açık. Koca otel halâ dünkü kâbusu yaşıyor. Dükkâna varıyor. Masa, sandalye, bardak, demlik ne varsa topluyor. Darabaya asılacakken bir kadın yanaşıyor yanına. Başında bir eşarp, gözünde yüzünün yarısını kaplayan bir gözlük. “Tevfik Bey nerede?” diye sessizce soruyor. Ferit, tanımaya çalışır gözlerle bakıyor. “Yok, burada yok.” diyebiliyor ancak. “Siz kimsiniz” demek sonradan aklına geliyor. Kadın, “İçeri girmem lazım acil bir mesele var da” diyor. Bunu derken davet beklemeden dalıyor kahveye. Ferit de arkasından girip ışıkları açıyor. “Tevfik Bey’e acilen ulaşmam gerek.” diye tekrarlıyor kadın. Evini soruyor.  Ferit kadına güvenemiyor. Niye güvensin? “Ben” diyor “Size Tevfik Bey’in evine kadar eşlik edebilirim.” Kadın kabul ediyor. Başka şansı da yok zaten. Ferit, büyük bir şangırtıyla darabayı indirip dükkânı kapatıyor. Ara sokaklardan geçerek nehre doğru çıkıyorlar. Seyhan, ilk doğduğu kaynağın temizliğinde akıyor. Nehrin yanındaki yoldan Hükümet Konağına doğru yürüyorlar. Kadın yola çıktıklarından beri dönüp dönüp arkasına bakıyor. Tevfik Bey’in evi Kız Lisesinin çaprazında. Nehre bakan üç katlı bir konağın ikinci katı. Ferit, kadına aşağıda beklemesini söylüyor. Yukarı çıkıp kapıyı çalıyor. Bir iki üç. Açan yok. Meraklanıyor iyice. Tevfik Bey’in yemeğini, temizliğini yapan bir yardımcısı var. O geliyor aklına. Evi birkaç sokak arkada. Aynı hızla yürüyüp kadının evine varıyorlar. Yardımcı kadın, Tevfik Bey’in bu akşam kendisinden yemek yapmasını istemediğini, gece de dışarıda kalacağını söylüyor. Bir otelde kalacakmış. Çarşıda. “Kristalpalas mı?” diyor Ferit. “Bilmem ki oğlum.” diyor. Geldikleri yoldan dönüyorlar çarşıya. Sokakların tenhalığı artmış. Kadın Ferit’in sık adımlarına zor yetişiyor. Ferit arada durup beklemek zorunda kalıyor. Cumbalı evlerin arasından en kısa yolu bulup çarşıya varıyorlar. Kristalpalasta hala tek bir odanın lambası yanıyor. Lobideki görevliye Tevfik Bey’i tarif ediyorlar. Adam, zaten otelin boş olduğunu, tek müşterinin de tarif ettikleri kişi olduğunu söylüyor. Oda numarasını öğrenip çıkıyorlar yukarı. Kapı açık. İçeri giriyorlar. Tevfik Bey, yatağın üzerinde yüzükoyun yatıyor. Üzerinde zehir yeşili bir röpdoşambır. Yüzünde keyifli bir gülümseme. Ferit, nabzına bakıyor. Yok. Etrafta ne bir damla kan ne de başka bir iz. Yalnız küçük bir cam şişe Tevfik Beyin elinde. Kadın birden “Ne yapacağım şimdi ben?” diyerek bağırıp ağlamaya başlıyor. Elinde tuttuğu şişeyi gösteriyor Ferit’e. Şişenin aynısı Tevfik Bey’in avuçlarında. Kadın eşarbını, gözlüğünü çıkarıyor ağlarken. Uçuk sarı saçları, kırmızı ruju ve yanağındaki beni ile kadın yürüyen Marilyn Monroe.

Merve Yaylacık – Sırf Seviniyorsun Diye Yağmurları Başa Sarıp Sarıp

Merve Yaylacık – Sırf Seviniyorsun Diye Yağmurları Başa Sarıp Sarıp

-alnındaki gül izine-
“BEKLEMEDİM. YENİLMEKTEN KORKMADIĞIMI SANDIM. YENİLDİM.
Hâlâ yağmur yağacak.”


tekilliği kıranların atlaslarında
seni çizdiler bir kağıda uzlaştı çeperim
üzgün yarım seslerin başarısızlığı yoktu
o bütün acıları yaşatırdı.

neşeliydi ev sahiplerimiz
yavaşlığı sevgide bulmasıyla neşeli
demir kanlarından ayrılmıştı
saydamlık bulunmuştu yüzlerimizde
bekletildi dünyada kaldıkça bir çizgide
bu bütün acılardan sonra yaşanmıştı.

atlasların dışında buluştuk
-aynı dağ durağında-
ne var ki plansızdık ve
kaynağı belirsiz
sulardan daha serin
bütün acılar yavaşladı.

hatırada usulca yenildim
merkeze çekilirken bir zaman biriktim
sırf seviniyorsun diye
yağmurları başa sarıp sarıp

Mustafa Abdullah Kebude – Hold On Arbor Vitae

Mustafa Abdullah Kebude – Hold On Arbor Vitae

“so she left Monto Rio,son
like a bullet leaves a gun”
Kathleen Brennan & Tom Waits


Çekersen ellerini birden tam burada
takılıp düşürülmüşüm
bravo bay modern dünya
taşlaşmış koşuşturmaca,
ve gecelenmiş şehrin telaş meydanları
durup durup, durulmalı.
mermerler ve mermi seslenmeleri
yani ardı ardına
Bizi niye vurmasınlar trafik ışıklarında
Sonra ve aslında daima
Yerdeyim, göğüs hizasında

Çekersen ellerini birden tam burada
çekerler emir ve tetik: nefes, karaborsa
vadilerde dereler yanlış saçaklanır
Dünyadan başka elmalarla dönerim, yaralar açıklanır.

Celâl Fedai – Eli Kulağında

Celâl Fedai – Eli Kulağında

Yarın uyandığımda diler misin bu uyku bana yaramış olsun
Trenin bir türlü çıkamadığı tünelden çıkıp da geldim ben;
Geldim ki kuzuların eğildiği gibi eğilip kalkmışlar secdeden
Dağılmış gibi yoksul bir mescidin avlusuna bir tespih iğdeden.

Dağılan bir cemaatin açılan kanatları dolaşacak şimdi avluyu
Köy yaşlanacak çocuk kılığında cıvıldayacak serçeler birden.
Serçeleri Anadolu’nun neden sayıya gelmez çoktur bilir misin
Bir batında ikisi ölü beş serçe yumurtlar burada her secde eden.

Müziğe gelmeyen bir coşku onlarınki hüzünleri de anlatılamaz
Çalgılar fazlasıyla bir başka çalgıyı gereksiniyor anlatılamaz
Çalaba diz gelmekle bükülmeyen bir zamanı sen de dile, gelsin
Gelsin, varayım sana ateşler içinden geçen o metruk köprüden.

Hasan Harmancı – Acz İfadesi

Emre Tan’a

Olur gider, dedim. Biraz zaman gerekli muhtemelen; biraz tecrübe, biraz hayat; mesela bir kadın gerekli er kişinin yanında ve işin henüz başındayken en azından bir çocuk gerekli, dedim. Biz bu viranede kendi dertlerimiz dışında her şeyi konuşuyoruz; bekârlığı, haytalığı, ucu bucağı görünmeyen tartışmaları fırlatıp bir kenara atmamız lazım, dedim. Ekonomi-politik, jeo-stratejik, sosyokültürel bilmem neler yetti artık, dedim. Önümüze gelen mevzuya atlıyoruz, her konuya dalıyoruz; bilimsel sazanlığı bir tarafa bırakalım, dedim. Cürmümüz zaten çok da, cirmimiz ne kadar ki ülkenin dış politikası ile cebelleşiyoruz; Allah’a şükür müşavir değiliz, bakan değiliz, bize ne, dedim. O onu demiş, bu bunu demiş, güya bunları söyleyenler de yalan söylemiş, boş verin Kalplerin özünü Allah bilir, dedim. Oturup eksik saymaktan başka bir iş yaptığımız yok; dünyadaki bütün yalanların, bütün yanlışların çetelesini çıkarsak kaç yazar, itikaden bu ne anlam ifade eder, dedim. Rabbü Teâlâ’nın üzerimize farz kılmadığı yükü ne diye alalım, aman ha, dedim. İliklerine kadar yanlışla dolu bu çağda, kendimizi yanlıştan müstağni saymak da neyin nesi, dedim. Mütevazı olduğumuz, en azından kibirli olmadığımız konusunda kesin bir kanaatimiz var; bu durumdan çok mu eminiz, çok mu tevazu sahibiyiz, dedim. Muhtevadaki hatalar gene düzeltilir de, usûlde hata yapıyorsak ne halt edeceğiz, dedim. Kaosa, paradoksa, buhrana, bunalıma kendimizi muhatap etmek nerden çıktı, bunlar dünyadaki varlık sebebimizle baştan çelişir, ne münasebet, dedim. Gençlik başa bela, problemlere biraz amca gözüyle, biraz teyze gözüyle bakmak lazım, dedim. İnsanoğluna amca gerekli, teyze gerekli; sonuçta sıla-ı rahim bizim yükümüzdür, dedim. Memleketin adalet sorunu, eğitim problemleri, yerel yönetimleri, sosyal politikaları, dört kişilik ailenin asgari beslenme harcamaları konusunda konuşsak ne olur, konuşmasak ne olur; biz kendi karnımızı doyuramıyoruz, dedim. İnsanın vücuduna vitamin girmesi lazım; marul lazım, nane lazım, içinde zeytinyağı ve nar ekşisinin olduğu bir salata lazım; çayla izmaritle beslenme mi olur, dedim. Sabah işe gitmek, akşam eve gelince kavrulan soğan kokusunun burna dolması lazım, dedim. Kerîm olan Allah, ev sahibi Kerim’den bize ne dedim. Adam ölüsü değil ya, ödenir gider, sonuçta iki aylık kira bu, dedim. Okul uzasa bir dönem uzar, altı ay sonra gene mezun olunur, neyse ne dedim. Bana, sabah yetişilmesi gereken belediye otobüslerinden, geçilmesi gereken vizelerden finallerden, tek ders sınavlarından, hocaların tavırlarından, alelacele kılınan ikindi namazlarından, fakültedeki kızların yapmacık jest ve mimiklerinden, apartmandaki sıhhi tesisat sorunlarından, pazartesi sendromlarından, gelecek kaygısından, vırttan zırttan bahsetmeyin; sadelik imandandır, dedim. Verdiğimiz nefesi almama ihtimalimizin olduğu o anı yaşarız her an, gelecek’in geleceğini nereden çıkardınız, dedim. Ben diye başladığı cümlelerini ben diye bitiren biri vardı başımızda, sen bi dur hele, dedim. Benliğin yok edilmesinin gerekliliği hakkında bir vaaz çekerken içimde oluşuveren o devasa benliğin tehlikesinden, bahsettim. Kocaman bir engele sahip olsan da bu büyük tehlikeden kurtulmuyorsun, dikkatli ol diye tembih ettim. Sonuçta insanız dedim, karnımız acıkır, canımız sıkılır, çişimiz gelir sıkışırız, işler tam rayına oturdu diye düşünürken aslında hiç de öyle olmadığını fark ederiz, biz insanların karnı acıkır kızıl saçlı dedim; şu dünyada kibir kadar saçma, böbürlenmek kadar garabet bir şey mi var, dedim. Hayatındaki bütün engelleri bu engelli bacağınla mı aştın, dedim. Senin bu geniş tebessümün o derin hüznünle yan yana mı gider; neşe kederin hep yanı başında mı yer alır; senin bir türlü söylemediğin sırrın bu mu, beyaz tenli üniversiteli, dedim. Dedim, benim bir hayatım var, nasıl da paldır küldür bir hayat, aklın durur. Ben paldır küldür yuvarlanırım da, sonra kalkıp toparlanamadan gene yere kapaklandığım çok olur, dedim. Ben düşmesini de kalkmasını da iyi bilirim küçük hanım, dedim. Bildiklerim bununla da bitmez mesela iyi çay demlerim; poyraza karşı yürürüm, hangi mevsimin hangi ayında hangi şarkı dinlenir bunları hep bilirim, dedim. Küfür edilecek adamları itinayla seçer, galiz küfürler ederim, dedim. Pek kıymetli ve güzel kız, hayat güzeldir ve sonuçta güzel olan da kıymetlidir, dedim. Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma bunlar hep haftanın günlerindendir, dedim. Cumartesi sabahından kalan az bir keyfi m vardı, onu yolcu ettim. Ta ortaokul zamanlarından kafama takılmış bir mesele vardı, onu defettim. İkindi vaktinin son demlerinde pencereden akseden tan yerinin yoğun kızıllığı; Fransız Dilinde okuyan, sağ ayağı aksak o kızıl saçlı kızı da beraberinde getirdi odama. Dedim, dışarıdan akseden bu kızıllığın macerasını ancak sen anlatabilirsin. Aksamayla aksetmek arasında nasıl bir bağlantı var, söyle dedim. Ben hep böyle durmadan konuşurum da; sabah olur, akşam olur, üzülürüm dedim; benim bu derdimin devası aksamayla, aksetmeyle bulunacaksa… Odamda masam, sandalyem, duvarın dibinde sıralı kitaplarım, evin diğer odalarında yalnızlığım ses çıkarmadan duruyordu işte. Hayattı, gurbetti, bayram arifesiydi. Sigaramın dumanı okunan akşam ezanıyla birlikte artık görülemez bir hâle gelirken, ben bütün bunları dedim de, kime dedim?