ÇeviriÖykü

Ülfet el-idilbî – Selman’ın Pijaması

Ülfet el-idilbî – Selman’ın Pijaması
Çeviri: Yusuf Samancı

Suat dikkat ve hayranlıkla kocasının yazdığı, genç bir edebiyatçı olan yazarı Sami’ye parlak bir başarı kazandıran ve onu büyük edebiyatçıların saflarına yükselten son romanını inceliyordu.

Yazarın, romanın kadın kahramanını anlatırken kullandığı son derece hassas ve harika betimleme Suat’ın özellikle dikkatini çekmişti. Öyle ki, sevgilisinin kendisine aşkını ilk kez ilan edişi esnasında romanın bayan kahramanının üzerindeki gece elbisesinin tasviri bir sayfa boyunca sürüyordu. Yazar bu tasvirde, elbisenin gök mavisi rengini, elbiseyi gösterişli ve muhteşem yapan ön tarafındaki pilelerinin çokluğunu, kadının ince belinin güzelliğini ortaya çıkaran zarifçe bağlanmış geniş kuşağını, güzel omuzlarından hafifçe aşağı doğru sarkan kabarık yenlerini ve elbisenin göğüs kısmındaki kırmızı gülü söylemeyi de ihmal etmemişti. Sami’yle olan hayatı bu gibi elbiselerle dolup taşmıyordu ve Sami, modayı takip edenleri ahmaklıkla suçlardı. Hal böyleyken Sami nasıl olmuştu da bu elbiseyi bu kadar güzel tasvir edebilmişti. Suat, Sami’nin herkesin kabul ettiği akıcı bir üslubunun, hassas bir gözlem yeteneğinin ve kolay anlaşılabilir bir dilinin olduğunu inkâr etmiyordu. Kaç sefer onun psikolojik kuruntulara ve hassas duygulara dair tasvirlerini okumuştu. Ama konu, bir kadın giysisinin bu kadar ayrıntılı bir şekilde anlatımı olunca, bu asla kabul edemeyeceği bir şeydi.

Kendi kendine şöyle dedi:

– “Sami’nin bu tarz bir elbise giyen bir kadına hayran kaldığı kesin. Ve bu elbise, romanında yaptığı tasviri etkileyecek derecede Sami’de kalıcı izler bırakmış.” Bu düşüncenin ardından Suat’ın içini kurt kemirmeye başladı:

– “Acaba bu kız kimdi?”

– “Sami onu nereden tanıyordu?”

– “Yoksa romanında Sami’nin ilham kaynağı bu kız mıydı?”

– “Kim bilir! Belki de Sami romanı sırf onun için yazmıştı!…”

Suat gözlerini, kitabın kapağına çizilmiş olan romanın bayan kahramanın resmine dikip sert sert bakmaya başladı. Kitabın kapağındaki resmi çizen ressam çok başarılıydı. Resimdeki kadının üzerinde, tam da romanda tasvir edilen elbise vardı. Birden Suat’ın aklına, bu modelde bir elbise diktirme fikri geldi. Sami’nin anlattıklarından elbise’nin özellikleri hakkında pek çok ayrıntı bulacaktı zaten. Fakat bu iş Suat’a pahalıya patlayacaktı ve yeteri kadar parası da yoktu. Sonunda elmas taşlı yüzüğünü satmaya karar verdi. Nasılsa Sami, yeni elbisesini giyip tam romanının bayan kahramanı gibi büyüleyici bir şekilde salına salına önünde yürüdüğü zaman Suat’ı affedecekti.

Suat sürprizini nasıl yapacağını düşünürken, eşi, yanında aile için çok değerli olan bir misafirle çıkageldi; Sami’nin, Dimaşk’tan uzak bir köyde memurluk yapan kardeşi Selman… Kardeşinin, bu son romanıyla elde ettiği muhteşem başarısını tebrik etmek için gelmişti.

Selman esprili ve hazır cevap biriydi. Gelir gelmez küçük çantasından bir pijama çıkardı. Rengi gök mavisiydi. Ardından yengesine şöyle dedi:

– “Bu pijamayı, sizi her ziyarete gelişimde yatarken giymek için burada bırakacağım. Artık bundan sonra kardeşim Sami’nin dar pijamasını ödünç alıp giyinerek komik bir duruma düşmeyeceğim.” Sonra Sami’ye dönerek:

– “Sami! Annemiz, elinden hiç bir şey gelemeyecek kadar ihtiyarlamış. Ondan kumaş alıp bana bir pijama dikmesini istemiştim. Seçtiği renge, şu pijamanın kesimine ve dikimine bir bak! Onca kumaşı çarçur etmiş ve sonunda şu kollara bir bak; kısacık! Bu pijamayı her giydiğimde kendimi köylü bir damat gibi hissediyorum.” dedi.

Suat da alaycı bir şekilde:

– “Bu pijamanın yakasında bir tek numara eksik.” dedi. “O zaman tam bir mahkum elbisesi olurdu.” Bunun üzerine Sami:

– “Mahkumu da hapishaneyi de boş ver! Bırak da Selman köylü bir damada benzese bile pijamasını giysin, …” diyerek karşılık verdi.

Her üçü de katıla katıla güldüler. Ardından da, eleştirmenlerin gazetelerde ve dergilerde roman hakkında neler yazdıklarıyla ilgili sohbete başladılar.

Ertesi gün Suat, cüzdanında kuyumcunun normalden daha düşük bir fiyata bozduğu elmas

yüzüğünün parasını taşıyor ve en güzelinden gök mavisi pahalı bir ipek kumaş almak için çarşıları geziyordu. Nihayet aradığını buldu ve hemen meşhur bir terziye gitti. Yanına romanı almayı da unutmamıştı. Terziden romanın kapağındaki gibi bir elbise dikmesini istedi.

Bir hafta sonra Suat, aynanın önünde, yeni elbisesiyle gurur duyarak çalımlı çalımlı kendini seyrediyordu. Saç modelini de tıpkı roman kahramanı gibi taramış, her haliyle ona benzemişti. Sabırsızlıkla kocasının gelmesini beklemeye başladı. Az sonra Sami geldi. Suat kocasını gülümseyerek karşıladı. Sami eşinin elbisesine göz ucuyla bile dönüp bakmadan karşılık verdi. Ardından da hızlıca çalışma odasına geçti. Bir kitap çıkarıp okumaya koyuldu.

Suat, yeni elbisesiyle eşinin dikkatini çekebilmek için önünde salına salına gidip gelerek sürekli konuşmaya ve gevezelik etmeye başladı. Fakat Sami kitaptan başını bile kaldırmadan ona:

– “Lütfen, azıcık da olsa sus ve beni yalnız bırak.” dedi. “Şu kitabı okuyup bitirmek istiyorum. Yarın yayınlanması için hakkında bir eleştiri yazacağım.”

Suat’ın yüzünde öfke ve hiddet izleri belirdi. Kendi kendine:

– “Bayan kahramanını taklit etmem onu üzdü de ondan mı görmemezlikten geldi.” diye sordu.Sonra bir hışımla elbisesini çıkardı ve bir köşeye fırlatıp attı. Ardından da başı ağrıyan birininyaptığı gibi başını iki elinin arasına alıp derin bir sessizlikle oturdu.

Bir saat sonra Sami başını kaldırıp ona:

– “Neyin var Suat? Seni rahatsız eden bir şey mi var?” diye sordu.

Suat hiddetle:

– “Evet!” dedi. “Senin umursamazlığından rahatsızım.”

Sami:

-“Umursamazlığımdan mı?” dedi garipseyerek. “Benden umursamazlık olarak ne gördün ki? Görüyorum da sivri dilli biri olup çıkmışsın.”

Suat alaylı bir şekilde:

– “Senden umursamazlık olarak ne mi gördüm? Az önce ne giyiyordum, gördün mü?” dedi.

– “Az önce …” dedi Sami. Alnını ovuşturarak düşünmeye başladı. Sonra da:

– “Haaa, az önce kardeşim Selman’ın pijamasını giyiyordun. Ve seni böyle aptalca bir davranışa sürükleyen ne anlamıyorum.” dedi. Suat:

– “Kardeşin Selman’ın pijamasını mı?!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. “Böyle mi gördün?!” Daha sonra da kıskanması gereken herhangi bir kadın ya da kocasının zihninde iz bırakmış bir elbise olmadığını net bir şekilde anlayınca da kahkahalara boğuldu.

Suat kesinlikle şunu farketmişti: “Bir edebiyatçı, hayal dünyasında, gerçek hayatında olduğu halden daha harikadır.” Bir de boşa giden çabaları ve kardeşi Selman’ın pijaması zannedecek kadar kaygısız bir edebiyatçı olan eşinin gözünde hiçbir değeri olmayan şık elbisesi için ise son derece üzülmüştü.

*Yazarın Şam Öyküleri adlı kitabından.

Ülfet el-İdilbi:1912’de Dimaş’ ta dünyaya geldi.Öğretmen okulundan mezun oldu.1929 yıkında evlendi ve yaşadığı coğrafya örfü gereği erken yaştaki evliliği sebebiyle tahsiline ara verdi.1932 yılında yakalndığı ve bir yıl süren ağır hastalık sonucu eğitim hayatını noktaladı.Bu döneme kadar farklı dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanan yazar,edebiyatla meşgul olmaya devam etti.”

Öykü ve Roman Cemiyeti” üyeliğinin yanı sıra başta İngilizce,Almanca,Rusça ve Çince olmak üzere farklı dilere tercüme edilen kıymetli edebi eserler telif etti.21 Mart 2007’de vafat etmiştir.Başlıca eserleri:Kısas Şamiyye (Şam Öyküleri) 1954 Öykü,Vedâ’an Yâ Dimaşk (Elvada Şam) 1963 Öykü ve Yadhaku’ş-Şeytân (ve Şeytan Gülüyor).1970 Öykü,Nazra ilâ Edebina’ş-Ş’abiyy (Milli Edebiyatımıza Bir bakış)1974 Araştırma,Dimaşk Ya Besmete’l-Huzn(Şam,Hüzün Gülücüğü)1980 Roman,Hıkâyatu Ceddî (Dedemin Hikayesi) 1991 Roman

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker