DosyaEv Dosyası

Ulvi Kubilay Dündar – Ve Dünyayı Bildiler

Ulvi Kubilay Dündar – Ve Dünyayı Bildiler

Râhman ve Rahîm Kâdir-i Mutlak olan Allah; babamız Hz. Adem’i yeryüzüne halife kıldığı an­dan, atamız Halîlullah, “Ebu’l – Enbiya”, Hz. İb­rahim Peygamber’in ekin bitmez bir vadi içinde Kâbe’yi inşa etmesinden, Hatem’ül- Enbiya Hz. Muhammed Efendimiz’in alemlere rahmet ola­rak gönderilmesinden, gözümüzü açtığımız baba ocağına kadar olan zamanda; evler, köyler, şehir­ler inşa eden ademoğlu bu yolculuğu aslî evimi­zin olduğu ahiret yurduna kadar da sürdürecektir. Bu süreç insanlık tarihinde çok katmanlı bir ima­rın seyrini ortaya koymakta ve herkes kendi kişisel menkıbesini de yazmakta. Beşerin insan olma sü­recinde eşyayı tanımamız ve dünyayı (kendimizi) yeniden inşamız başladı. İlk evimizden baba evine oradan da kendi evimize… Gözlerimizi açtığımız ve yumacağımız eve.

Dünyaya gözlerimi açtığım evi hayal ediyorum ama bu pek mümkün olacağa benzemiyor akan trafiğin uğultusunda… Caddeye bakan 7 katlı bir apartman dairesinin 4. katında oturmamak lazım diye düşünüyorum. (Oğlum büyüyünce ne der bu ev için bilinmez.) Ne zihnimi toparlayabiliyorum ne de bakışlarımı. Keşke diyorum eski evimizde olsaydım; sadece sokaktaki çocukların sesleri. İn­sanlar neden cadde üzerinde ev alır anlamış deği­lim. Evin kıymetinin içindeki huzurla doğru oran­tılı olduğunu neden hesaplamazlar. Çocukluğumu geçirdiğim evin kokusu da yok bu evde.

Mütevazı bir bahçenin içerisinde iki ana bir kuzu kerpiçten, iki oda bir mabeyn olarak inşa edilmiş baba evimiz. Evi yaparken ustalar ker­piç kerpiç üstüne türküsünü söylediler mi bilin­mez ama babam evin bakımını dayımın çocukları ile yaparlarken bir taraftan Ahmet Günday’ın as­ker arkadaşı olduğunu anlatır arkasından da “ iki durnam gelir(de) Bağdat elinden/gül alır gül ve­rir kendi elinden” türküsünü mırıldanırdı. Sokak­ta çamur karılıp duvarlar sıvanmış, dam yeniden aktarılmıştı. Hatta bahçeye bir de banyo konduru­luvermişti.

Alt katı izbe olarak kullanılan, yaz kış sofasın­da oturulan, sofasından hayata açılan bir Anadolu evi. Mahrem alan büyük bir bahçe duvarıyla çev­relenmiş. Odalardan biri misafir odası ve sürekli kapısı kapalı nerdeyse, anneler hiç değişmiyor, di­ğeri de ebeveyn yatak odası. Odanın duvarları ah­şaptan dolaplarla daha işlevsel bir hale getirilmiş. Yatak odasının duvarındaki ahşap yüklük aynı za­manda hamamlık olarak kullanılabiliniyor. Ahşap bazı yerlerde süsleme unsuru olarak kullanılmış. Kış gelince soba sofanın baş köşesine kurulurdu diğer odalar da ısınsın diye. Gece olup evden el ayak çekilince, yatakta; sobadan vuran ateşin gö­rüntüsüne doyum olmazdı. Çocukluğumda o ateş gölgelerinden ne hayaller kurarak uyurdum. Ta­vandaki semada ayağım yer basmaz bir halde bir diyardan başka bir diyara yolculuk başlardı. Yanlış hatırlamıyorsam tavanımızda 19 tane ağaç uzatma­sı vardı. Her gece ışık ve gölge arasında o ağaçları bir bir sayarak uyurdum. 27 yıl olmuş o evimizden ayrılalı. Zihnimde çağrıştırdıklarına bakıyorum da, neler hatırlıyorum: Uzun ramazan oruçlarını açtı­ğımız serin bahçesi, akşamın nasıl olduğunu bile­mediğimiz sokak maçları, yukarı ve aşağı mahal­le, Karakaya, Bağlar, bitmek-tükenmek bilmeyen kayısı, serin-sıcak bir ev, bahçede ablamın bula­şık yıkarken 1969 model Philips radyoda TRT de Türkçe sözlü hafif müzik dinlemesi, üç tekerlek­li bisikletimle bahçe içerisinde turlamalarım, kar­deşimin elinden tutarak kapının önünde oynama­mız ve gezdirmelerim, komşuların televizyon izle­mek için gelmeleri, pür dikkat izlenen diziler soh­bet, muhabbet uğultuları, duvara çıkmaya çalışan karıncalar, toprak evlerin olmazsa olmazı kedile­rim, kış gelince gökyüzünde, karanlıkta suretlerini göremediğim kazların çığlıkları, Semati Hoca’nın beş vakit davudi sesi, sessizlik, huzur, ve korku. (Askerin sürekli olarak babamın sağcı kimliğinden dolayı evimizi rahatsız etmesinden kaynaklanan.) Kısaca hatıralarımız ve yaşanmışlık.

Komşu evlerle aramıza bahçe mesafe koyardı. Apartman boşluğuna bakan kapılarımız olmasa da daha bir sıkı komşuluk vardı.

Babamın kooperatif evinin bitmesiyle birlikte şehir ve apartman hayatımız başlıyordu. Evimizin birinci katta olması, Allah‘tan, toprakla ve bah­çeyle olan irtibatımızı kesmedi. Zira insan pence­reden baktı mı toprak görmeli. Ne kadar da çok ev var üst üste ve betondan. Şükürler olsun ki in­sanlar evlerini memlekete yakınlıklarına göre ko­numlandırmışlar. Hemşeri olma ilişkileri biraz daha kolaylaştırıyor.

Evlenmeniz, memuriyete başlamanız ev ve komşuluk açısından büyük bir tecrübe yaşamanı­zı sağlayabilir. Üstüne üslük bir de memur çocu­ğu iseniz kendi eviniz olana kadar bu devam eder. Evli olmanız aslında evle olan irtibatınızı artırır­ken eve olan hâkimiyetinizi de eşinize vermeniz demektir. Şehre sessizlik biraz geç çöküyor. Şü­kürler olsun ses bir nebze azaldı da radyodaki mü­ziğin sesini duymaya başladım. Kim söylüyor bil­miyorum “Sen gençliğimin katilisin, çok geç anla­dım.” diyor radyodaki sanatçı. Peki şehirlerimizin, evlerimizin katili kim! geç olmadan, kıyamet kop­madan anlayabilecek miyiz?

“Evlere kapılarından giriniz!” (Bakara 189) ayetine rücu ederek hayatımızı güzel kılmak ge­rek. Evlerimiz şehrin kalbi. Dünyayı, ev ve sokak­ta bildik. Ve dünyayı öğrendik evlerimizin soka­ğa açılan kapısında Hz. Adem’in dünyayı öğren­mesi gibi…

Etiketler
Devamı

Ulvi Kubilay Dündar

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı