Deneme

Ümit Savaş Taşkesen – Londra Notları : “Burada Kalamazsın, Başa Dönemezsin!”

Ümit Savaş Taşkesen – Londra Notları : “Burada Kalamazsın, Başa Dönemezsin!”

Bir sabah aynada, saçıma düşen akları, iyice açılan alnımı görüyor ve “Ne işim var benim burada?” diye düşünüyorum. Film geriye alınıyor ve birdenbire bir düşünce sağanağına tutuluyorum. Yurdunu, dilini, sahip olduğunu düşündüğün, gerçekten sahip olduğun ne varsa geride bırakarak bir bilinmeze doğru yola çıkmak: hicret. Kök salacak toprağı olmayanın hicreti olur mu? Ait olduğumuz bir yer var ve onun dışında her yer bizim gurbetimiz, her yolculuk bizim hicretimiz.

Çocukluğumdan bu yana içimde, Robin Hood’dan Shakespeare’e ve Holmes’tan Yuvarlak Masa Şövalyeleri’ne, John Locke’tan T. Hobbes ya da J. S. Mill’den T. More’a, W. Woolf’a, Mansfield’e kadar okuduğum onlarca kitabın etkisinde kalarak merak saldığım ülkeye geldim. Kitaplarda, filmlerde, haberlerde, neredeyse varlığımızın her bir zerresinde bir nebze nefret, bir nebze hayranlık, kıskançlık, merak, hayret, bilinmezlik, gizem ve baştan çıkarıcılığı bünyesinde barındıran Batı’ya ulaşmak… Bu bir hayale dokunuş, farklı ve henüz bitmeyen bir tecrübedir benim için. Her hayale dokunuş bir hüsranı da barındırır içinde. Sonrasında yaşamak, yeni baştan bir enerji dolmak daha büyük bir çaba gerektirir.

Hiç olmadığı kadar tedbirli ve tedirginim. Zaman geçiyor. Gençliğimde öne, ileri doğru giden zaman artık bir geri sayım sayacı gibi işliyor. Günlerimiz sayılı. Endişeliyim. Sezai Karakoç’un “masal” şiiri zihnimin bir köşesinde duruyor. Bir çukur açıp kendimi gömecek bir toprak bulabilir miyim burada?

Burada yaşamak, hayatın içinden bir film karesine girmek gibi. Yaşadığın çevre, tabiat, insan, bina yapısı, iklim her şey alıştığın ya da doğup büyüdüğün, gördüğün, yaşadığın coğrafyadan çok farklı. Bu farkı hissediyorsun ve fakat aynı zamanda bunları ilk kez görmüş gibi de değilsin. Sanki hep bu mekânın içinde yaşamışsın. Uzun zamandır parkları, köpekleri, insanları ve havası ile bu mekânın içindeymişsin.

Şaşkınlık ve aynîlik duygusu sarıyor insanı. Bunun nedeni üzerine düşünüyorum: sinema. O kadar çok sinema filmi, dizi vb. izlemişim ki bulunduğum mekânı yadırgamıyorum. Film ya da dizilerde, belgesellerde gördüğüm mekân, insan ve hayvanların gerçeğini görüyor olmak bir şaşkınlık duygusu uyandırıyor. Çekilen, anlatılan ya da izlenilen şeyler sadece bir film sahnesi, olağandışı bir dekor, fantastik bir öge değilmiş! Bunlar, günlük hayatın içerisinde her gün ve her an karşınıza çıkan kişiler, olaylar ve mekânlarmış! Otobüste gördüğüm tipleri çeşitli film karakterleri ile özdeşleştiriyorum.

Farklıyı arıyoruz. Kendimiz bizi sıkıyor. Özenti ve hayranlığın temelini de hep başkası olma hayali oluşturuyor. Vaat edilmiş bir mutluluk mekânı batı. Biz ise kendi medeniyet ve kültür havzamızdan, yörüngemizden çıkıp başka bir yörüngeye yerleştirmek istiyoruz kendimizi, ahmakça. Kendi yörüngesini kaybedenler başka bir rota da tutturamadıkları için hem oraya hem kendine yabancılaşıyor. Beklentiniz, maddi gelir, sosyal refah ve düzenli bir hayatın ötesinde anlamlı bir şeyler gerçekleştirmek ise buradan alabileceğiniz sınırlı şeyleri alıp geri dönmeli ve büyük bir sorumluluğu yerine getirmek zorundasın: Bir büyü bozumu yapma sorumluluğu!

“Dil öğrenmek insanı depresyona sokar.” sözünü ilk duyduğumda ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu, artık var! İnsan, dili de gönlü de farklı bir dünyaya geldiğinde kendini aniden monolog yapar bir halde buluyor. Zihninde, gönlünde, kendini, değerlerini, kimliğini, duygularını, varlığını, inancını oluşturan her ne var ise onun anlam kalıplarını, kelimelerini tek tek ve öğrenmekte olduğun dil kalıpları içinde yeniden inşa etmen gerekiyor. Bu süreç içerisinde bir anda çocuksulaşıp aptallaşıyorsun.

İnsanlarla kurabildiğin iletişim günlük hayat dilinin ötesine geçmiyor. Onu da doğru düzgün yapamadığını gördüğün zaman daha bir hırsla asılıyorsun kelimelere. Dile gelmeyen duygu ve düşünceler içinde yürüyor, taşıyor ama dile gelmiyor. Birden dilin lâl olmuş gibi çaresiz kaldığını hissediyorsun. Hayatla aranda görünmeyen bir perde var gibi. Yaşam sanki hep senin dışında akıp gidiyor. Alışkanlıkları, davranış kalıplarını, resmi prosedürleri, işleyişi her şeyi yeniden öğrenmek, her şeye yeni baştan başlamak zorundasın. Sen, kimsenin farkında olmadığı, unutulmuş ya da önemsenmemiş bir ayrıntı gibi zihnindeki kelimeler ve konuşabildiğin cümleler kadar, yani yok hükmündesin! Depresyona girmeyip de ne yapacaksın. Bir süre sonra geçiyor elbet.

“Gramer konuşmaya engeldir…” sık duyduğum sözlerdendi, doğruymuş! Bir dili gramer yapısıyla öğrenmeye başladığında doğal, akıcı bir konuşmaya, önce zihnin kendisi engel olmaya başlıyor. Dilin bir iletişim aracı olduğunu unutup bir yandan karşında konuşan kişinin ne dediğini anlamaya çalışırken diğer yandan hangi zaman kalıbını kullandığını analiz ediyor, öte yandan ise kuracağın cümlenin kalıplarına zaman uyumlu kelimeler seçmeye çalışıyorsun. Ee tabii yoruyor insanı.

Kafamın içindeki gramere engel olamıyorum. Gramer, gramer, gramer… Düğümleyip duruyor beni. Karşımda adam konuşuyor, konuşuyor olduğunun anlamını düşünürken bir yandan da zihnim kurduğu cümlenin gramer yapısına gidiyor. a, simple past tens, iz i was yaptı. Cümle sonunda olumsuzluk anlamındaki “değil mi” yi kullandı. You, ikinci tekil şahıs, ama dikkat etmeliyim, are ya da were kullandı. Biraz önce oldu olay, burada present perfect kullanması gerekiyor. Kullandı. Biraz olayın başlayıp henüz bitmediğini mi gösteriyordu?

Hay aksi… Düşünmeden konuşmak! Biz çocuklara hep düşünerek konuşmayı öğretirken, burada düşünmeden konuşma üzerine eğitim alıyoruz! Doğaçlama olarak kelimenin zihinden çağrılması oluyormuş bu? Adamlar past, future ya da bilmem ne tensiyle konuşayım, cümle kurayım diye düşünmüyor, konuşuyor! Geçmişte oldu, şimdi oldu, işte, şu an dışarıda bir adam konuşuyor. Pencereyi açtım duyuyorum. Ama nasıl olur. Zamana dikkat etmesi lazım. Transitive fiillerin hangi hallerde hangi kalıplarla kullanılacağına dikkat etmesi lazım! To do something like that… Doğaçlama, olmalı. Refleks haline gelmeli. Exackly, definetly, ahh lovely, what a pity!

Gülümsüyorum. Bin türlü düşünerek kurmaya çalıştığım cümlenin bir anda başkalarının ağzından fırlayıvermesi, hem de hiç zorlanmadan çıkması insanı şaşırtıyor ve kızdırıyor. Hiç anlamasan sıkıntı olmayacak, trajik olanı anlayıp akıcı konuşamamak… Geçiyor bu sıkıntı da ama zaman alıyor. Bunun temelindeki sıkıntının ne olduğunu anlamaya çalıştım uzun süre. İngilizce gibi tamamen ses, aksan ve vurgu temelli bir dili ses ve vurgudan yoksun olarak kelime ve grameri, yazılı metni esas alarak öğrendiğinde, bildiğini zannettiğin dili bir daha öğrenmek zorunda kalıyorsun. Bu dilin temel sıkıntısı ise 26 harf ile yaklaşık 44 sesi çıkarmaya çalışmak!

Eşim ve oğullarım geldi. Aile her derdin şifası, ilacı, merhemi. Bütün depresyonlarını gideriyor. Aynı değirmenin taşında öğütülüp ufalanıyor, birbirine ayrılmamacasına katışıyorsun bu dünya denen gurbette. Bunun kıymetini değerini daha iyi anlıyorsun. Londra’da kamusal alandaki inanç farklılıklarının görünürlüğü belki başka başkentlerde olmadığı kadar çok ve çeşitli. Bu biraradalık ve uyumu yakalamak önemli ve öğrenilmesi gereken bir şey. (Bir imparatorluk başkenti olmak ne anlama geliyor? sorusu üzerine düşünüyorum. Belki sonra yazarım.)

Burada, kimin neye inandığı, inancını kıyafetine yansıtma cesareti taşıyanların sıklığından ve rahatlığından dolayı kolayca anlaşılıyor. Bu yansıma konusunda da kısıtlamalar yok. Özellikle Yahudilerin yoğun olarak yaşadığı “Seven Sister’s”ta gezerken kendimi renksiz, kokusuz ve belki biraz korkak buluyor, sorguluyor ve kendime bakıp soruyorum: Nedir benim Müslüman olduğumun görünür delili? Cevap eşim ve onun başörtüsü!

O gelmeden önceki bir yıl içinde dışarıda yürürken bana hiç selam verilmemişken eşimle birlikte gezerken, alışveriş yaparken, benim gibi renksiz kokusuz görünen çok çeşitli renk ve tipte Müslümanlar “Selamunaleykum Brother!” diye selam veriyorlar. Ramazan ayında “Sanırım oruçsunuz…” deyip saygıyla bakıyorlar. Bu insana hem güven hem mutluluk veriyor. Sembollerin önemi, anlamı üzerine yeniden düşünüyoruz eşimle birlikte. Kendini yeniden tanımlıyorsun. Çok yadırgayıcı, dışlayıcı bakışlar da eksik olmuyor üzerimizden ama bu da bir kimliğe sahip olmanın ödenmesi gereken bedeli deyip mağrur bir şekilde gülüp geçiyoruz.

Parkta köpek gezdiren kadınlara, adamlara, gençlere bakıyorum. Bakıyor ve bunlar mı dünyayı parmağında oynatan, üçkâğıtlarla bizi kandıran, oyuna getiren İngilizler diye düşünüyorum. Garip geliyor böyle düşünmek. Oysa şu parkta köpek gezdirenlerin belki tek düşündüğü şey köpeğinin kakasını yapacağı “Dog Free Area”! Ben ise onun zihnindeki dünya tasavvurunun ne olduğunu merak ediyorum. Günler böyle geçiyor şimdilik.

Etiketler
Devamı

Ümit Savaş Taşkesen

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı