Vefa Taşdelen – Edebiyatın Derin Duyguları: Aşk

Vefa Taşdelen – Edebiyatın Derin Duyguları: Aşk                                                 

 “Dört Kitabın ma’nisin okudun tahsil itdüm
Aşka gelicek gördüm ki bir uzun heceyimiş.”

1

Aşk”, insanlığın en yaygın ve en etkili yaşantılarından biridir. Bunun nedeni, insandaki güzellik duygusudur. Her insanda, az ya da çok güzelliği tanıyan ve ondan etkilenen bir yeti vardır; Fuzûli onu bir gazelinde “âşıklık istidadı” olarak niteler. İnsanın dünyayı yurt edinişinde, yeryüzüne bağlanışında, birbiriyle olan ilişkilerinde, aile oluşunda, soy haline gelişinde, Tanrı ile kurduğu bağlantıda, aşkın güçlü etkileri vardır.

Aşk, sarmaşık anlamına gelen Arapça bir sözcüktür. Sarmaşık, hava gibi kuşatır, giysi gibi bürür, sarıp sarmalar. Bir müddet sonra gövdesine ve dallarına sardığı ağaç görünmez olur. Yunus’un şiirlerinde geçen “ışk” da, benliği sarıp sarmalayan ve kişiyi kendi “rengine boyayan” bir nitelik taşır. Aşk yaşantısı, aşkla gelişme, aşkla güzelleşme, aşkla iyiliğin ve dinginliğin yolunu tutma anlamında, insanı olgunlaştıran ve terbiye eden bir tecrübedir. Kişinin aşkla yeryüzüne bağlanması, hayata doğru atabileceği en olumlu adımlardan biridir. Bu deneyimde kişiyi adım adım geliştiren, adım adım olgunlaştıran, adım adım yücelten bir nitelik vardır. Tabii, sarmaşığın, sarıp sarmalama özelliği, olumsuz bir tarzda da ortaya çıkabilir. O, insan varlığını sarıp sarmalayan haliyle bir hastalığa dönüşme potansiyelini de taşır. Bu haliyle bir ağacı sıkıca saran sarmaşık onu nasıl kurutursa, aşk da uygun bir gelişim göstermediği takdirde, insan varlığını aynı şekilde etkileyebilir. Belki bu nedenle, Platon onu bir diyaloğunda, bir tür “hastalık” olarak niteler. Ama bir başka diyaloğunda, bir “güzellik sevgisi” olarak, tüm erdemlerin kökeni ve insanı mutlak güzelliğe (auto to kalon) götüren erişim yolu olarak ortaya koyar. Buna göre, aşk bir varlık ve varoluş bilincidir. Varlığı, bir güzellik ilkesi etrafında görünür, algılanır ve yaşanır kılan kişi, güzelliğin “seyir” hali içinde, bir olgunlaşma ve arınma tutumu da gösterir. Yunus, bu hali, “mana evine dalmak” ve “vücudu seyran kılmak” olarak niteler. Burada yüksek ve kavrayıcı bir bilinç söz konusudur. Burada fanilik ve ebediyet, varlık bilinci içinde, güzellik duygusuyla bütünleşir. Güzelliğin bu seyir halinde, kendi sonlu ve sınırlı benliğinden sıyrılıp sonsuz bir varoluş halinde kendini ifade etmek söz konusudur. Bu süreçte aşk, Platon’un da dile getirdiği üzere, göreli güzellikle (kendini belili bir zamanda, belirli bir kişiye göre, bir elde, bir yüzde dışa vuran güzellik) sınırlı değildir. Göreli güzellikten söz ve düşünce güzelliğine, söz ve düşünce güzelliğinden eylemdeki güzelliğe, eylemdeki güzellikten bilgideki güzelliğe, nihayet tüm güzelliğin kendisinden çıktığı güzelliğin tözüne, Mutlak Güzelliğe açılır. Bu süreç aynı zamanda düşüncede, eylemde ve bilgide güzelliği ortaya koyduğu için, insanlığın edebiyat, sanat, düşünce, hukuk, yönetim gibi bütün soylu değerlerini de türetir; güzellik duygusu bu alanlarda da cisimleşir. Platon bu “ruhsal ölümsüzlük”ü soyun türemesiyle gelen “biyolojik ölümsüzlük”ten daha ileri ve daha yüce bir durum olarak görür. Buna göre her yüce değerin temelinde aşk vardır, her ölümsüz çabanın bitimsiz enerjisi, aşktır.

Biraz daha geriye gidecek olursak, Empedokles sevgiyi, oluşturucu bir değer olarak görür. Dört unsur, varlığın temel maddesidir; ancak onları birbirine çekerek “var kılan” sevgidir. Ateş, hava, su ve toprak, bu karşıt doğalı unsurlar, sevgi sayesinde bir araya gelir ve varlığı oluştururlar. Nefret ise onları birbirinden iterek yokluğu meydana getirir. Sevgi her varlığın, nefret de her yokluğun temeli, ana maddesidir. İbn Sina, Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale’de benzer bir yaklaşım gösterir. Buna göre, aşk, sadece insanın yaşadığı bir duygu değil, varlığın her zerresinde yaygın olan ontolojik bir değerdir. Yunus bu ilkeyi, “Yir gök tolu bu ışk durur” diye dile getirir.

Daha yakından baktığımızda, aşk, kendi içinde pek çok karmaşık duyguyu barındıran bir üst duygudur. Onun içinde kıskançlık, bencillik, özveri, tensel ve ruhsal duygular bir arada bulunabilir. Augustinus, İtiraflar’da aşkın kendi içinde dönüşüme uğrayabilen bu karmaşık doğasını şu şekilde tasvir eder: “Kölesi olmayı arzuladığım aşka düştüm. Tanrım, bana acıdın da, iyiliğinden, böylesi bir aşkın zevkini acıyla süsledin. Sevildim ve farkına varmadan zevkin ağlarına kapıldım ve acı dolu düğümlerini üzerime atmasını seve seve kabullendim ve kısa sürede kıskançlığın, kuşkuların, endişelerin, öfkelerin ve kavgaların kızgın demiriyle dövülmeye başlandım.” Aşk bir yanıyla tensel yaşantıyı, diğer yanıyla da ruhsal bir arınma içine girmeyi ve Tanrı ile bireysel bir ilişki halinde olabilmeyi, böylesi manevi bir yakınlaşmayı da ifade eder. Edebiyat ve felsefe eserlerinde görülen aşk yaşantıları, aşkın bu iki ucu arasındaki geniş mesafede ortaya çıkar.

Sevgi ve aşk, yakın kelimelerdir. Aşkta sevgi, sevgide de aşk vardır. Ne var ki, aşk, sevgiyi özelleştirir; iki kişiye, iki varoluşa ait kılar. Ama iki kişinin sevgisi, tüm insanları, giderek tüm varlığı kucaklayacak şekilde genişler, çoğalır. Aşk, insanın insana hasretidir. İnsanının insana akışıdır, insanının insana yönelimidir, insanının insanda kendisini aramasıdır. İnsanın insanda kendini bulmasıdır. İnsanın insanda çoğalmasıdır. Başkasının kalbinde kendi yerini aramasıdır. İnsanın insanı yurt edinişidir. Bu nedenle sevgili, yeri başkası tarafından doldurulamayandır. Aşk yakınlık noktasıdır. Augustinus, aşktaki yurt arayışını şu şekilde dile getirir: “Suya dökülen yağ suyun yüzeyine çıkar, yağa dökülen su ise yağın dibine çöker. Kendilerine özgü ağırlıklarıyla sürüklenir ve kendilerine özgü yeri ararlar. Yerli yerinde olmayan şeyler kıpırdanıp dururlar, ama yerini bulduklarında sakinleşirler. Benim ağırlığım aşkımdır; nereye gidersem gideyim beni götüren aşktır.” Buna göre aşk yer çekimi gibi güçlü bir yasadır. Kalp yerini bulmak için sürekli hareket halinde bulunur. Yenini bulunca sükuna erecektir. İbn Arabi, insanın Tanrı’yı severken, kendi aslına sevgi duymasından söz eder; kadının erkeğe sevgisinde de benzer bir nitelik bulur. Bir başka yaklaşım da, eksik varlığın sevgide ve güzellikte tamamlanma isteğidir. Mitolojiden beri süregelen bu anlayışta, insan eksik bir varlıktır. Kendi parçasını güzellikte bulur, ona elinde olmadan eğilim duyar; kendisini sevgi ve güzellikle tamamlamak ister. Kişinin güzellikte dinlendiği, huzur bulduğu, sükûna erdiği söylenegelen bir husustur. Bireyin eksikliği, sevgi ve güzellikle tamamlanır. Aşkta kişinin kendini sevgi ve güzellikle tamamlaması söz konusudur.

2

Halk arasında “dert ağlatır, aşk söyletir” şeklinde kullanılan bir ifade vardır. Aşkın söyletme gücü, öteden beri üzerinde durula gelen bir husustur. Platon, sevginin kılavuzluğunda ulaşılan ikinci güzellik aşamasını “sözdeki güzellik”te bulur. Ona göre, güzel bedenlere vurulan kişi, onlara söyleyecek güzel sözler arar; bunun sonucunda sözdeki ve düşüncedeki güzelliğe erişir. İşte edebiyat da tam bu noktada devreye girer. O, aşkı söylemek, aşkla hayatı ve sözü güzelleştirmek ister. Güzelliği ve sevgiyi sözde görünür kılmak ister. Bu şekilde içindeki duyguyu, sözcüklerde cisimleştirerek bir edebi üretime dönüştürür. Yunus, “Sevdüğüm söylemez isem sevmek derdi beni boğar” derken gönülden dile doğru taşan aşkın coşkunluğunu dile getirir.

Edebiyat, basit bir anlatım değildir. Dilin, sözün ve varoluşun güzelleştiği, değerlendiği, ritim, anlam ve derinlik kazandığı bir anlatımdır. Aşkın sırdan olmayan doğası edebiyatın bu özelliklerine uygundur; zira aşk, olağanüstüdür, aşk yaşantısı olağanüstüdür. Kişinin kendi varoluşunun dar sınırlarını aşarak ötekine, bir başka varoluşa yönelebilmesi, onu hissedebilmesi ve anlayabilmesi, olağanüstüdür. Aşkla dünyayı, evreni ve insanı tanıyabilmesi, bu da olağanüstüdür. Herkes onu en güzel şekilde anlatmak ister. Ama yine de anlatamaz, anlata anlata bitiremez. Ne söylenirse söylensin, nasıl anlatılırsa anlatılsın, aşkta söze gelmeyen, sözün dışına taşan bir özellik vardır. O da, aşkın öznel yanıdır. Onu bir kişinin yaşayıp geçmesi yetmez, bir kişinin anlatması yetmez, bir kişinin görmesi, bir kişinin tanıması yetmez. O bir kerede çözülüp bir yana bırakılacak bir sorun değildir. Edebiyatın aşkla olan ilişkisi burada başlar. İnsanlığın evrensel temaları, her bir insanda yeniden görünüşe çıkar. Varoluş kendini her bir bireyde yeniden yaşatır. Bu nedenle çocukluğu, ergenliği her bir birey yeniden tecrübe eder. Yeniden âşık olur, hayatı yeniden keşfeder. Varoluş bilinen ve ezberlenmiş bir kitap gibi değildir. Bireyin önünde keşfedilmeyi bekleyen bir kıta gibidir. Bu şaşırtıcı bir şeydir. Birey, kendisinden öncekileri görüp onların yaşam deneyimlerinden haberdar olsa bile, hayat önünde zarfı açılacak bir sır gibi durur; hayat her bir kişiye sırlı bir pencerenin ardından bakar gibi bakar. Varoluşu, kendi şahsımızda yeniden tecrübe ederiz. Yeniden severiz, yeniden âşık oluruz, yeniden yaşarız. Hastalığı ve ölümü yeniden tanırız. Bütün bu yaşantılar, varoluşun tanıklığını yapan edebiyat eserinde bir şekilde karşılık bulur. Aslına bakılırsa, bir edebiyat eserinin varlık nedeni de insanlığın bu yaşantılarını, sanatsal bir tarzda ortaya koyabilmektir. Bu arada aşk da, insanın yaşadığı en güçlü tecrübe olarak edebiyat eserine yansır. Onu her bir birey kendi varoluşunda yeniden tecrübe eder, acısını ve sevincini yeniden yaşar. Şiirini ve destanını yeniden yazar. O, yeryüzündeki varoluşun akışını ve sürekliliğini sağlayan güçlü bir duygudur.

Edebiyat ve sanatın, insanın insana, insanın doğaya, nihayetinde insanın Tanrı’ya duyduğu aşkı ifade etmek için var olduğu bile söylenebilir. İnsan en çok aşkını, sevinç ve acısını dile getirmek için söze ihtiyaç duyar. Bununla kalmaz aşkını sözle çoğaltır, güzelleştirir, yüceltir ve sürekli kılar. Söylemede, ifade etmenin sevinci, coşkusu ve umudu vardır. Zira ifade ederken varoluşu yeniden üretiriz; hayatı tazeler, yeniden yaşamaya hazır hale getiririz. İfade etmede, yeniden üretmenin ve geleceğe bırakmanın yaratıcılığı ve sürekliliği vardır. Kişi yeniden üretirken kendini zamana katar, geleceğe bırakır, geçen zamanla geçip gitmez. Kendi varoluşunu başkalarına aktarır, kendi ürettiği anlamı insanlığa katar. Aşktaki yaratıcı güç, teorik anlamda Platon’dan beri dile gelen bir durumdur. İnsan, kendi gücüne aşkın gücünü de katarak, normalde başaramayacağı işleri başarır, normalde üretemeyeceği eserlere imza atar. Aşk, bir simya işlemi gibidir; bu güçlü duygu sayesinde hiçbir zaman hissedemeyeceği gücü hisseder, hiçbir zaman yakalayamayacağı duyarlılığı yakalar. Hiçbir zaman erişemeyeceği yoğun ve yüksek yaşantılara kavuşur. Bu duyguyla, yeryüzündeki insan olma özünü geliştirir, işler. Aşkıyla insan olur, aşkıyla kendini var eder. Yunus, şiirlerinde, aşksız insanı taşa ve hayvana benzetir; “aşksız gönül misali taşa benzer”, “aşksız insan hayvan olur” der. Aşksız insanın yüreğinde böyle bir duyarsızlaşma vardır. Öyleyse aşk organizmayı insana dönüştüren bir duygudur. Fiziksel ve biyolojik bir varlık olan, yüreği gönül haline getiren, ona derin his ve anlamlar kazandıran bir duygudur. Görünenden görünmeyene, fizikten metafiziğe, maddeden manaya sıçrama gücü kazandıran, başka hiçbir gücün yerini tutamayacağı büyük bir güçtür.

Edebiyat eserleri, ister roman, ister şiir, ister öykü olsun, aşk duygusu üzerinde ortaya çıkar. Aşk dolaylı yoldan ya da doğrudan katılır edebiyat eserine. İnsanın varoluş evreni, kendi anlamını, güzelliğini ve neşesini, aşkla besler, hayatını aşkla güzelleştirir. Hayatı, mutluluğu, huzuru aşkla üretir. Aşkla bağışlamayı, aşkla hoş görmeyi öğrenir. Aşkla hayata katlanır, aşkla hayatı üretir, aşkla hayatı çoğaltır. Aşksız hayatın ağırlığı altında ezilir. Sevgi olmadan hayat üremez, güzellik üremez, huzur ve mutluluk üremez, insanlık üremez. Edebiyat da, edebiyatın toprağı olan zengin yaşantı ve duyarlılıklar da üremez. Hangi edebiyat eserini açarsak açalım, içinde aşk vardır. Hangi şiiri okursak okuyalım, aşkın yüce duygularından söz eder. Şarkılar, türküler aşkı söyler. Sanat, kendisini aşka borçludur. Aşkla temas kurmayan, köklerini ona değdiremeyen bir sanat eseri, insanın yeryüzündeki öyküsünü ifade etmede yetersizdir. “Aşkı kaldırınız, edebiyat kalmaz” diyen kişi doğru söyler. Ama sadece edebiyat değil, insanlık da kalmaz, varlık da dağılmaya uğrar. İnsana bağışlamayı, şefkat ve merhameti öğreten aşktır. Katlanmayı ve mücadele etmeyi öğreten aşktır. Hayat aşk sayesinde yalnız güzelleşmez, katlanılabilir hale de gelir. Aşk, evreni ve hayatı insana tanıtır. Aşkla tanışmayan yürek, evrenle, dünya ile, insanla, hatta kendisiyle de tanışmış sayılmaz.

Aşk, yalnız bir söyleme ve düşünme biçimi değildir; bir davranma ve üretme gücüdür de. Aşk, zaman zaman, her ne kadar toplumsal davranış biçimlerine, ahlak ve törelere takılsa da, erdemli, yaşamın temel dayanaklarından birini oluşturur. Aşkla olgunlaşan yüreğin yaşam karşısında sergilediği tutumun daha erdemli olacağı düşünülür. İnsan aşkla kendi bencilliğini yener, kendi dışına açılır, kendinden başka bir kişiyi de sevme becerisi kazanır. Dahası kendini başkasında arar, başkasında görür, başkasında anlar, başkasında bulur. Giderek başkası ile bir olmayı, ortak bir varlık haline gelmeyi, “biz” demeyi öğrenir. Biz, aşktır. Biz, benin ve senin bileşenidir. Bizin en ideal hali, aşkta görülür. Biz, benden ve senden bir varlık olma, bir varlık oluşturma halidir. İnsanı sanatsal yaratıcılığa götüren, ona söyleme gücü, derinliği ve coşkusu veren, aşktır. Aşk yaradır, aşk merhemdir. Aşk derttir, aşk dermandır. Aşk öğretmendir, kılavuzdur. İnsanı insanüstüne taşıyacak bir güç ve enerji varsa, o da aşk olmalı. İnsana varoluşun en derin sevincini tanıtacak bir şey varsa, aşk olmalı. İnsana bu dünyada cenneti hissettirecek bir şey varsa, o da aşk olmalı. Aşk, varlığı ve varoluşu derinden duyumsatacak külli bir duygu olsa gerek ki, Fuzuli, “Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıyl-ü kâl imiş ancak” der. Bu manada aşk, kucaklayıcı, kuşatıcı ve aydınlatıcı bir duygudur. İlmin bir kıyl-ü kal oluşu bu yüzdendir.

Edebiyat, bir yandan aşkla üretilen, bir yandan da aşkı üreten bir yapıdadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, sanat eserinin ortaya çıkmasında, aşk bir güç kaynağıdır. Aşk, üretken ve yaratıcı bir duygudur. Bu yönüyle sanat eserinin ortaya çıkmasında en önde gelen nedenlerden biridir. Öte yandan, sanat eseri, ihtiva ettiği yaşantıyla, aşkın bir sanat eserinde de yaşamasına, bu şekilde bilinç düzeyine yükselmesine aracılık eder. Ancak aşk ve edebiyat eseri ilişkisinde ortaya çıkan bir başka boyut da, yazarın kalbinden sanat eserine yansıyan bu duygunun, sanat eserinden de yaşama kültürüne dönüşmesi, yaşama kültürüne yansımasıdır. Bugün biz, Platon’a, Mevlana’ya, Yunus’a, Tolstoy’a baktığımızda, kendimizin, kendi sevgimizin de farkına varabiliyoruz. Bu açıdan edebiyat ve sanat ilişkisini yalnız yazarın kalbinden esere yansıyan bir duygu olarak görmemek gerekir, Hayatı zenginleştiren, yaşama kültürünün oluşumuna etki eden bir bilinçlilik hali olarak da görmek gerekir.

Burada belki şöyle bir soru sorulabilir: Yeryüzünde aşk varsa kötülük niçin var? Yeryüzü, neden kötülüğün de yurdu durumunda? Bu soruya ancak şöyle cevap verebiliriz: Kötülük aşk olduğu için değil, aşk olmadığı için var. Aşkın tamlığından değil, eksikliğinden var. Aşkın olduğu yerde değil, olmadığı yerde var. Aşk, güzellikten çıktığı gibi güzelliği ve iyiliği de çoğaltır. Yeryüzü, aşkın yurdu haline geldiğinde iyiliğin ve güzelliğin de yurdu haline gelecektir. Bu, insanlığın en yüce ideali olmalı. Neresinden bakarsak bakalım, edebiyat, hep bu yolda yürümektedir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>