Veli Dönmez – Dilenci

Veli Dönmez – Dilenci

İşi başından aşmıştı. Bunca işi yapmak kolay mıydı? Mal almak ayrı dert, satmak ayrı dert, hele işçiyle uğraşmak o bambaşka bir dert. Yaş da kemale eriyordu. Nasıl küçücük dükkândan büyük mağazalar zincirini kurmuştu? Kolay iş miydi? Nasıl çalışmıştı gece gündüz demeden? Ne zorluklar çekmişti bunca malı biriktirip sermayeyi yapmak için? Nasıl olmuştu bunca servet? Nasıl korunacaktı, ne yapmalıydı? Her zamanki yaptığı şeyi yapmaya karar verdi. Büyümeliydi işleri daha büyütmeliydi; işin raconu böyleydi. Yerinde sayarsan bitersin. Bitmemeliydi, sonra el-âlem ne derdi. Yeni mağazalar açmalıydı, yok yok daha çok büyümeliydi, fabrika kurmalıydı…Tabii canım en iyisi bu.

İstanbul Yahudilerine para kazandırmaktan iflahı kesilmişti. Kazandığı paranın büyük bir bölümünü onlar alıyordu. Kendi malını kendi üretmeliydi artık…Hem oğlanlar da büyüyordu, üç beş sene içinde yükünü hafifletirlerdi. Bir de marka olmak lazımdı, en az on yıl sürerdi marka olmak, piyasaya girmek o iş uzun, en iyisi marka satın almalıydı. Şöyle piyasada en çok satanlarından birinin isim hakkını almalıydı. Ulan dedi kendi kendine, gene Yahudi’ye muhtaç olduk. Ama yapacağı bir şey yoktu. Para da lazımdı şimdi. Kredi çekmeliydi. Annesine de söz vermişti. Bundan böyle kredi çekmeyeceğim, diye. Mecbura kalmıştı işte. Büyümeliydi. Çok büyümeliydi. Yoksa yutarlardı. Hem annesi ne anlardı bu işlerden. Seksen yaşında kadındı en nihayetinde. Söylemezdi kredi çekeceğini olur biterdi.

Kapıdan biri girdi. Müşteri miydi? Elemanlar kadının iş yerine girmemesi konusunda müdahil olmağa çalıştılar. “Yok para mara hadi teyze Allah versin!” Kaldırdı başını. Gözleri kömür gözlere sabitlendi. Sanki tanıyordu bu kömür gözleri. Kadın yüzünü kırmızıya boyamıştı. Bütün elbiseleri, üstü başı kırmızı idi. Eşarbı kırmızıya çalıyordu.

Ne olmuştu, niye apar topar kaçmıştı onu görünce. Nereden tanıyordu bu kadını; aklına takılmıştı. Kim olduğunu bulmadan bunu öğrenmeden rahat etmeyecekti. Ama yok yok kesin tanıyordu o kömür karası gözleri. Hafızasını yokladıkça beyni zonkluyordu. Çok eskilere gitti. Çocukluğuna, ta çocukluğuna… Köyüne gitti. Köydeki evlerine. Evlerinin önündeki bahçeye. Kapı önündeki salkım söğüde. Ulu çınara. Top akasyaya. Annesine. Rahmetli teyzesine. Tulumbaya, tulumbadan buz gibi suyu çektikleri günlere. Bahçedeki domatesi, biberi, salatalığı suladıklarına. Bahçedeki kavak, kiraz, kayısı, armut ve erik ağaçlarına. Sonra bağa. Bağdaki kara dimrit üzümüne. Üzümü yemeye çalışan ve siyah saçları omuzlarından dökülen, mini mini o kızcağızın kömür karası gözlerine gitti. Aklı oralara gidip geldi. İş yerinin raflarına boş boş baktı. Evet evet oydu. Ondan başkası olamazdı. Aysel’di bu. Teyzesinin kızı Aysel. Kaç sene olmuştu görmeyeli. Yirmi… Yok yok daha fazla. Ta teyzesinin cenazesinde görmüştü. Kocasının hayırsızın teki olduğunu biliyordu. Boşandığını da duymuştu. Fakat dilenecek kadar düşkünleştiğini bilmiyordu. Yüreği sızladı. Eski günleri hatırladı. Nasıl da severdi Aysel’i. Kendi kardeşlerinden ayırmazdı. Yardım etmeliydi. Sonra durdu bir an. Silkelendi. Aman canım onun kaderi de böyleymiş, Allah’ın takdiri işte, dedi. Üç beş kuruş verse olurdu. Ama gitmişti. Hem parayı sokaktan süpürmüyordu ya. Annesine söylememeliydi. Duyarsa çok üzülürdü. Neyse asıl meseleye bakalım biz, dedi kendi kendine. İşim başımdan aşkın zaten. Acaba krediyi hangi bankadan çekmeli?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>