Yazar: Abdullah Harmancı

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Abdullah Harmancı – Dergi Bürolarında

Abdullah Harmancı – Dergi Bürolarında

1996 idi. İstanbul’dayız. Abim Mehmet Harmancı, Ertuğrul Fındık ve ben. Dergâh’a gittik. Mustafa Kutlu biraz yorgundu sanırım. Bizimle ilgilendi. Konya’yla ilgili bazı sorular sordu. İsmet Özel, Süleyman Çobanoğlu’nun henüz yayımlanan şiir kitabı hakkında bir yazı yazmıştı. Dergâh’ın prova baskısında kapakta o yazı vardı. Heyhat! diyordu. Bir tarafta harıl harıl çalışan birileri vardı. Birileri yemek hazırlıyordu. İnsanın içini ısıtan bir neşe ama insanın ruhunu acıtan bir hüzün. Kutlu’nun önündeki masaya hafifçe vurup şu kadar senedir şu masada oturuyorum, dediğini hatırlıyorum. Bir eseflenme gibi.

2003 müydü? Ankara’daydım. Hece’ye çıktım. Kapıyı Hüseyin Su açtı. Uzun boynu, endamlı, ağır başlı bir adam. Kendimi tanıttım. İçeri geç­tik. Her zaman olduğu gibi bir konu bulmak­ta zorluk çektim. Susuldu. Olsun ama. Hece bu­rası. “Sükut”un başkentliğini yapmış bir dergi­nin ardılı. Hece. Susulacak elbet. Muntazam bir şekilde istiflenmiş kitaplar, uzayıp giden edebi­yat dergileri. İçimi ısıtmıştı. Kendimi iyi hisset­miştim. Ama gene belirsiz bir hüzün. Yitiklik, fa­nilik duygusu.

1992 yazıydı. Konya İmam Hatip lisesi hocala­rından Hüseyin Yaylalı bizi Murat Kapkıner’e gö­türdü. Daha doğrusu Varide’ye. Şimdiki terziler iş hanındaydı Varide’nin bürosu. Üçüncü ya da dördüncü kat. İçeriye girdik. Murat Güzel’miş. Murat Güzel olduğunu sonradan öğrenecektim. Sigara içiyor ve kitap okuyordu. Murat abiyi sor­duk. Hastaneye gitmiş. Gelir, dediler. Bekledik. Geldi. Durmadan sigara ve çay içen bir şair. Kırk­lı yaşlarında. Varide’nin sade ve küçük bir bü­rosu vardı. Dolaplardaki Mavera ciltleri dikkati­mi çekti. Alıp bakmak istedim. Cesaret edeme­dim. Gıcır gıcır ciltler içime bir serinlik veriyordu. Mavi silme kapak üzerine yazılmış sarı yaldızlı harfler. Murat abiye o zaman bir dergide çıkmış şiirlerim verildi. Okundu. Konuşuldu. İçeriye gi­ren kişinin Bülent Sönmez olduğunu sonradan öğrenecektim.

1996 idi. Aşiyan dergisinin bürosu bugün hala TYB Konya şubesinin evi olan binanın ilk katın­daki girişte, sağdaki odaydı. Genellikle Bülent Sönmez dururdu. Hasan Hüseyin Kozak, Murat Kayacan orda rastladığım isimlerden. Derginin bürosunun sonradan Muhtarlar İş hanı denen yere taşındığını hatırlıyorum. Orada da Hasan Hüseyin Kozak’la çokça oturduğumuzu hatırlı­yorum. Murat Güzel’le. Başka arkadaşlarla. Sade. Sessiz. Küçük yerlerdi. Tenha. Evet aradığım keli­me bu işte. Tenha.

Abim Mehmet Harmancı’nın çıkardığı Metafor dergisinin bürosunu da unutmayalım. Uzaktan gördüğüm bu büronun içine girmedim. Önün­den geçtiğim ama içine girmediğim bir büro olarak o da içimdeki yerini aldı.

2014’te Ocak ayında, Edebiyat Ortamı dergisinin bürosundaydık arkadaşlarla. Daha birkaç hafta önce. Mustafa Aydoğan beyle derin bir sohbe­te daldık. Normal büyüklükte bir dairenin küçük bir odasındaydık. Çaylar geldi. Mustafa Aydo­ğan tam bir sohbet adamı. Sizi dikkatle dinliyor ve kolay kolay sizi onaylamıyor. İyice aklına yat­ması lazım. Düşüncenizi sorguluyor. Bu da size bir değer katıyor. Her şeye itiraz edenlerle her şeyi onaylayanların bizi aynı çaresizliğe sürük­lediği ortada. Bu yazıya malzeme bulmak üze­re büroda göz gezdiriyorum. Bir dergi bürosun­dan beklediğimiz her ne ise işte onlar var bura­da. Üst üste yığılmış dergi balyalarından kasvetli kitap dolaplarına kadar.

Yaş ilerledikçe mazi bir pişmanlığa evriliyor. Daha iyi yaşasaydım, daha güzel yaşasaydım, daha doğru yaşasaydım, daha dolu dolu yaşa­saydım, daha yavaş yaşasaydım… diye diye acı­tıyorsunuz kalbinizi. Şimdi bu yazıyı yazmak da beni çok yaraladı. Yazmayaydım iyiydi.

Abdullah Harmancı – “Bu Camı Kim Kırdı?”

Abdullah Harmancı – “Bu Camı Kim Kırdı?”

Giriş

İbrahim Demirci, biri yayımlanmış üç piyes yazmıştır. Burada söz konusu edeceğimiz Bu Camı Kim Kırdı?’nın ise ilk baskısı 1996 tarihinde Konya’da bulunan Esra Yayınları tarafından yapılmıştır. “Okul Piyesleri Dizisi”nden çıkan kitabın öğrencilere yönelik bir eser olduğunu ve dolayısıyla didaktik yönünün açık bir biçimde belirgin olduğunu ifade etmek gerekir. Bir perdelik oyunda beş sahne bulunmaktadır. Birinci sahne dokuz, ikinci sahne üç, üçüncü sahne beş, dördüncü sahne yedi ve beşinci sahne yirmi beş sayfadan oluşur.

Olay

Oyunun hemen başında bir cam şangırtısı duyulur. Apartmanlar arasında kalmış müstakil ve küçük bir evin camı kırılmıştır. Bu ev, Hanife Teyze’ye aittir ve Hanife Teyze kısa süreliğine oğlunun yanına gitmiş, evi de Bekçi’ye emanet etmiştir. Bu sebeple Bekçi, camı kimin kırdığını araştırmaya başlar. Karşılaştığı mahalle sakinleri arasından her bir kişi farklı bir ihtimal üzerinde durur. Demirci, oyunun akıcılığını sağlamak ve bir anlamda “bahanesini” oluşturmak üzere böyle bir konu bulmuştur. Camı kimin kırdığı sorusu oyunun sonuna kadar cevaplanmayacaktır. Belirttiğimiz gibi, asıl mesele, bu merak etrafında izleyicinin ilgisini diri tutmak ve bu olaylar çerçevesinde kimi mesajlar vermektir.

Kişiler

Oyunun bütün sahnelerinde gözüken ve karşısına çıkan kişilere sorular sorarak oyunu yönlendiren Bekçi, kırk yaşındadır. Evlidir. Çocukları vardır. Dünyaya, hayata, insanlara, topluma bağlı, yaşama sevinciyle dolu bir kişidir. Oyun ilerledikçe, bir bekçinin nasıl bu kadar donanımlı olabileceği sorusunu, yazar, Gazeteci’ye sordurtur ve cevaplar. Bu Bekçi, herhangi bir Bekçi değildir. Ortaokulu dışardan bitirmiştir. Elinden geldiğince okur. Televizyonu dikkatli izler. Dünyaya ve hayata dair sorular sorar. Merak eder. Bu sebeple hem gönlüyle hem de düşünceleriyle herhangi bir Bekçi olmaktan çıkmıştır.

Bekçi’nin karşısına çıkan ilk kişi Hasan’dır. Elli yaşındadır. Bekçi’ye sorduğu sorulardan anlaşıldığına göre, Hasan, evinin apartman yapılmasını istemediği için müteahhide vermeyen Hanife Teyze’yi inatçı bulur. Dolayısıyla Bekçi ile karşı karşıya konması gereken, maddiyatçı bir tiplemedir. Ayrıca Hasan, Bekçi Halil’in Hanife Teyze’ye iyilik olsun diye tavuklarına bakmasını ve onun yumurtalarını almasını uyanıklık olarak değerlendirir. Yumurtaları kendisine satmasını önerir. Bu teklife Bekçi Halil alınınca, şakaya vurur. Demirci’nin yüreği -hele bir çocuk oyununda- bir kahramanının kötü olana tümüyle meyletmesine razı gelmez. Hiçbir kahramanı sonuna kadar kötü olmaz. İlk başta iyiliği gösterebilmek için, kahramanların “kötü” gibi görünmesi gerekir.

Oyunda dikkat çekici tiplerden birisi de Gazeteci’dir. Oyunun normal akışına müdahale eder. Epik tiyatro örneklerinde görüleceği gibi, bir büyü bozumuna sebep olur. Seyircilerin arasından çıkarak Bekçi’ye çıkışır. “Neden oyun oynuyorsunuz bizimle?” der. Bekçi ise ona, “Beyefendi, burası tiyatro, oyun oynamayıp da ne yapacağız?” diye cevap verir (s.42). Bu girişim, aynı zamanda yazarın elini de rahatlatır. Zira Gazeteci’nin sorduğu soruyla birlikte, cam kırma meselesi yerine daha derin meseleleri konuşmaya başlarlar. Gazeteci oyuna girerek, modern dünyanın temel meselelerinden biri olan medya etiği sorunu tartışılmaya başlanır.

Ayrıca oyunda Arzu da ilginç bir kişidir. Lise öğrencisi olmasına rağmen, kendini yetiştirmiş, medeni, aklı başında bir genç kızdır. Onun sayesinde bazı sorgulamalar Bekçi üzerinden değil de, Arzu üzerinden gerçekleştirilir. Bekçi gibi Arzu da doğru işlerin eve düşüncelerin timsalidir. Ayrıca Arzu’nun çalışkan bir öğrenci olması, Türkçeye dair bazı ilginç bilgilerin izleyici ile paylaşılmasını sağlar. Oyundaki Nine ve Dede, hem birbirleriyle çekişirler hem de yazara modern hayata ilişkin eleştiriler yapma şansı verirler.

Zaman

Hikâye, sabahın erken vaktinde başlar. Çok kısa bir süre sonra biter. Belki birkaç saatlik bir zaman diliminden bahsedilebilir. Oyun dekorunda bulunan müstakil ev, apartmanlar, oyunun zamanına ilişkin bir fikir edinmemizi sağlar. Hızla betonlaşan şehirde bağ ve bahçe kalmamış, insanlar kandil simitlerini unutmuş, oysa yaş günü kutlamaları bu törenlere çokça karşı olan dedelerce bile kutlanılmaya başlanmıştır. Zaman, modernleşmenin Türk insanı üzerindeki derin etkileri üzerinden verilir. Gayri meşru ilişkilerin meşru kabul edildiği bir zamanda, nikâhsız beraberliklerin alenen yaşandığı bir dönemde, yazar, bütün iyimserliğine rağmen bunları dile getirmekten çekinmez. Kısacası, modern edebiyatımızın en bilinen reflekslerinden biri ile yüz yüze geliriz: Ahlaksızlaşma, yabancılaşma, “zaman”ın başımıza getirip sardığı bir püsküllü beladır. Ancak Demirci, hem mizacının hem de inancının bir gereği olarak, karamsarlığı sonuna kadar götürmez. Bir noktada durur.

Mekân

Modern edebiyatımızın üzerinde çokça durduğu “ev”, modernleşmenin, yabancılaşmanın bir nesnesi olarak edebi metinlere sıklıkla yansımıştır. Bu oyunda da, bahçeli, küçük ve müstakil bir ev olan Hanife Teyze’nin evi, artık son demlerini yaşayan geleneksel hayata ilişkin bir sembol iken, çevreyi saran apartmanlar modern hayatın kaçınılmaz göstergeleridir. Bu evin yıkılmasını ve yerine bir apartman yapılmasını isteyen sokak sakini Hasan, geleneksel hayat biçimindense, maddi kazancı isteyen insan tipine uymaktadır.

Dil ve Üslup

Uzun seneler boyunca gazete ve dergilerde dil yazıları yazan ve Fransızca ve Arapçadan çeviriler yapan İbrahim Demirci’nin bu piyesi de, onun dilciliğinin sonuçlarını örnekler. Konuşan kişilerin Türkçenin atasözü ve deyimlerini sıkça örneklemeleri, ya da Arzu’da olduğu gibi, dile ait inceliklerin bir punduna getirilip söylenmesi oyunun dramatik tarafını güçlendirir. Bu arada TDK’ye de ince eleştiriler yöneltilir. “Dersaneye yahut dershaneye, hangisi doğru kimse bilmiyor, gidiyorum Halil Ağabey.” (s.32) cümlesi, bu eleştirinin ilginç bir örneğidir. “Gene, gine, yine” şeklinde farklı biçimlerde yazılan kelimelerin kesin bir imlasının olmaması da –inceden inceye- eleştiri konusu yapılır. Bunun dışında, kahramanların kendi statü ve yaşlarına uygun bir biçimde konuşturuldukları görülür. Bekçi’nin konuştuğu kimseye göre farklı bir dil kullanması Gazeteci’nin dikkatini çeker. Bekçi’nin bunu bilinçli bir biçimde yaptığı anlaşılır.

Müzik

Oyunda çocuk şarkıları ya da Klasik Sanat Müziği parçaları söylenir. Oyun gene klasik müzik parçası ile bitirilir. Yazarın bu tür uygulamalara yönelme sebebi, biraz da izleyicinin ilgisini diri tutma amaçlıdır. Aynı zamanda Ahmet Haşim üzerinden, klasik olan, kıymetli olan ön plana çıkarılır. Bir “okul piyesi” yazıldığına göre, amaç biraz da, genç insanlara çok fazla bilmedikleri bir şiir ve müzik tarzını sevdirmek, en azından onları bu şiir ve müzik ile karşı karşıya getirmektir.

Mesaj

Oyunda, baştan sona dengeli bir eleştirinin yapıldığına şahit oluruz. Bu eleştirilerin temelinde İslami inançlardan uzaklaşma, yabancılaşma söz konusudur. İnsanların kandil adetlerini unutup mesela yaş günü âdetini benimsemeleri, nikâhsız ilişkileri yadırgamamaları, medyanın okunma adına doğru olmayan şeyleri de yazmaktan gocunmaması, TDK’nin imla sorunumuzu tam olarak çözememesi, şehirlerin betonlaşması, çevre kirliliği gibi konularda eleştiriler yöneltilir. Bir kitap haricinde bütün kitapların hayatın arkasından gittiğinin ancak sadece bir tanesinin müstesna olduğunun vurgulanması, bir hadis-i şerife gönderme yapılması, yemin etmenin yanlış bir davranış oluşunun altının çizilmesi ise eleştiriden öte, doğrudan doğruya verilen mesajlardandır. Oyunun sonunda Gazeteci’nin mesleğini etik bir biçimde ifa edeceğini belirtmesi, Bekçi ile sohbetinin sonunda kendini sorgulaması ve olumlu anlamda değişmesi de oyunun açık bir biçimde genç insanlara verdiği mesajlardandır. Doğanın güzelliğinin, değerinin vurgulandığı oyunda, buna karşılık betonlaşma eleştirilir.

Mizahilik

Demirci, mizahi olana farklı yollarla ulaşır. “Entel” kelimesini “anten” olarak anlayan Bekçi (s.10), Karagöz’de sıklıkla gördüğümüz türden, bir “cehalet komiği”ne ulaşmaktadır. Hüseyin Rahmi’de çokça gördüğümüz gibi, kadınların bilgisizlikleri üzerinden de komik olana ulaşılır. Neriman Hanım, bir kedinin buzdolaplarını bile açabildiğinden bahseder (s.13). Kendisine yemin etmemesi telkin edilen çocuk “Valla billa bi daa yemin etmiycem!” (s.18) derken zıtlıklar üzerinden de komik unsur yakalanmış olur. Arzu’nun sıradan gündelik konuşmalara, dil bilgisi kurallarıyla müdahale etmesi, gene bir güldürme biçimidir.

Sonuç

Bu Camı Kim Kırdı?, edebi bir amaç taşımaktan ziyade öğrencilere bir bilinç aşılamayı hedefleyen angaje bir piyestir. Buna rağmen, yazarının edebî yetenekleri ve birikimi, oyunu sıradan bir güdümlü eser olmaktan çıkartır. Gerek oyuncuların çeşitlendirilmesi, gerek camı kimin kırdığı sorusu üzerinden yürütülen sürükleyicilik, gerekse oyunun mizahi tarafı, eserin okunmasını ve oynanmasını kolaylaştıran etkenlerdendir. Nitekim Bu Camı Kim Kırdı? çeşitli eğitim kurumlarında oynanmıştır.

Abdullah Harmancı – Tomris Uyar Poe’ya Karşı

Abdullah Harmancı – Tomris Uyar Poe’ya Karşı

2003 yılında yitirdiğimiz Tomris Uyar’ın “ardından” çok şeyler yazmak müm­kündü. Nitekim yazıldı da… Çevir­menliği, dil titizliği, “uyumsuz”luğu, öyküdeki ısrarı ya da başka bir deyiş­le ısrarla roman yazmayışı, ikinci yeni evlilikle­ri, medyayla olan daha doğrusu olmayan ilişkisi ya da ilişkisizliği, öyküdeki ustalığı, deneme ve günce yazarlığı ve saire…

Evet, Tomris Uyar 1941’de İstanbul’da doğmuş; Yeni Kolej’de, High School’da, Arnavutköy Ame­rikan Koleji’nde, İÜ Gazetecilik Enstitüsü’nde okumuş; ilk öyküsü “Kristin”i 1965’te Türk Dili dergisinde yayınlamış, ilk kitabı İpek ve Bakır’ı 1971’de çıkarmıştı. Ödeşmeler, Dizboyu Papatya­lar, Yürekte Bukağı, Yaz Düşleri Düş Kışları, Gece Gezen Kızlar, Yaza Yolculuk, Sekizinci Günah, Otuzların Kadını, Aramızdaki Şey ve Güzel Yazı Defteri olmak üzere on bir öykü kitabı yayınla­mıştı.

İyi bir çevirmendi. Sadece eserlerini çevirdiği yazarların isimlerini sıraladığımızda bile çeviri­ye verdiği emeği anlamak mümkündü. F.Scott Fitzgerald, Tennessee Williams, Vladimir Nabo­kov, Octavio Paz, Saint Exupery, Lewis Caroll, Jorge Luis Borges, Edgar Allen Poe, Virginia Wo­olf, Gabriel Garcia Marquez, Kurt Vonnegut, Ju­lio Cortazar… ve ismini anamadığımız daha nice yazardan, kahir ekseriyeti roman ve öykü olmak üzere elliyi aşkın eser çevirmişti.

Evet, Tomris Uyar “uyumsuzdu”. Zaten günce ki­taplarını da bu sıfatı kullanarak isimlendirmişti. Tomris Uyar’ın “ardından” yazılan bir yazıda, Fe­rit Edgü tam da bu noktaya vurgu yapıyordu: “Birçoğunun düşünüp de söyleyemeyeceğini ben dile getireyim: Evet, huysuzdu. Evet hırçın­dı. Evet, tersine tersine giderdi. Evet, uyumsuz­du. …kalemi eline aldığı ilk günden beri, (han­diyse doğumundan beri diyecektim) uyumsuz­du. (…)Burnu büyük olduğu için değil, kafası dik olduğu için…” Ve şu cümleler: “Neyle uyumlu olacaktı ki! (…) …yozlaşmadan payını alan, yazar­lığı, şairliği, ressamlığı, sanat adına aklınıza ne gelirse tecimselleştiren, yaratıcılıkla reklamcılığı özdeşleştiren, yarım yamalak bir Türkçeyle baş­yapıtlar üreten, ‘medyatik’ arkadaşlarıyla mı?”1

Medyanın imkânlarından yararlanmak için her türlü manevrayı göze alan kimi yazarların aksi­ne, sahip olduğu imkânları bile değerlendirme yoluna gitmemişti. Hasan Bülent Kahraman di­yordu ki: “Tomris Uyar bir Tomris Uyar imgesi ya­rattı. Bunu medyalarla içli dışlı olarak değil tam tersine onlardan uzak durarak başardı.”2

Evet, Tomris Uyar, öyküde ısrar etmişti. Roman yazmamıştı. Bu önemliydi. Zira öykü türü sene­lerce roman için atlama taşı olarak görülmüş­tü. Romanın bir şubesi gibi algılanmıştı. Tom­ris Uyar’ın kırk yıla varan öykücülüğünde roma­nı denememiş olması bile, öyküye verdiği öne­min bir ifadesiydi.

Tomris Uyar’ın “ardından” dile getirilmiş ya da dile getirilmesi muhtemel bu yargılardan sonra, yazımızın odağına yönelelim: Tomris Uyar nasıl bir öykü yazdı? Tomris Uyar neyi, kimleri yazdı?

Tomris Uyar öykücülüğünü anlamak üzere yola çıktığımız zaman, önümüze kimi kapılar açılır: Kadınların toplum tarafından gördüğü baskı, öykülerinde toplumsal olanla bireysel olan ara­sında kurduğu denge, dil titizliği, parçalı bir an­latımı yeğlemiş olması, biçimsel arayışlar içeri­sinde oluşu, gözlemci/ayrıntıcı oluşu, eleştirel bir bakış açısına sahip oluşu, buna bağlı olarak ironiden yararlanışı… gibi başlıklardan hareket­le, kendi metinleri üzerinden, Tomris Uyar öykü­cülüğüne doğru bir yolculuğa çıkabiliriz:

“Kurban”

İlk kitabı İpek ve Bakır’da yer alan bu öykü, Hacı Baba, Hacı Baba’nın kızı Hatun, damadı Osman, gelini Senem ve oğlu İsmail üzerinden anla­tılan bir kısa öyküdür. Hacı Baba Hac’dan gel­miş, gelin Senem ona birbirinden güzel yemek­ler yapmıştır. Hacı Baba bu durumdan duydu­ğu memnuniyetini ifade edince, Senem, görüm­cesi tarafından kıskanılır. Yazar, daha hikâyenin en başında zarını Senem’e atmıştır. Onu “… kardan-rüzgârdan yeni çıkmış bir çiçek dalıy­dı. Diriydi, inceydi…” diye anlatırken tarafsızlığı­nı yitirmiştir. Senem’in içinden verilen “İsmail bir gelseydi, kızmasaydı. Azıcık yeseydi şunlardan.” cümleleri, kahramanına karşı merhamet du­yan bir yazarın cümleleridir. Öyküde bir yandan Senem’in iç dünyası yansıtılmaya çalışılırken, öte yandan Hacı Baba’nın kızı ile damadının ba­balarına verdikleri borç parayı geri almaya çalış­maları fakat bir türlü Hacı Baba’ya dertlerini an­latmayı başaramamaları da sahnelenir ki, bu sa­yede memlekette kol gezen yoksulluğun da altı kalın kalın çizilmiş olur. Yazarın asıl odaklanmak istediği nokta Senem’dir. Senem’in çevresinden gördüğü baskıdır. Kocasının eve gelecek olma­sı ve geldiği zaman gördükleri karşısında takı­nacağı tavırdır. Kocası eve gelecek ve konuklara yapılmış çeşit çeşit yemeği görünce muhteme­len sinirlenecektir. Senem ise bütün bunlar kar­şısında çaresizdir.

Bu öykü kadınlara odaklanmış olmasıyla, aile içi sorunları anlatmasıyla, kadınlara karşı top­lumun acımasızlığını işliyor olmasıyla tipik bir Tomris Uyar öyküsü ise de, “Kurban”daki “taraflı” tutumun yazarın öykülerinin genel manzarasını yansıttığını söylemek haksızlık olacaktır.

“Dondurma”

Sekizinci Günah’ta yer alan bu hikâye üç bölüm­den oluşur. İlk bölümde ihtiyar bir kadının gün­lüğüne düştüğü notları okuruz. Seniha hanım, her biri de hayatı terk etmiş olan annesini, ba­basını ve kocasını rüyasında görmüştür. Bun­ları bize anlatırken, bir yandan da okul arkada­şı Sumru’dan bahsetmeye koyulur. Sumru ya­zardır. Sumru davranışları toplum tarafından ya­dırgansa da bunu umursamayan aykırı/uçarı bir kadındır. Sumru’nun öyküye girmesi tamamen işlevseldir. Sumru -tersinden- olumlu bir tiptir. Seniha Hanım toplumun isteklerine boyun eğe­rek toplumun kabulünü kazanmış ve bir anlam­da zor olanla yüzleşmeme yolunu seçmiştir. Ya­zarın bakış açısıyla konuşacak olursak olum­suzdur. Bireyliğini bastırmış, mutluluğunu kay­betmemek için kendisine acı veren durumlara da göz yummuştur. Hikâyenin ikinci bölümün­de kahramanımız susar ve yazar bize onu anlat­maya başlar. Şu cümleler önemlidir: “Yaşamı bo­yunca dünyanın gözünü üstünde duymuş, ona göre davranmış, taksiye binmeyip dolmuş ya da otobüs kuyruklarında kar-kış demeden bekle­mişti. Bakkala giderken bile hafifi makyaj yap­mıştı. Şimdilerde iyice aklaşan altın sarısı saç­larını genç kızlığında da toplamış, belinin ince­liğini, kalçalarının yuvarlaklığını kahverengi ya da gri, bol giysilerle gizlemişti.” Görüldüğü gibi Tomris Uyar, bu hikâyesinde de uzun yıllar önce yazdığı “Kurban” hikâyesinde olduğu gibi, ka­dınların toplum içerisindeki yerlerine/yersizlik­lerine işaret etmekte, toplumu, kadınların ya­şamlarındaki rengi söndüren bir baskı unsuru olarak çizmektedir. Fakat “Dondurma” hikâyesini buraya almamızdaki asıl sebep bu değildir. Bu hikâye, Tomris Uyar öykücülüğündeki iki önemli noktayı aydınlatmaktadır.

Bunlardan ilki, yukarda belirttiğimiz gibi, Uyar’ın hikâyelerinde sıklıkla karşımıza çıkan “parçalı anlatım”dır. Yazar çoğunlukla öyküleri­ni üçe, dörde, beşe böler. Bu bölümlemeler, za­mansal akışın değiştiğini gösterdiği gibi öyküyü anlatan sesin değiştiğini de gösterir. Yani kimi bölümlerde birinci tekil anlatıcı varken kimi bö­lümlerde üçüncü tekil anlatıcı bulunur. Biçimsel kaygılarla başvurulduğunu sandığımız bu yön­tem, öykülerin etkileyici gücünü azaltır. Ki öy­künün kısalığı ve yoğunluğu hatırlanırsa bu tür denemelerin ne oranda risk taşıdığı daha iyi an­laşılacaktır. Hasan Bülent Kahraman’ın “Öyküle­ri daima uçacak kadar hafifti ama zamanın on­ları uçuramayacağı kadar ağırdı.”3 cümlesindeki “hafiflik”in de böylesi bir parçalılıktan neşet etti­ğini sanıyorum.

Ayrıca “Dondurma”, Uyar öyküsündeki “ironi” unsurunu anlayabilmemiz açısından iyi bir ör­nektir. Şu satırları okuyalım: “…her gün, gazete­lerde yalnız yaşayan kadınların başlarına neler geldiğini okuyoruz. Kurallara uymamanın be­delini ödüyor zavallılar. Yine de insanlık gere­ği onlara acıyoruz, onlar adına hicap duyuyoruz. Oysa evlerinde uslu uslu otursalar, başlarına hiç­bir şey gelmeyecek. Benim geliyor mu?” Dikkati­mizi bu satırlara çeken ve ironi kavramı üzerine açıklamalar yapan Necip Tosun, yazarın bu cüm­lelerle genel anlayışa uymayan kadınlara olum­suz gözle bakan toplumu mahkûm ettiğini be­lirtir. İroni, topluma yönelik bir eleştirinin aracı olarak kullanılmaktadır.4

“Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”

Dizboyu Papatyalar kitabında yer alan bu öykü, bir emekli albayın sabah yatağından neşe içe­risinde uyanışını, gündelik işlerle uğraştıktan sonra gezintiye çıkışını, eski okul arkadaşlarıy­la bir gazinoda eğlenişini, orada sabahlayışını ve ertesi günün gazetelerine haber oluşunu an­latır. Belki de Tomris Uyar’ın en iyi öyküsüdür. Ama tipik bir Tomris Uyar öyküsü olduğu tartışı­labilir. Zira sonunda bir “kurşun”, bir bakıma bir skandal vardır. İlhamını gündelik yaşamın ruti­ni içerisinde bulan, böylesi anların öyküsünü ya­zan Uyar, şaşırtıcılığı öykü türü için vazgeçilmez bir öge saymaz. Kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söyler: ”Kısa öykünün çarpıcı olması bir ku­ral sayılagelmiş, ama bu kuralı dile getiren E.A.Poe bile her sayfada okura üç beş yumruk indirilmesi gerektiğini söylememiş.”5 Bize bunları düşündü­ren “Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”, aynı zamanda Uyar’ın ayrıntıcı ve gözlemci yönüne örneklik teşkil eder.

Bitirirken belirtmemiz gereken bir başka nok­ta da şudur: Uyar’ın öyküsü, toplumsalla birey­sel arasında y ankılana gelmiştir. Yaza­rın İpek ve Bakır’ın 1988’de yapılan üçüncü bas­kısına yazdığı “son söz”deki şu cümlesi önem­lidir: “Sürekli alabora olarak kötü şaşırtmacalar veren bir dil ortamında, bir kültürsüzlük karga­şasında yaşayacağını, toplumun sancılarına bir yurttaş kimliğiyle asla kayıtsız kalamayacağın için bireysel fantezilerinde bile toplumsal ger­çeklikten kaçmayacağını, bu yüzden yazar ka­natlarını yeterince kullanamayacağını ve bun­dan asla pişmanlık duymayacağını nerden bili­yordun?” 6 Kimi öykülerinde toplumsal bir bakış daha yoğun gibi gözükürken oradan bireyse­le geçmek hiç de zor değildir. Kimi öykülerinde ise bireysel bir bakıştan derhal toplumsala ge­çilebilir. Bu durumu şu cümle ile açıklamayı de­neyelim: Tomris Uyar’ın “bireysel”i de toplumsal olanın kopmaz bir parçasıdır. Kendini topluma ya da dünyaya kapamaz.

Kaynakça:

1. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı: 121, s.10
2. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı:121, s.7
3. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı:121, s.7
4. Hece dergisi, Ekim 2002, sayı: 70, s.85
5. Adam Öykü, Kasım Aralık 1996, sayı: 7, s.31-37
6. İpek ve Bakır, Ada Yay., 1988, 3.baskı

Abdullah Harmancı – Gıcır Kitap Cix Telefon

Abdullah Harmancı – Gıcır Kitap Cix Telefon

Şair Ertuğrul Rast’a

 

Dördüncü öykü kitabım yayımlanmıştı. Heyecansızdım. Bir gün yayınevlerinin getir-götür işlerinde çalışan her çocuk gibi yorgun ve zeki bir genç beni aradı ve açık adresimi istedi: Kitabım geliyordu. Heyecansızdım. Ama içimdeki genç adamın kitabı görmek için sabırsızlandığını fark ettim. İçimdeki genç adamın ilk kitabımın yaşadığım şehrin kargolarından birine geldiği zamanki heyecanını hatırlayarak bilgece gülümsedim. İçim sızladı: On sene olmuş.

Birkaç gün geçtiği halde hala aranmayışımdan tedirgin oldum.İnternetin başına geçip küçük şehrimin kargolarını bir bir tespit ettim ve herhangi bir kargonun herhangi bir şubesini aradım. Küçük şehirlerin kargolarında çalışan her genç kız gibi yorgun ve her gün yüzlerce insanla telefon görüşmesi yapmaktan dolayı dilbaz bir genç kız, şubelerinin sisteminde benim adımın gözükmediğini söyledi. Hayır, şirketin bütün şubelerini göremiyordu. Evet, sadece kendi şubesi için konuşuyordu. Şu halde şehirde ki tüm şubeleri aramam gerektiğini düşünüp zekâmla gurur duydum. Ama buna üşendim. Yapmam gereken biraz daha beklemekti.

Beklemeye koyuldum. Yaşadığım şehirden 115 km uzakta bir binada yorgunluktan ve uykusuzluktan gözlerinin diplerine kan oturmuş itaatkâr

ve sabırlı öğrencilerime birbiriyle bacanak olan ve ikisi de hececi olan ve ikisininde şiirleri bolca bestelenmiş olan ve ikisi de uzun ömür süren iki şairin adlarını sorup bilmemelerinden derin bir zevk alıyorken ve saat akşamın 22.45’ini gösteriyorken, telefonum çaldı. Açtım.

Bizim apartmanın kapıcısıydı. Hocam, gündüz size kargo gelmiş, bizim çocuklar almış, ben de şimdi sizin kapınıza bırakıyorum, biz bir haftalığına köye gidiyoruz da, dedi.

Kitaplarım gelmişti ve bana tam 115 km uzaklıktaydı. Arabamı beşinci vitese takıp 110’a kilitlersem tam 75 dakika sonra evimdeydim. Kitabıma dokunabilecektim. Selülozunu koklayacaktım. Dersi bitirip odama kadar yürümem 3 dakika, oradan arabama geçmem 3 dakika toplamda 81 dakika sonra kitabıma dokunacaktım.

Telefonumu kapatıp da paltomun sol iç cebinin derinliğine bırakırken, telefonumun bu kalın ve bol palto içinde ne kadar huzurlu, ne kadar sakin bir hayat sürdüğünü düşündüm. Güzel bir uyku için yorgun olmam gerekir. Acaba telefonum da yorgun mudur?

Hareketimden çocuklar ne diyeceğimi anlamışlardı. Evet arkadaşlar, dedim, tamam bu kadar yeter. Haftaya ödevlerinizi unutmayın. Ödev kimin umuru? Çocukların gözlerine kan oturmuş. Arabama bindiğimde saat tam da 22.52’ydi. Üzüldüm. Hesaplayamadığım bir dakika kaybetmiştim. Gaz pedalını kökledim. Çalıştığım küçük şehrin iyice tenhalaşmış trafiğinden hızla çıktım.

Şimdi şehirlerarası yola girmiştim ve arada 120’ye çıkmalıydım ki yol boyunca karşılaşacağım yedi kırmızı ışıkta yapacağım beklemeleri telafi edeyim.Karanlığım koyulaştıkça hızım artıyor, hızım arttıkça karanlığım koyulaşıyordu. Dördüncü kitabıma dokunmak için sabırsızlanıyordum.

Asansörden indiğim zaman katın otomatı yandı ve ben kargo paketinin dairemin kapısına tam da tahmin ettiğim gibi çaprazlama dayandırıldığına dikkat ettim. Paket umduğumdan büyüktü. Yayınevim bu defa cömert davranmış olacaktı. Bunun için ayrıca sevindim.

Evimin sıcaklığına daldığım zaman kargo paketini açmakta acele etmedim: Bu bir tören, bu bir haz, bu bir zevk, bu bir şenlikti. Üstümü çıkardım. Üstümü giyindim. Meyve salatası hazırladım. Salona geçtim. Berjerin önüne pufu kaydırdım. Battaniyemi hazırladım. Televizyonu açtım. Paketi kucağıma aldım. Televizyonda sinirlerimi bozmayacak bir tartışma programı aradım ve otomatikten sesi kapattım. İşte beklediğim an gelmişti.

Son dört senedir bir satır öykü yazamamış biri olarak, uzun senelerden beri yazdığım öykülerden bir öykü kitabı daha çıkartmayı becermiştim. Paketi açıp da ilk kitabıma dokunduğumda içim yandı. Dört senedir öykü yazamadığıma göre, bir daha kim bilir ne kadar uzun bir zaman sonra böyle gıcır bir kitabım olacaktı. Kim bilir belki de hiçbir zaman böyle gıcır bir kitaba dokunamayacaktım. Yazmam gerekiyordu. Mesela dört sene sonra gene bir gıcır kitabım olabilmesi için yazmam gerekiyordu.

Kitabımın kapağına ancak kendi kitabını ilk defa görmüş bir yazarın tavır alışıyla tavır aldım ve şöyle bir kendimden uzaklaştırarak baktım. Bir daha baktım bir daha baktım. Kendimi tanıyordum. Kim bilir kaç defa daha böyle böyle böyle bakacak, bu kitabın sayfalarını karıştıracaktım. Kaç defa kaç defa.

Hiçbir öykü üzerinde fazlaca odaklanmadan ordan burdan sayfalardan pasajlar okuyacak, kim bilir kaç defa sayfalarını parmaklarımın arasında rüzgârlayacaktım. Bir yazım yanlışı görürüm de içim yanar diye pek de üzerinde durmayacaktım sayfaların. Kitaba doyana kadar böyle böyle kim bilir kaç ay, kaç hafta…

Derken gözüm televizyon ekranına ilişti. Kitaplarla ilgili bir belgeseldi. Kitabımı bir yana bırakıp televizyonun sesini açtım. Korktuğum şey oluyordu:Gönlümü birkaç günlüğüne saran kitap sevgisi, kitabımın sevgisi, şimdi ufaktan ufaktan pörsüyecekti. Ukala belgesel sunucusu diyordu ki… Kitap bildiğimiz biçimini aldıktan sonra milyonlarca milyonlarca kitap var edilmişti ve her yıl dünyada bilmem ne kadar kitap yayınlanıyordu, ben düşünüyordum ki, bu kitapların her var edilişinde, ben düşünüyordum ki şimdi, her müellif, aptalca, safça, salakça bir sevinç yaşamıştı. Bir tamamlanmışlık, bir tamlanmışlık duygusu yaşamıştı. Bir huzur, bir tatmin yaşamıştı. Bir iyilik, bir güzellik, bir babalık duygusu yaşamıştı. Ben de o milyonlarca saftan biriydim işte. Safça, aptalca bir duyguydu bu.

Şimdi ben kendime kallavi bir kahve yapacak, huzur içinde bir uykuya dalacaktım. Kendimden memnun. Ne aptalca, ne budalaca, ne komik, ne boş…Günlerdir içimde büyüttüğüm güzellik, işte ufak ufak sarsılıyordu. Sabahın olmasına

saatler vardı ve ben, sabah olana değin, biliyordum ki kendimle didişip duracak, kendimle uğraşıp duracak, fani bir kitaba duyduğum bu aptal bağlılığı sorgulayıp duracak, küllü men aleyha fan, deyip duracak, şu kadarcık bir mutluluğu bile kendime çok görecektim. Tam da bu saadet anında sesi kesilmiş bir televizyondan gelen bir kurşun.

Eyvah ki eyvah…

Sen kimsin, kitapları milyarlara ulaşmışların yanında, sen kimsin, tarihi değiştirmiş kitapların yanında, sen kimsin, sen kimsin, sen kimsin… Kıyamet koptuğunda bu kitaptan bir zerre bile kalmayacak! Rüzgârla bakalım kitabının sayfalarını, zaman da seni rüzgârlayacak. Ne sen olacaksın, ne de bu aptal seksen sayfalık kitap! Zavallı seni! Zavallı!

Paltomun sıcacık cebinde uyuyan telefonumun yerinde olmak istedim bi an. Çünkü o fani olduğunun farkında değil. Çünkü onun uçup gidecek mutlulukları yok! Çünkü o neye sarılsa sarıldığı bin bir parça olmuyor. Yerle yeksan olmuyor. Sarıldığım her şey solmak zorunda mı? Sevdiğim her renk, kokladığım her çiçek? Bağlandığım her bel? Bitmeyecek bir sabah, solmayacak bir yüz yok mu? En iyisi bir telefon olmak. Bir palto olmak. Bir masa örtüsü olmak. Bir televizyon ekranı. Bir döşeme olmak. Bir urgan olmak. Bir yağlı urgan olmak, bir ince boğaza geçmek. Yok ben gene telefon olmaya tavım. Hafif, sessiz, cix bir telefon. İşin bitip de bir çöplüğe fırlatıldığında, bu soysuz hareketten haberin bile olmaz!! Çöplüğün dipsiz karanlığına doğru:

Kayb olur,

def olur,

…tir olur gidersin!

Televizyon: Allah seni ne etsin

Abdullah Harmancı – İnce İnsanlar

Abdullah Harmancı – İnce İnsanlar

Ahmet Aka’yı ne zaman tanıdım? İlk karşılaşma nasıl oldu? Ne­ler söyledik birbirimize? Bunu hatırlamıyorum. Ama Ahmet Aka’nın Merhaba gazetesinin eski versiyonu olan Türkiye’de Yarın’da şiirler ya­yınladığını hatırlıyorum. Tanışmadan önce ünü­nü duymuştum. 1990 yılında Merhaba kuruldu ve mesela Hakan Albayrak bu gazetede bir süre çalışmıştı. (Gazete gözümüzde ne kadar büyü­müştü!)

Konya İmam Hatip’te okuyoruz. Milli Gençlik Vakfı Sayha adında bir dergi çıkartıyor. Bu dergi­de şiirler yayınlıyorum. Şimdi Karaman’da yaşa­yan Hasan Erkan’la, Kayseri’de yaşayan Kani Çı­nar ağabeyler bizi gayretlendiriyorlar. Mesela Kani Çınar’ın bana İsmet Özel okuyup okumadı­ğımı sorduğunu hatırlıyorum. Bir süre Erbain’le gezdiğimi. Kendimi önemli bir adam gibi hisse­diyordum. İşte bu günlerde, Ahmet Aka hayatı­ma girdi. Artık şimdiki belediye binasına bakan büyük bir apartmanın üst katlarındaki Merha­ba bürosuna sık sık gitmeye başlıyorum. Ahmet Aka’nın odasında olmak; şiir, öykü, roman ko­nuşmak, çay içmek, heyecanlarımızı anlamayan ve bilmeyen dış dünyadan biraz olsun kaçabil­mek, bir sığınak bulabilmek anlamlarına geliyor. Uzun seneler böyle devam diyor. Zaman zaman Merhaba’da bir şeyler yayınlıyorum. Şiir, eleştiri yazıları yazıyorum.

Derken üniversite zamanı geliyor. Üç ay kadar Merhaba gazetesinde “Cumartesi Edebiyat” baş­lıklı bir sanat sayfası çıkarıyoruz. Bu ismi sanı­rım Mehmet Harmancı öneriyor. Demek ki 19, 20 yaşlarındayım. 1992, 93, 94… seneleri. 1996 sonrasında, öğretmenlik sebebiyle Konya’dan uzaklaşıyorum. Aka’nın Eylül macerası da o gün­lere denk geliyor. Ahmet Aka demek, kitap, ga­zete, dergi çıkarma planları yapan adam de­mektir. Bütün bu planlar beni de heyecanlandı­ rıyor. Eylül’ün bazı sayılarında çok hüzünlü de­nemeler kaleme aldığımı hatırlıyorum. Hepsi var arşivimde. Ama o arşivi açacak ve dergi, ga­zete sayfaları arasında gezinecek mecalim yok. Bunun ruhuma verdiği ıstırabı bilemezsiniz. Eski dergi sayfalarını karıştırmak ruhuma derin bir acı veriyor. Evet. Bildik duygu. “Geçiyor olmak”. Yakıcı bir şey. Sevgili Mehmet Ali Köseoğlu, Ah­met Aka ve ben, bir yerlerde oturup Eylül dergi­si için planlar yapıyoruz. Sonra ben Konya’dan uzaklaşıyorum. Döndüğümde Mehmet Ali’nin sitem ettiğini hatırlıyorum. “Hani bize destek ve­recektin?” edasıyla…

Seneler akıp gidiyor. Ahmet Aka çalıştığı gaze­teleri değiştiriyor. Benim Ahmet Aka’yı ziyaret yerlerim değişiyor sadece. Konularımız, esprile­rimiz, meselelerimiz, dertlerimiz pek değişmi­yor. Derken -benim itirazlarıma rağmen- gazete­ciliği bırakıp matbaa kuruyor. Şimdi matbaasın­da ziyaret ediyorum onu. Sonunda elime bir ki­tap tutuşturuyor. Ahmet Aka’nın son kitabı: İnce Düşler. 2012’de Çimke Yayınları’ndan çıkmış. Aka’nın kendi yayınevi.

İnce Düşler’i açıp okumaya başladığım andan itibaren, geride kalan çeyrek asır geçiyor göz­lerimin önünden. İlk kitabını 1990’da yayınla­mış Ahmet Aka. Dört şiir kitabı, bir de romanı var. İnce Düşler, onun altıncı kitabı. Kitabın türü için ne diyeceğiz? Şiirlerle şiirsel düzyazılarını bir arada toplamış, diyorum ben. Kitabın başın­da yer alan şiirsel düzyazılar bir bütünlük içeri­yorlar. Kitaptaki şiirlerin bir bölümü de bu şiirsel düzyazı örnekleriyle uyum içinde. Ancak şiirle­rin diğer bölümü için bu bütünselliğe uydukla­rını söylemek zor.

Aslında şehir üstüne düşünen, şehri yazılarına, incelemelerine konu edinen akademisyenler için, yazarlar için önemli ipuçları barındırıyor ki­taptaki “mensure” de denebilecek bu şiirsel düz­yazılar. Hemen bütün yazılarda şehre seslenili­yor. Ahmet Aka metinlerinin tipik özelliğinin yo­ğun duygusallık ve aynı şekilde yoğun karam­sarlık olduğunu hatırlayacak olursak, bu yazılar da tipik Ahmet Aka metinleri. Karamsarlıklarının altında gerek yazarın kendi mizacından getirdi­ği genetik refleksler gerekse modernleşen, be­tonlaşan, ruhunu yitiren, öz yapısına uygun ol­mayan bir biçimde yenileştirilen Konya’ya duyu­lan üzüntü var.

Bu yazılar genel anlamda bir ağıt. Modernle­şen Konya’ya ağıt. Buradaki trajik unsuru daha da trajikleştiren, yazıların boğazımıza bir dü­ğüm olup durmasına sebep olan şey, Aka’nın Konya’yı bir şair gibi, bir dost gibi, bir yaren gibi seviyor olması. Bakın ne diyor: “İçimdeki şehir büyüyor. Büyüyor içimdeki sevinç. Karatay ne kadar da güzel Allah’ım. Mevlana ne kadar da hoş. Işık böcekleri gibi toplandık burada. Ey şe­hir! Ey en güzel insanlar memleketi! Araplar, Se­dirler, Ellezin Kavakları ey… Türbe önünde fay­tonlar yutan şehir. Samanpazarı’nda yaşlı dün­ya çocukları… Ladik halısında ilmik olan ip. Kayalıpark’ta simit satan Cevahir…”

Bir şehri böylesine sevince, onun hızla betonlaş­ması, öz ruhundan uzaklaşması da Aka’nın acı ve acıklı şeyler söylemesine, eleştirilerini “kahr”a dönüştürmesine sebep oluyor. İşte kitapta yer alan şiirlerin de tam da buradan başlaması gere­kirdi. Dolayısıyla şiirlerle mensurelerin bir dosya bütünlüğüne sahip olmalarını beklerdik. Bazı şi­irler dışında bu bütünleşme sağlanmamış. “Sen Konya Olsan” şiiri ise, bu bütünlüğü tam olarak sağlamış şiirlerden. Ahmet, bu kitabında eski şi­irlerine de yer vermiş. O sebeple, zaman zaman Necip Fazıl kokan heceli şiirlere, zaman zaman içinde bir İslam devrimcisinin genç ruhunun depreştiği delişmen şiirlere rastlıyoruz.

Ahmet Aka, benim için, Konya’yı Konya yapan birkaç kişiden biridir. Çok duygusaldır. Kırılgan­dır. Biraz alıngandır. Gani gönüllüdür. Seni Ne İhtiyarlattı’nın ilk öyküsünü ona ithaf etmiştim. Öykü dikkatle okunursa, neden ona ithaf edildi­ği anlaşılacaktır. Vesselam!

Abdullah Harmancı – “Yoksa” İçin 15 Not

Abdullah Harmancı – “Yoksa” İçin 15 Not

  1. Nermin Tenekeci, 1971 doğumlu ve hatırlayabildiğim kadarıyla 1990’ların ortalarından itibaren dergilerde öyküler yayımlamaya başladı. Ancak ilk kitabı Yoksa’nın (Okur Kitaplığı, 2010) yayımlanması için otuz dokuzuncu yaşını bekledi. Bunun sebeplerinden biri, öyküsünü olgunlaştırmayı sabırla beklemiş olmasıyken, bir başka sebebi de hakkında yazılmış bir yazıda da belirtildiği gibi, “sessiz sedasız” bir yazı üretimini tercih etmiş olmasıdır. Bir başka deyişle, yakın olunması gereken yerlere yakın olamayanlar, kitaplarını zor yayınlatırlar. (Nermin Hanım’la Bilim Sanat Vakfında kısacık bir görüşmemiz olmuştu, sevgili Gülnihal Ümit’le birlikte. Bunun dışında kendisiyle herhangi bir irtibatımız olmadı. Dolayısıyla bu cümlelerin bütün sorumluluğu bana aittir. Kendisinden aldığım herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.) Sadece sanatına eğilip ona yoğunlaşmak ve “iyi işler” çıkarmak -bu ülkede- asla yeterli değildir. Yoksa, son senelerde yayımlanmış en sıkı öykü kitaplarından biriyken, kaç kişinin bunun farkında olduğunu merak ediyorum doğrusu. Kitap dergilerini saran “sektörel” yazılar, edebiyat dergilerini kaplayan hatır-gönül yazıları gerçek okuyucuda ciddi bir güvensizlik doğurdu. Her kitap iyi, her kitap güzel, her kitap sıcak, her kitap cici… Kimse eleştirinin sahici yüzüyle hesaplaşmak niyetinde değil. Doğru cümle kuramayan, bir öyküyü kurgulamayı başaramayan kişilerin kitap değil kitaplar yayımlamayı başarmalarını nasıl açıklamalı? Her neyse. Bu tatsız mevzuları geçerek Yoksa’ya odaklanalım:
  2. Nermin Tenekeci, yazar profiline bakıldığında, İslami duyarlığa sahip kadın öykücülerimizden biri. Üç şeyi birden söylemiş olduk: İslami duyarlığa sahip bir kesimden, öykü yazıyor ve kadın… Kendisiyle aynı sosyolojik özelliklere sahip kadın öykücülerimizle kıyaslandığında ise, daha ilk adımda onlardan ayrılıyor. Öykülerinde İslami bir duyarlığın altını çizmediği gibi, dindar, muhafazakâr gibi sıfatlarla tanımlanabilecek insanların öykülerini de yazmıyor. Yazmalıydı, demiyorum. Ancak son senelerde, öykücülüğümüzde, böylesi bir duyarlığın çokça işlendiğini, dinî yaşama biçimlerinin İslami kesimlerde yetişmiş öykücüler tarafından sıkça dışlaştırıldığını biliyoruz. Tenekeci, tersine, biraiçen, barlarda oturup kalkan, bıçkın, tehlikeli, günahın ya da suçun çevresinde dolanan kişilerin hayatlarını büyük bir ustalıkla kayıtlara geçiriyor.
  3. “Suç”, daha çok cinayet, Yoksa’nın temel izlekleri arasında. Üçüncü sayfa haberlerinin bir biçimde öyküleştirildiğini görüyoruz. Bir gazete haberinde donan acı finallerin, geriye doğru sarılmasıyla öykülerin, farklı zaman ve mekânlarda, farklı kişilerle canlandığını görüyoruz. Bir anlamda, insanların nasıl olup da suça bulaştıklarını, hapsaneye düştüklerini anlıyoruz.
  4. Tenekeci, aynı zamanda bir portreleme ustası. Öykü kişilerini birkaç fırça darbesiyle fakat enfes detaylara girerek canlandırıveriyor. Zaman zaman karşımızda bir Peyami Safa zekâsını görür gibi oluyoruz. Detayları seven kadın ruhu, öykü türünde doğrusu çokça işe yarıyor. Yoksa’nın muharriri de, bu detayları uzun cümlelerle ve yaşanmışlık hissi vererek canlandırmasını biliyor.
  5. Türk öyküsünün son senelerde yoğun bir biçimde entelektüel kişinin öyküsüne yöneldiğini ve bir entelektüelin iç dünyasına eğildiğini hatırlayacak olursak, Yoksa’da bizi şaşırtan özelliklerden biri de, halktan insanların, sokaktan insanların yansıtılıyor olması. Bazen bir gündelikçi kadın, bazen bitirim otoparkçı iç dünyasının bütün beşeriliği içerisinde gözlerimizin önüne seriliyor. Öykücüler okuyup yazan insanlardır ve dünyaya entelektüel gözlüklerinin gerisinden bakarlar. Bu da, onların öykülerini, daha çok okuyup yazan, aydın kişilerin hayatlarıyla doldurmalarına sebep olur. Zira kolay olan budur. Zor olan ise, başkasını yazmaktır. Başkası kimdir? Çehov’un adını hiç duymamış kişidir. Öykücü için… İşte bu uzaktaki adamın öyküsünü yazmak, kitap dolu bir odada yaşayan öykücülerimiz için elbette zordur. Bu sebeple, Ayfer Tunç, Mustafa Kutlu, Nermin Tenekeci önemli bir iş çıkartmaktadırlar, diye düşünüyorum. Ve tabii burada sayamadığım diğer “başkasını” yazan yazarlar.
  6. Bu halktan tipler, düz ve sıradan kişiler de değildir. Tenekeci, halk insanlarını büyük bir derinlikle sunarken, bıçak sırtında yaşayan kişilerin hayatlarını anlatır. Bunlar bir biçimde gazetelerin üçüncü sayfalarına çıkarlar. Bitirim, karanlık, tehlikeli kişilerdir. Suça bulaşmak üzeredirler. Ya da suçun feriştahına bulaşmışlardır çoktan.
  7. Öykülerde ciddi bir nihilizmin kol gezmesi de buraya kadar anlattıklarımızdan sonra, beklendik bir durumdur. Nihilizm, hayatın anlamsızlığı, hiçliği, bunalım, bitmişlik duygusu, kişileri en yakın noktaya, intihara yaklaştırır. İntihar neredeyse bütün öykülerde bir çare gibi durmaktadır. Kahramanlar hayatlarının ışığını yitirirler ve kendilerine bir çıkış aramak yerine intihar biçimleri üzerine düşünürler. Cinayetin de bu değer ve ışık arayışında kişilerin karşısına çıkan bir çare olduğunu düşünebiliriz.
  8. Başını alıp gitmek, terk etmek, uzaklaşmak, bilinen ortamların dışına çıkmak da belki intihardan ve cinayetten önce, öykü kişilerinin başvurduğu kurtuluş yolları arasındadır. Kişiler hayatlarına bir çıkış yolu bulamadıkları için, mekânlarını değiştirerek kendilerine bir “yeni hayat” kurma umudu taşırlar. Ancak bu gidiş, Yoksa’da daha çok, gidenin değil, geride kalanın perspektifinden sunulduğu için, derin bir acıyla birlikte dışlaşır. Bir başka deyişle, terk edilen sevgililerin ya da aile fertlerinin acısı, bu “gitme”lerin sonucu olarak çıkar karşımıza.
  9. Aşkın daha çok bıçak sırtı bir cinnet duygusu içinde anlatıldığını görürüz Yoksa’da. Yani terk edilmenin özellikle kadın öykü kişisi üzerinden verilmesi biçiminde bir aşk anlatısına rastlarız. Kitabın son öyküsü olan “Sen de Sev ama Sevilme”, terk edilen bir genç kızın gözünden anlatılmış nefis bir öykü. Nefis diyorum, zira duygusallık dozunun çok iyi ayarlanmış olduğunu görüyoruz. Terk edilen genç kız gibi biz de acı çekiyoruz, içimiz yanıyor.
  10. Kadın öykücülerin aksine, Nermin Tenekeci bir feminizm peşinde değil. Sahurda gelen ya da kusursuz piknik arayan erkeklerden yakınmıyor. Yakınma duygusu, pek çok kadın öykücünün metinlerini çözümlerken karşımıza çıkan önemli bir ipucuyken, Yoksa’da kadınlar daha çok anlatılsa da, yazarın böyle bir endişe taşımadığı açık.
  11. Yazarın öykülerini kurarken okura haddinden fazla güvendiği ve zaman, mekân atlamaları yaparak okurun zekâsını ve takip gücünü haddinden fazla zorladığını da söylememiz gerekir. “Yirmi Altı Saniye” öyküsü buna örnek. Öykü kişileri oldukça fazla ve ne kadar dikkat etseniz de, öyküyü takip edemiyor ve bütünlüğü kaçırıyorsunuz.
  12. Tenekeci’nin dile olan hâkimiyeti, bütün öykülerde bizi kendisine çeken cazibe noktasını oluşturuyor. Şimdi okuyacağımız paragraftaki “klişeler”, halkın evlilik müessesesine bakışını, özellikle halk kadınlarının iç dünyasını bütün gerçekliği içinde veriyor: “Seni mağazada göstermişler. Çok beğenmiş. Semiha illa ki olsun diyor. Bir evin bir oğlu. Görümce, elti, kayınbaba derdi yok. Yalnızca hastalıklı bir anası. …Semihaların sokağındaki manavcı. Yaşı senden biraz büyük. …Eli ekmek tuttuktan sonra gül gibi geçinir gidersiniz. İsterim ki bir an önce yerine yerleştireyim seni, mürevvetini göreyim, bir kere gör, konuş…” (s.100) Burada, halkımızın hayatındaki klişelerin, aynı zamanda konuşmalarına da yansıyan klişelere dönüştüğünü görüyoruz. Halkın, klişelerle düşündüğünü, konuştuğunu ve yaşadığını unutmayalım. Tenekeci; şiirli, betimleyici, uzun cümleli, çarpıcı bir üsluba sahip…
  13. Şarkı sözlerinden de sıklıkla faydalanan Nermin Tenekeci, öykü kişilerinin sosyal statülerini, kişilik özelliklerini yansıtmak amacıyla bu ibarelere başvuruyor. Genellikle yapıldığının aksine, yazar, çok vurucu, veciz, insanın içini sızlatacak bir şarkı sözü yerine, daha sıradan, az bilindik ve özelliksiz sözleri alıntılıyor. Zira seçkin kimselerin hayatlarını öyküleştirmiyor. Şarkı sözlerini özellikle seçmiyor.
  14. Zaman zaman ironiden faydalanıyor. Ancak ironiyi çok fazla önemsemiyor. Öykülerinin daha çok duygusal bir iz bırakmasını arzu ettiği için, ironiyi kıvamında bırakıyor.
  15. Bir terör gazisinin eşinin iç dünyasını ya da bir Almancı’nın Avrupa’da yaşadığı ötekilik duygusunu anlatan Nermin Tenekeci, yaşadığımız günlere selam veren konulara eğilmesini biliyor. Ama genel manzaraya bakıldığında, yazarın egzotik, fantastik öyküler yazmak istediği gibi bir düşünceye de kapılıyoruz: Anlatım biçimi, üslup, oldukça şiirsel ve yazar öykülerinde duygusal bir atmosfere ulaşmak amacıyla, leitmotiflere, kelime, ibare, cümle tekrarlarına sıkça başvurduğu için, gerçekçi konuların bile egzotik bir atmosfere “bulandığını” görüyoruz.

Sonuç: Tenekeci’den beklenen, daha velût olması -evet, yeterince üretken olmadığını düşünüyorum- ve bugüne kadar yaptığı gibi “sessiz sedasız” öykü evrenini örmesidir.

Abdullah Harmancı – Nuri Pakdil: Yakın Plan Sekanslar

Abdullah Harmancı – Nuri Pakdil: Yakın Plan Sekanslar

1.

Edebiyat dergisinin sayfaları arasında dolaşıyorum: 1969 Şubatından, yani derginin ilk sayısından başlayarak, sayı sayı, sayfa sayfa, yazı yazı sindirmeye çalışıyorum dergiyi. Zihnime değil, ruhuma değiyor dergideki yazılar. Zira zihnime değil ruhuma değmesi için yazılmışlar. Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz “şey” var Edebiyat’ta. Bugün insanımızda zayıflaşmış, cılızlaşmış olan “şey” var. Edebiyat dergisinde yazılan her yazı, her şiir, her not, her deneme, her eleştiri, her değini, tümüyle dinî bir endişeden neşet ediyor. Bir “dava” var ve bu “dava”nın etrafında halkalanmış bir küme imanlı adam, bir ateşin etrafına çemberlenmiş ve bu ateşin sönmemesi için uğraşan habire ateşin altına çalı çırpı yetiştiren kişileri andırırcasına, durmadan yorulmadan harlandırıyorlar ateşi. Bir nöbetleşe çalışma gözleniyor. Şiir, deneme, öykü, çeviri, toplantı, söyleşi… Kalemler, kendi adlarını bırakıp takma adlarla nöbetlerine devam ediyorlar. Maksatları “çok satmak” değil. Maksatları imza günleri yapmak değil. Maksatları kitlelere açılmak değil. Maksatları fiyakalı fotoğraflar çektirip geniş okur kitlelerine kavuşmak değil.

Tam da 2012’den baktığımız zaman  Edebiyat’ın sayfalarına, bugün neye muhtaç olduğumuzu, bugün en fazla neye ihtiyaç duyduğumuzu görebiliyoruz. Bugün bize lazım olan yeni bir edebiyat dergisi değil. Bugün bize lazım olan yeni bir romancı, yeni bir öykücü, yeni bir şair değil. Bugünün edebiyatçısı, -diğerlerine bir şey demeye hakkım yok; kendisini dindar olarak niteleyen şair ve yazarlardan bahsediyorum- kendi adını Türk edebiyatının şairleri, öykücüleri, romancıları arasında bir yere, ama iyi bir yere yazdırmak gibi, daha da kötüsü, kitaplarıyla para kazanmak gibi, bir isim yapmak gibi tümüyle dünyevi hedeflere kaptırmıştır. Tepeden tırnağa bireyselleşen, tepeden tırnağa çıkarcılaşan, tepeden tırnağa dünyevileşen dünyanın geri kalanı gibi, bugünün dindar edebiyatçısı da son derece dünyevi, bireysel, çapsız, sıradan hedeflere odaklanmıştır. Postacılar dergi, kitap getirmeye yetişemiyor; kitaplığımızın raflarında, dergiden kitaptan yer kalmıyor; herkes “yazar”, herkes “şair”, herkes “entelektüel”, herkesin dergisi var, herkes “yoğun”, herkes üretken, herkes “başarılı”, herkes sevimli… Ancak ne var ki… Bereket yok, feyz yok, ihlâs yok, huzur yok, sükûnet yok, mutmain kalpler, mutmain gözler, mutmain gönüller yok… İşte bu sebeple anlamlı Edebiyat dergisinin sayfaları arasında dolaşmak, dergideki yazıları okumak, Nuri Pakdil’e ve yazdıklarına odaklanmak, onun ne yapmaya çalıştığına bakmak, ne yaptığına bakmak… İşte bu sebeple Edebiyat’a ihtiyacımız var.

 

2.

Özkaymak’la Karaman’dan Konya’ya geliyorum. Yolculuğum yetmiş beş dakika sürecek. Çantamda, yolda okumak üzere yanıma aldığım Edebiyat dergisinin tüm sayılarını içeren bir cilt var. Ama ben alışkanlıkla “mytv”min tuşlarına basıyorum. Bir haber kanalında Suriye konuşuluyor. Her şey birdenbire oluyor. Programı yöneten sarışın bayan, “Acaba Türkiye yanlış ata mı oynadı?” deyiveriyor. Acaba Esed’in yanında yer almamız gerekmez miydi? Karşısındaki uluslar arası ilişkiler uzmanı bey’in ne cevap vereceğini merakla bekliyorum. Belki içine yuvarlandığım acı kuyusundan bu bey’in cevabı beni kurtarabilir. Çene sakallı ve fularlı bey her manaya gelebilecek uzun cümlelerden sonra ce vabını “diye düşünüyorum” diye bitiriyor. (Uluslar arası ilişkiler uzmanı beylerin cevapları beni her zaman irkiltmiştir. Filistin’de Müslümanlar ölüyor olabilir, onlar böylesine duygusal bağlamda konuya bakmanın sakıncalar içerdiğini filan söyleyiverirler. Elimden geldiğince uluslar arası ilişkiler uzmanlarının yorumlarını izlememeye çalışırım bu sebeple.) Haber kanalındaki programı yöneten sarışın bayan sorusunda ısrar ediyor. “Ya Batı ülkeleri Esed’i gözden çıkarmamışlarsa, o zaman halimiz nic’olur?” Suriye’de Müslümanlar üç yüzer beş yüzer ölüyor. Bizse yanlış ata oynamış olabilir miyiz, sorusunun peşindeyiz. At burada neye tekabül ediyor? Üç yüzer beş yüzer ölen Müslümanlara mı? “Mytv”mi kapatıp çantamdan Edebiyat dergisinin tüm sayılarını içeren cildini çıkartıyorum, cilt oldukça kalın ve büyükçe… Çevremdekiler, bu tuhaf görüntünün tadını çıkartmak üzere bakışlarını bana doğrultuyorlar. Öyle ya, yüz yıl yolculuk etseniz, Edebiyat dergisinin tüm sayılarını içeren bir cildi otobüste, önündeki servis masasının üstüne yayarak okumaya çalışan birini zor görürsünüz. Onlara hiç aldırmadan, Edebiyat dergisinin Ağustos 1977 tarihli sayısında yayımlanmış, Faslı şair Abdullatif Labi’nin “Doğu Çağrısı” adlı şiirini okumaya başlıyorum:

“Bütün gece kar yağdı üstüne Kudüs’ün
düşümde Kudüs kavranılmıyordu
ölümün örtüsünü çekmişti üstüne
bir de sarhoş asker örtüsünü
yabanıldı Kudüs
adsız gizliyordu bedenindeki dövmelerini
gizliyordu kubbelerini
bağış bağırlar
yalnızca göstermek için tırmıklanmış yamacını
can çekişiyordu düşümde Kudüs
akbabaları gözetleyen surların üstünde
ve oğulları ağlıyorlardı
boğazında bıçak
güzeldi Kudüs
kıvrılıyordu ölü yatağında…”

3.

Elimde Hece dergisinin Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisi için hazırladığı özel sayı var. 23 Mayıs 2012 akşamı. Bu dergideki “Çelik Adam” başlıklı yazıyı okuyorum. Akşamüzeri. Apartmanımızın bahçe kapısına dikilen hanımeli çiçeğinin kokusu açık olan penceremizden geçerek bana kadar ulaşıyor. Bahar gelmiş. Çiçekler açmış. Bir milyon edebiyatçının bir milyar kere yazdıkları, yaza yaza da bitiremedikleri bu muhteşem duygu, bu iyimserlik, bu mutmainlik hissi birden bir telaşa evriliyor: Telefonum çalıyor. Arayan İbrahim Demirci ağabey. Ertesi gün için bir haber veriyor. Heyecanlanıyor, şaşırıyorum. Nuri Pakdil Konya’ya geliyor! Nuri Pakdil! 20 yılı aşkın bir zamandır kitaplarını okuduğum, hemen her fırsatta edebiyatçı arkadaşlarımla sohbetlerimize konu ettiğimiz Nuri Pakdil, çelik adam, duruş ve tavır adamı, Roma’ya “put kuyusu” diyen adam, Bağlanma’yı yazan adam, Bir Yazarın Notları’nı yazan adam, Edebiyat dergisinin mimarı, eylem adamı, susuş adamı Nuri Pakdil… Artık beni bir heyecan alıyor. Acaba neler olacak? Acaba neler yaşayacağız? Acaba neler konuşulacak? Acaba konuşulacak mı?

……..

24 Mayıs 2012: Nuri Pakdil’i Konya’da karşılayan bizler için unutulmayacak bir gün oldu. Konya’da kaldığı yedi saat boyunca neredeyse her dakika beraberdik. Bu beraberlik büyük oranda “sükût suretinde” geçti. Birkaç sekans:

  1. Kahvaltı sırasında, yıllar önce Konya’da geçirdiği zaman dilimlerinden ilginç anekdotlar aktardı. Konya valisi ile aralarında geçen bir diyalog ilginçti. Sebze fiyatları konusunda ciddi bir adaletsizliğe şahit olduğunu ve bu durumu valiye bildirdiğini söyledi. Ve valinin ilginç cevabını… Bir şeye dikkat ettim: Bu anekdot Pakdil’i tümüyle ele veriyor. Pakdil emekten yana, yoksuldan yana, haksızlığa, haksız kâr etmeye karşı ve bizlere Konya’yla ilgili olarak anlattığı küçücük bir anekdot bile bu durumu ortaya koyuyor.
  2. Aziziye camiinin etrafından uçuşan güvercin lere gösterdiği ilgi. Konya’nın eski çarşısında yürürken esnafa selam verişi. Türbelerin duvarlarından öteye geçmemesi ve her türbede uzun uzun dua edişi. En önemlisi, bir dikkat abidesi. Çevresindeki insanlara, eşyalara, satıcılara, satılanlara karşı gösterdiği ilgi büyük.
  3. Hüseyin Su’nun takvim yırtıklarını okuyanlar, onun yeme içme konusunda ne kadar dikkatli biri olduğunu bilirler. Dikkatli, titiz gibi kelimeler aslında meramımızı anlatmaya yetmiyor. Soğuk su içilmesine, yemeğin tadına bakmadan önce yemeğe tuz atılmasına gösterdiği tepkiler okuduklarımdan hep hatırımdaydı. Bunları bizzat da görmüş oldum.
  4. Pakdil ele geçirilemeyen bir adam. Daima size mesafeli bir ufuk gibi. Pakdil bize hep uzaktı. Ancak bu bir kibir uzaklığı değildi. Bir gönül uzaklığı değildi. Bir burnu büyüklük değildi. Âdeta kendi dünyasında yaşıyor. Sorulunca kısa cevaplar. Nadiren birkaç cümlelik açıklamalar. Bir de o akşam Regaip kandili idi. Pakdil’in bu kandili ne kadar benimsediğini keşke herkes görebilseydi. Kendisinin bu konuda aranmasını ya da birilerini bu sebeple aramayı öylesine önemsiyordu ki, bu durumun, onun kişiliğini veren nefis bir örnek olduğunu düşündüm. Bir şeye sınırsız bağlanmak, bir şeye hesapsız gönül vermek, bir şeyi çok önemsemek; dergiyi, yazıyı, dostluğu, davayı, insan olmayı, eylemi, tavrı, başkaldırmayı… Her şeyi Regaibi benimser gibi benimsemişti kısacası.
  5. Bizim için bu günün en unutulmaz sahnesi şüphesiz istasyondaki ayrılma sahnemizdi. Kucaklaştık. Trene bindi. Trenin kapısından bize el sallayacağını beklediğimiz bir anda. İşte o işareti yaptı: Allah bir!!! Dakikalarca o halde kaldı. Bu günü yaşayan bizler için unutulmaz bir andı. Unutulmaz bir fotoğraf. Asla zihinlerimizden silinmeyecek bir işaretti bu. 78 yaşında değildi, 18 yaşında bir gence dönüşüverdi o an. Gözlerimiz buğulandı. Kalplerimiz hızlı hızlı çarptı.

 

4.

Yıl 1995 Ocak ayıymış. Demek ki üniversite üçüncü sınıfım. Konya’da Eğitim Fakültesinde okuyorum. Bizden bir alt sınıfta, şimdilerde Niğde’de “Defter K” adlı sanal derginin editörlüğünü yapan aziz dost Halil İbrahim Tongur’un çıkardığı sonradan bizim de dâhil olduğumuz Gülyağmuru adlı bir edebiyat dergisinde Nuri Pakdil’le ilgili bir yazı yazmıştım. Bu yazının başlığı “Nuri Pakdil’e Uzaktan Bakmak” adını taşıyordu. Zira Pakdil hakkında söylenenler ve okuduklarım üzerinden bende kalan izlenimlere bağlı bir yazıydı o yazı. Daha yeni yeni yazma, okuma denemeleri yaptığımız bu günlerde, bizim için böyle bir dergi çalışması içinde olmak çok önemliydi. Heyecan vericiydi.

Daha çok Pakdil’in efsanevi kişiliği üzerine odaklanan yazının son satırlarını buraya alıyorum: “Bir gün Nuri Pakdil’i görürüm yahut onunla tanışırım diye korkuyorum. Ruhumda taşıdığım o hayali ve tahmini portrenin yıkılmasından ve bir daha dönmemek üzere kaybolmasından dolayı… Bu yazımın mahiyetini tayin eden o özgür ve uzak konumumun sayesinde oldukça huzurluyum… Korkuyorsam, işte bu huzurun kaybolmasından korkuyorum…”

Pakdil’i görmüş ve onu gözlemlemiş biri olarak, bu görüşmeden sonra içimdeki hayali ve tahmini portreden hiçbir şeyin kaybolmadığını, belki bu portrenin daha da güçlendiğini ifade etmek isterim.

Abdullah Harmancı – Necati Mert’in Zamansız’ı Üzerine Düşünmek

Abdullah Harmancı – Necati Mert’in Zamansız’ı Üzerine Düşünmek

Necati Mert, yeni öykü kitabı Zamansız’la, 1972’de başlattığı öykü serüvenine yeni bir halka daha ekledi. Mert’in öykülerini okurken, gerek tematik gerekse anlatımsal bağlamda Memduh Şevket Esendal’ı hatırlamamak çok zor. Hepsinden önemlisi, hayatı benimseyen, insanlara merhametle, şefkatle bakan, tatsız tuzsuz olayları bile bir gülümseme havası içinde anlatan Mert, öyküye varma, öykü oluşturma, öykü yazma biçimiyle de Esendal’ı andırıyor. Mert de Esendal gibi, öyküye kolayca ulaşıyor. Dokunduğu her şeyi öyküleştiriyor. Gündelik hayatın sıradan, yalınkat gerçekliğini, detaylı, şiirli bir dille ama ‘o değilden’ anlatıveriyor. Kelimenin tam anlamıyla bir anlatma ustası. Birkaç küçük fırça darbesiyle, yaşamın ta içinden bir duyguyu, bir olayı, bir düşünceyi, bir yarayı, bir kişiyi/kişiliği, bir dünyayı canlandırıveriyor. Neredeyse bütün öykülerine bir “serim”le başlıyor. Bu “serim”, genellikle birkaç kelimelik cümleler oluyor ve öykünün çatısını, yazar, bu kesik cümlelerle okurda merak uyandırarak, okuru yormadan, üzmeden, âdeta uzun uzun konuşup da karşısındakini bezdirmemek isteyen insanlar gibi, ustaca kuruveriyor. İçinde fazlaca “külfet” barındırmayan bu cümlelerin, okura fazlasıyla güvenen bir yazarın kaleminden çıktıkları belli… Demek istiyorum ki, Mert, her ne kadar uzun ve yorucu bir üslubu yeğlemese de, okuyucunun zekâsına, ferasetine fazlasıyla güveniyor. Ancak söylemesi gerektiği kadarını söylüyor, okura da gerisini sen anla, diyor. Sadece birkaç kelimeyle, birkaç zarfla ya da sıfatla, öykü kişisinin iç dünyasını çerçeveliyor. Derin psikolojik çözümlemelere ihtiyaç duymuyor. Özlü, vurucu anlatımı içerisinde, buluşlarını, şiirli ifadelerini nadiren devreye sokuyor. Öykülerinin genel atmosferini tam da bir kişi ya da olay üzerine yoğunlaştırmışken, ansızın bir geçişle başka bir olaya, başka bir kişiye odaklanıyor. Dikkatli olmayan okurun öyküde bir kırılma ya da dağılma olduğunu düşünmesini sağlıyor. Ancak öyküyü dikkatle izleyen ve öykünün temel kaygısını anlayan okuyucu, bu “geçiş”in ya da “atlayış”ın da öykünün omurgasını güçlendirmek ya da öyküye çarpıcı bir final hazırlamak için yapıldığını biliyor. Birkaç öyküde, bu atlayışların öykünün akışını, estetiğini zedelediğini söylemek mümkün.

Peki, Necati Mert, bütün bu zarf içinde ne anlatıyor? Meseleleri ne? Bu soruların cevabını temalar üzerinden vermek de mümkün. Tema kadar genel değil de, öykücünün zaman, mekân ve kişileri bağlamında, konular üzerinden konuşmak da mümkün. Bazen bir yazarın temaları bağlamında konuşmak, hiçbir şey söylememek anlamına geliyor. “Öykülerinin konusu ölümdür.” cümlesi aslında pek de bir anlam ifade etmez. Bu ölümün, coğrafyaya, tarihe, döneme, yönteme, kişiye, dekora indirilmesi lazım. O zaman da, bugün edebiyat dergilerindeki öykü eleştirilerinde gördüğümüz, öykülerin olay örgüsünü özetlemek kolaycılığına düşülüyor. Eleştiri yazısı yazmak, özet çıkarmak mıdır? diye sorası geliyor insanın. Sanırım doğrusu, bu iki çizgiyi kollayarak, ikisini de ihmal etmeden, ikisinin de içine düşmeden bir düşünme biçimi geliştirmektir.

Şimdi, Necati Mert’in temalar yelpazesini kısa kısa göstermeye çalışalım:

Özlem

Necati Mert’in bütün öyküleri bağlamında değil de, Zamansız üzerinden düşünürsek, öykülerde “özlem”in ön plana çıktığını görüyoruz. Hep özlenen ama kendisi hep uzakta olan bir şeyler/birileri var. Bu duygunun nesnesi, çoğunlukla bir torun oluyor. Dünyanın bir başka ucunda yaşayan torun… Torundan uzakta kalmanın sebebi, ilk bakışta “gelin kaprisi”, şeklinde ifade edilebilir. “Dayım” öyküsündeki gibi, bu özlemin sebebi anlaşılmamış olabilir. Ancak kitabın ilk dört öyküsünde, torunlarını özleyen ve onu kırk yılın başı birkaç saatliğine gören dede ve nine, biraz da küreselleşmenin kurbanıdırlar. Torunlarının doğum gününü, DVD’lerden izleyen bir babaanne ve bu durumu gururuna yediremeyip görüntüleri izlemeyen dede tipi, öykü türünün yaşanan hayatın ne sıkı takipçisi olduğunu ve Mert’in hayatın içindeki bu yenileşmeyi bir öykücü refleksiyle ne kadar çabuk yakaladığını gösteriyor. Kişinin sevdiğinden bir biçimde ayrı kalması teması, “Ay Gibi Geçmiyor” öyküsünde, kendinden başka her şeyini, malını ve tüm yakınlarını 99 depreminde kaybeden Gülşen Hanım üzerinden işleniyor.

Yaşlılık – Yalnızlık

Yaşlılık ve bunun sanki doğal bir sonucuymuş gibi algılanmaya başlanan yalnızlık da, Mert’in artık yoğun olarak işlediği temalardan. Özellikle kitabın başına konmuş birbiriyle bağlantılı dört öyküde, yaşlılığın daha çok bir geçmiş ve sevilenlerin özlenmesi üzerinden anlatıldığını görüyoruz. Yaşlı ve yalnız çiftler, hayatlarını dol­durmak için çevrelerinde ne torun ne de evlat bulabilir­ler. Torunlar da, evlatlar da uzaklardadır ve bu da onları çok mutsuz eder. “Hatıraltı” öyküsü, Mert’in öykülerin­de pek rastlanmayan koyulukta bir hüzünlü anlatımı be­nimser. Çocukluğuna ait ayrıntıları hararetle anlatan ih­tiyarın bu harareti, aslında kendisini dinleyen ya da ger­çekten dinleyen birinin olmamasıyla açıklanabilir. Bu bir anlatmadan öte sayıklamaya dönüşür.

Çocukluk ve Doğa

Yaşlılık, yalnızlık, sevilenlerden ayrı kalma gibi durumların öykü kişilerini hızla mutsuzluğa ittiği ve kişilerin bu mutsuzluktan kurtulabilmek için çocukluğa ve doğaya dönüş yaptığı görülür. Çocukluk ve doğa iç içe verilir. Çocukluk da, doğa da, kişilerin “kaçış”tıkları bir alandır. Orada modern hayatın başımıza sardığı dertler, özlemler, ayrılıklar, yalnızlıklar, mutsuzluklar yoktur. Bu doğa, Sakarya’nın doğasıdır ve genellikle yüceltici, şiirsel bir dille aktarılır. Zira anlatılan sadece doğa değil, kişinin kendi çocukluğu, geçmişteki cennetidir. “Çocuk ve Su” öyküsü, Sakarya ile doğayı birleştiren, ikisinin şiirini birden yakalamaya çalışan ancak öykü olmaktan ziyade bir hatıra parçası olduğunu düşündüren bir metindir.

Yoksulluk

Özellikle “Kim O?” öyküsünde yoksulluğun daha çok sonuçları üzerinden anlatıldığı görülür. Yoksul temizlikçi kadın, temizliğine gittiği evlerin varlıklı kadınlarının eşleriyle olan ilişkilerine imrenmekte, bunları kendi eşiyle karşılaştırmakta ve aradaki farkı gördükçe mutsuz olmaktadır. Yoksulluk, hayatın pek çok alanında kişinin arzuladıklarını gerçekleştirmesine engel olan bir ayak bağı gibi görülür.

Sakarya

Sakarya, hemen bütün öykülerin mekânıdır. Çoğunlukla geçmişiyle hatırlanan bir güzel şehirdir. Çocukluk anılarının ve doğanın gizlendiği şehirdir. Bir taşra şehri olduğundan yakınıldığı da olur. Ama daha çok doğası ve tarihiyle önümüze serilir. Geleneksel hayat, çocukluk, doğa, genellikle Sakarya’nın çeperleri içerisinden verilir. “Bir Fotoğrafa Mektup” öyküsü, başta Sakarya olmak üzere ona bağlı olarak gelişen tüm bağlantılı temaların sergilendiği bir metindir.

Deprem

Öykülerde sürekli olarak bahsedilen deprem, 1999 depremidir. Bu deprem, öykülerde genellikle teğet geçilir. Başlı başına bir deprem felaketi/depremin oluş anı aktarılmaz. Deprem sonrası ya da depremden yıllar sonrası yazıya dökülür. “Ay Gibi Geçmiyor”da, deprem çadırlarının ve prefabrik evlerin hali ancak yaşayanların bileceği birtakım detaylarla verilir. Deprem bir leitmotive olarak pek çok öyküde bulunur. Ölümün, yitirilenlerin sebebidir. Ancak üzerinden uzun zaman geçmiştir ve insanların gündeminden düşmüştür.

Devlet – Birey İlişkisi

Devlet – birey ilişkisi, genellikle devletin aleyhine olarak işlenir. Devlet, vatandaşlarını karalayan, köşeye sıkıştıran, hapse atan bir kurumdur. Genellikle öykülerde eski tüfek bir solcu ortaya çıkar ve bu kişi, devlete küskünlüğünü, dargınlığını izhar eder. “Ferit Usta” öyküsünde örneklendiği gibi, devlet kendisinden korkan vatandaşlarını ikiyüzlülüğe, münafıklığa iter. Kişiler dürüstlüklerinden taviz vererek bazı fırsatlar yakalamaya çalışırlar.

Modern Hayat Eleştirisi

Modern hayat eleştirisi, pek çok öykücüde olduğu gibi, Necati Mert’te de, şehirleşme, mimari üzerinden gerçekleştirilir. Geleneksel mimari örneklerini “rant” sebebiyle ortadan kaldırmak isteyenlere karşılık, bu duruma cansiperane savaş açan siviller özellikle “Zamansız” öyküsünde dikkatimizi çeker. “Hiç İsyansız”da ise, torununun yetişmesiyle kendi oğlunun yetişmesi arasında mukayese yapan öykü kişisi, ikisi arasındaki farka işaret eder. Torununun doğum gününü DVD’lerden izlemek zorunda kalan babaannenin ve izlemeye gönül indirmeyen dedenin trajik durumları, çok etkileyici bir modern yaşam eleştirisi olarak görülmelidir.

Birkaç Not

Bunlara ek olarak, öykülerde Kürt sorunu da ele alınır. Anlatıcı, Kürt sorununa sağlıklı bakamayan kişileri eleştirir. Bu eleştirinin bile merhametle yumuşatıldığını söylemek gerekir.

İhanet, eşler arası kıskançlık gibi konuların da işlendiği görülür.

Bir trafik kazası üzerinden ölüm, trajik bir boyutta örneklense de, Mert’in bu kitapta ölüm teması üzerinde yoğunlaşmadığını söylemek mümkündür.

Ayrıca kitaba adını veren öyküde, postmodern anlatı tekniklerinden yararlanılır. Öykü yazılmakta ve öykü kişileri bu olaydan haberdar olmaktadırlar. Anlatı oyunlaştırılmaktadır.

“Ne Güzel, Ne Mübarek” öyküsündeki Muhsin Hoca tiplemesi ve ona yöneltilen eleştiri, bize, Türk öykücülük tarihine geçecek denli değerli bir metinle karşı karşıya olduğumuzu düşündürür. Muhsin Hoca, elinde Weber’in kitaplarıyla gezecek kadar birikimlidir. Ancak öykünün sonunda anlatıcımız, hocaya ciddi bir eleştiri yöneltir. Hayat sürprizlerle doludur ve öykücü; bu sürprizleri, sıra dışı bu tiplemeleri bizde inandırıcılık duygusu yaratarak aktaran kişidir. Muhsin Hoca, uzun seneler zihnimizde yaşayacak bir tiptir. Faziletleriyle ve zaaflarıyla…

Kitapta halktan tiplemeler canlı ve etkileyici bir biçimde çizilmiştir. Mert, tip yaratmada ve onu yaşatmada ustalaşmış gözükmektedir. Ferit Usta, Muhsin Hoca, Doktor Sezer, Yemci Mehmet Ali, Kıvrık Amca gerçekçi bir biçimde çizilmiş hayattan, renkli tiplerdir.

Necati Mert öykücülüğünün bir başka yönü de, devlet ve din adamlarına, bazen de doğrudan halktan insanlara yöneltilmiş eleştiriler ve bu eleştirel tavrı besleyen muhalif duruştur. Kimi zaman doğrudan doğruya devlet mekanizması, kimi zaman öğretmenler, kimi zaman bir imam, kimi zaman bir fabrika müdürü, kimi zaman da dindarlık kisvesi altında çıkarlarını düşünen “enseliler” eleştirilir.

Yazarın zaman zaman doğrudan hayatını anlatma­sı, öyküdeki “kurmaca mesafesi”ni ortadan kaldırması düşündürücüdür. Yazar bunu adeta bir âlicenaplık niyetiyle yapar. Oysa kitaba adını veren öykü dışındaki metinlerde, kurmacanın bu şekilde sıfırlanması, bizce öykülerin estetiği aleyhine çalışmaktadır. Bir başka de­yişle, yazar, öykü niyetine yazmadı­ğı kimi metinleri de kitabına almış­tır. Oysa bu metinlerdense, “Hatıral­tı”, “Dayım” gibi kurmaca mesafesi­nin iyiden iyiye belli olduğu öyküle­rin estetik değeri daha yüksektir

Abdullah Harmancı – Sarıldığım Sıcak Bir Hayal

Abdullah Harmancı – Sarıldığım Sıcak Bir Hayal

Ali Haydar Haksal adını ilk kez ne zaman duydum? Sanırım Konya İmam Hatip Lisesi’ndeyken, sınıf arkadaşım Hakkı Biçer’in elinde bir kitabını görmüştüm. 1988 1992 senelerinde bu okulda öğrenci olduğuma göre, Haksal’ın kitaplarıyla tanışmam bu senelere denk geliyor. 1993, öykü yazmaya karar verdiğim, daha doğrusu öykücü olmaya karar verdiğim yıldır. Haksal’ın kitaplarını okumaya ve birbiri ardınca yayımladığı öykü kitaplarının sıkı bir izleyicisi olmaya başlayışım üniversite senelerimde: 1992–1996 seneleri.

Şu an elimde Ali Haydar Bey’in 2001’de yayımladığı İçim Su Berraklığında adlı öykü kitabı var. Kitabın başında ise, yazarın başlangıcından 2001’e kadar yayımladığı öykü kitaplarının listesi. Bu listeyi okurken, gençlik senelerim de bir bir gözlerimin önünden geçiyor. İlk öykü kitabı Evdeki Yabancı 1986’da çıkmış. Sesim Bana Yetmiyor, Sarıldığım Soğuk Bir Ceset, Sokağın Adı Issız, Ay Işığında Vav’ın Odası 1987 – 1991 senelerinde yayımlanmışlar: Benim, şiirler yazdığım ve Konya’nın mahalli gazetelerini şiirlerle donattığım (!) yıllar… Demek istiyorum ki, ne öykü ne de Ali Haydar Haksal henüz dünyamda yok. Ama üniversite seneleriyle birlikte, hem öykü hem de öyküyle ilgili her şey yoğun bir biçimde kaplıyor hayatımı. 1994 yılında yayımlanan Zamanların Öyküsü’nü kitapçılarda aradığımı, uzun bir arayıştan sonra bulduğumu ve bir çırpıda okuduğumu hatırlıyorum. Ve tabii, gene büyük bir hız ve yoğunluk içinde, Haksal’ın ilk kitabından itibaren tüm öykülerini sular seller gibi okuyup bitiriyorum. Bütün hayalim, öykücü olmak ve Ali Haydar Haksal gibi çok sayıda öykü kitabı yayımlamak.

Günlerimi, sadece onun değil, bütün önemli Türk öykücülerinin kitaplarını okuyarak geçiriyorum. Ama bu, okumaktan daha öte bir durum. Bunu mutlaka söylemeliyim. Elime bir öykü kitabı alıp saatlerce sayfalarını karıştırıyorum. Müstakbel kitabımın hayaliyle yaşıyorum. Bir gün ben de böyle bir kitap, böyle bir kitap daha, bir kitap daha çıkaracağım. Beni yaşatan hayal bu. Öyküye sımsıkı sarıldığım bu dönemde, Haksal’ın da en velut seneleri. Demek ki, Haksal benim için biraz da bu sebeple önemli.

Bu duygusal bağın ötesinde, bir öykü yazarı adayı olarak da, zaman zaman Haksal’ın öykülerini kendimce yorumluyorum. Çok fazla içine kapandığını, çok fazla kendi ses’ine odaklandığını düşünüyorum örneğin. Sarıldığım Soğuk Bir Ceset adlı öykü kitabına adını veren öykü ve bununla bağlantılı ikinci öykü, Haksal’ın öykücülük serüveninde zirvedir, diye düşünüyorum. O zaman da böyle düşünmüştüm, şimdi de aynen böyle düşünüyorum.

Bunun sebebi de, söz konusu öykülerin, toplumun taa içinden bir kadını, eşi tarafından terk edilmiş bir kadını ve onun kocasını bütün doğallığı içinde anlatmış olmalarıdır; kendi anlatım imkânlarından taviz vermeden. İnsanın içine dokunan, toplumsal karşılığı olan ve psikolojik çözümlemelerle örülmüş sımsıcak öyküler. Haksal’ın öykülerinde, bir boğuntu içinde yaşayan kişilerin neden böylesine acı çektikleri genellikle cevaplanamayan sorulardandır. Belki de Sarıldığım Soğuk Bir Ceset adlı dosyanın başında yer alan bu öyküler, bu soruyu cevaplamış oldukları için böylesine etkileyicidirler.

Şimdi biraz daha geçmiş zamanın izinde yürüyelim: Aynı yıllarda Yediiklim dergisi de oldukça faaldi. Mesela bir Konya dosyası yapılmıştı ve ben rahmetli Safa Odabaşı’nın adını ilk kez bu sayıda okumuştum! Çok ayıp! Gene aynı senelerde, Konya’da bir dergi paneli yapıldı. İbrahim Demirci’nin de Edebiyat dergisini tanıttığı bu panelde, Haksal’la ilk defa karşılaştık. Kitaplarını okuduğum, kendimce yorumladığım öykücü karşımdaydı. İnsanlarla iletişim kuramama gibi bir hastalıkla malûl olan ben, o zaman da Haksal’ı uzaktan dinleyip evime yollanmıştım.

İlk öyküm 1995’te Dergâh’ın Ocak sayısında çıktığına göre, ondan hemen sonraki günlerde Yediiklim’e de öykü göndermiş olmalıyım. Fakat burada çok önemli bir noktayı atladım: Konya’da çıkan Aşiyan dergisinde benimle bir söyleşi yapılmıştı. Sevgili Akif Kuruçay tarafından. Bu dergiyi gören Ali Haydar Bey, derginin dizildiği Rampalı çarşıdaki dükkânın telefonundan bana ulaşmaya çalışmıştı. Ben kimim?  Bel ki birkaç öykü yayımlamış bir genç. İşte bu “iyilik”ti. Dileyen “salih amel” diye de okuyabilir bu “iyilik”i. Haksal, bir dergi editörü, bir öykücü olarak, Konya’da yaşayan bir öykü heveslisini arama gereği duyuyor. Telefonunu bırakıyor. Sanırım bin bir gerilimden sonra ben de kendisini aradım. Konuştuk. Bana öykü üzerine yazılmış bazı metinler önerdi. İşte Yediiklim’e öykü göndermeye başlayışım belki de bu görüşmeden sonra oldu. Birkaç öykümün yayımlandığını, birkaç öykümün yayımlanmadığını filan hatırlıyorum. Bu tür şeyler hep olur ya… Yayımlanan öykülerimden birinin beklemediğim kadar çok değiştirildiğini görüp üzülmüştüm. Sanırım Yediiklim’e bir daha öykü göndermedim. Genç olmak böyle belalı bir şey. Abarttıkça abartırsınız. Şimdi elbette gülümsüyorum. Öyküm değiştirildi diye, bir dergiyle irtibatı büsbütün kesmek… Çocukça… Bugün öykücüler üzerinde konuşurken, “Hımmm… O mu, o Yediiklim’den çıktı.” diyoruz. Sanırım benim için bu cümle kurulamaz. Ben bir ihtimal Dergâh’tan çıkmış olabilirim. Çıkmamış olma ihtimali de var tabii, o kadar umutlu olmamak lazım.

Yediiklim’le ilişkim bir öykücü adayı olarak, başlamadan bitmiş de olsa, Haksal’ın eserlerini izlemeye devam ettim. Yediiklim’in Haksal özel sayısını görünce, böyle bir sayıda olmadığıma hayıflandım.

Haksal, gerek yayıncılığı, gerek öykücülüğü, gerekse incelemeleriyle edebiyatımızda kendine bir yer edinmiştir. Edebiyatımıza yeni imzalar kazandıran uzun soluklu bir derginin kahrını çeyrek asırdır çekiyor. (İnşallah bir çeyrek asır da, biz, Mahalle Mektebi’nin kahrını çekeriz.)

Necip Tosun İle…

Necip Tosun İle (Hazırlayan: Abdullah Harmancı)

“Şark insanı hikâyeyle inanır, onunla sever, onunla nefret eder.”

Son öykü kitabınız 2005’te yayımlandığına göre, Necip Tosun’un son altı sene içerisindeki öykü yazma çalışmaları hakkında soru sormak hakkımız olmalı. Bir başka deyişle Necip Tosun bu altı senede öykü kitabı yayımlamadı. Sanırım öykü de yayımlamadı. Peki yazdı mı?

İçimi acıtan bir soru. Belli bir disiplin ve yoğunluk içerisinde yazmak zorunda olduğum kuram/inceleme/deneme kitaplarını hazırlarken, üzerimde hep öykünün, yazılmayı bekleyen öykülerin baskısını hissettim. Kendimi çok kötü hissettiğim günlerim oldu. Şu kitaplar bir bitse de öyküye dönsem diye âdeta günleri saydım. Bu altı yıllık süre içinde elbette öyküler yazdım. Ağır baskısından kurtulamadığım duyguları not ettim. Ama itiraf etmeliyim ki bu kuram yazılarının altında pek çok öyküm kaldı. Şimdi onların ne olduğuna bakıyorum. Tozlarını almaya, o duyguları, düşünceleri yakalamaya, öyküleri kurtarmaya çalışıyorum. Hiç şüphesiz benim öncelikli uğraşım öykü, o üzerine titrediğim tür. Kuram kitaplarının yazımı bitti, rahatladığımı hissediyorum. Artık öyküler yazmak istiyorum, sadece öyküler…

Modern Öykü Kuramı’nın yazılışı, ortaya çıkışı nasıl oldu? Neden böyle bir kitaba ihtiyaç duyuldu?

Hiç kuşkusuz bu kitabın yazılma gerekçelerinin başında öykü türüne ilişkin kuramsal kitapların eksikliği geliyor. Öykü ne yazık ki edebiyat dünyasında üzerinde en az konuşulan yazınsal türlerden biri. Şiir olsun, roman olsun, sanatın, edebiyatın diğer türleri, alanları olsun, pek çok kuramsal, poetik çalışmaya muhatap olmuşken, öykü için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Hele ülkemizde bu alan bomboş. Bu kitabın ilk amacı işte bu “eksiklik” duygusu oldu. Tabii bu boşluğu ben dolduracağım ukalalığına düşmek istemem. Daha çok öykünün gündeme gelmesi ve tartışılıyor olması benim amacım. Bu yazıları biraz da yaptığı işi anlamaya çalışan birinin sorduğu sorular, vardığı sonuçlar, yaptığı dü-

Hiç kuşkusuz Modern Öykü Kuramı’nın bir el kitabı olmasını arzuladım, dönüp dönüp bakılacak bir kılavuz kitap. Öykünün temel unsurlarının tartışıldığı, birikimlerinin bir araya geldiği bir kitap. Çünkü hem öykücülere hem de yeni başlayacaklara söyleyecek şeyleri var. Ancak yine de çalışma, öykünün nasıl yazılacağına ilişkin bir reçete sunmuyor. Bu yüzden kendini okuyana iyi öykü yazabileceğini vaat etmiyor. Aynı zamanda “öykü nasıl yazılır”a çıkan bir yanı da yok. Modern Öykü Kuramı, “bunu okuyunca iyi öykü yazarım” beklentisiyle okuyanı hayal kırıklığına uğratacak. Ancak iyi öykülerin nasıl yazıldığını, iyi bir öyküde hangi unsurların bulunması gerektiğini arayanlar için işlevsel bir kitap.

Modern Öykü Kuramı’nı elime alır almaz aklıma gelen ilk soru şu oldu: Öykü zaten modern dönemleri kapsıyor. O halde modern öykü denmeli mi? Öykü kuramı demek yeterli değil mi?

Buradaki “modern” kelimesini “günümüz/çağcıl” anlamında kullandım ve kitapta öykünün günümüze değin yaşadığı değişimi, gelişimini anlattığım için bir dönem belirlemesi olsun istedim. Bir başka deyişle geleneksel hikâye anlayışı da tartışıldığı için bir tarihsel süreç çağrıştırsın diye arzuladım.

Modern Öykü Kuramı’nın ön sözünde, “…türsel farklılıklar üzerinde yeterince düşünülmediğinden kuramdan yoksun, derinliksiz eleştirilerle, edebiyat dünyasında öykü fazlasıyla suiistimale uğramıştır.” (s.10) diyorsunuz. Bu yargınızı biraz açar mısınız? Ayrıca bugün dergilerde öykü eleştirisi görünümü altında yazılan ve çoğunlukla öykü özetleyen yazılar için ne dersiniz? Öykü eleştiriciliğimiz ne durumda?

Edebiyat dünyasında şiir ve roman eleştirisi yanında öykü eleştirisi oldukça yetersiz bir alanı kapsıyor. Öyküyü var eden temel özellikler, karakterize olduğu ayrımlar göz önüne alınmadan kuramdan yoksun eleştiriler yapılıyor. Öykü  eleştiri si bu bağlamda edebiyat dünyasında en fazla suistimale uğrayan eleştiri alanı olmaktadır. Zaten günümüzde, edebiyat dünyasındaki en büyük yozlaşma “eleştiri” kurumunda yaşanıyor. Çünkü edebiyat odaklı, sadece estetik değerlerin ölçüt olduğu, emeğe yaslı, sansürsüz, nitelikli eleştiri piyasadan çoktan çekildi. Artık eleştiri, “yayınevi pazarlamacılığı”, “çete savaşları”, “yıldız eleştirmenliği” ve “dost ahbap ilişkileri” çevresinde dönüyor. İçinde hiçbir keşif barındırmayan, çoğu baştan savma, acele, önyargılı ve emeksiz bu yazılar, ya yıkıcı, imha edici ya da övgüye yaslı bir özellik taşıyorlar. Metni anlamaya, çözümlemeye çalışan, tek ölçünün “estetik değer” olduğu eleştiriler gözden düştü. Kitap tanıtma yazısı ve söyleşilerle gelen bir dizi “tanıtım projeleriyle” ya da şahsi, öfkeli, kindar yaklaşımlarla eleştiri kurumu kullanılıyor. Bu anlamda Modern Öykü Kuramı’nda bu eleştiri anlayışlarının dışında, tek kriterin edebiyat olduğu bir eleştiri anlayışını gözetmeye çalıştım.

Türk öykücülüğünün Batı edebiyatları ile ilişkisi konusunda mutedil bir yorumunuz var. Dünya öykücülüğünün tümüyle etkisi altında kalmayan, ama enikonu ondan etkilenen bir manzara çiziyorsunuz. Gene de, Türk öykücülüğünün yıldızları arasında dünyaca tanınan isimler yok. Tümüyle “uydu” bir edebiyattan söz etmek haksızlık olur. Öte yandan, durum bu. Bu durumu nasıl açıklamalıyız sizce?

Kitapta da belirtildiği gibi öykücülüğümüz sürekli yenilik, değişim ve gelişme içerisinde olmuştur. Bu anlamda Türk öykücülüğü öncelikle biçimsel anlamda dünya öykücülüğünün hem mirasçısı hem de özgün, farklı bir sesi olmuştur. Öyle ki modern öykünün geçirdiği evrelerin izdüşümünü, öykücülüğümüzde bulmak mümkündür. Bu bağlamda Maupassant ve Çehov çizgisi, Kafkaesk, bilinç akışı, varoluşçuluk, gerçeküstücülük, postmodernizm gibi eğilimlerin yansımaları izlenmiştir. Kuşkusuz bu sözlerle, tümüyle etki altındaki bir öykü gelişim çizgisinden değil, dünya öykücülüğünün bir parçası olma serüveninden söz ediyoruz. Öte yandan hiç değişmeyen ortak duyguların da izi sürülür: İnsanlık durumları, evrensel değerler ve sadece insan olmakla elde edilebilecek iç değer, iç bilinç.

Bana kalırsa öykücülerimiz dünya ölçeğinde eserler üretmiş ve öykü sanatını nitelikli bir yere taşımıştır. Ama bu birikimin bilinen nedenlerle ülke dışında yeterince tanıtılmadığını düşünüyorum. Dünya çapında tanınan yazarlarımız ise daha çok romanlarıyla ünlüler. Ama nitelik anlamında konuşursak pek çok öykücümüzün dünya çapında öykücü olduğunu söyleyebiliriz.

Bir taraftan öykünün parçalı yapısının modern hayatla örtüştüğünden bahsediyoruz.

Öte yandan öykü yerine roman okunuyor. Anlayamadığım şey, öykü ile modern hayatın söz konusu paralelliğinin neden romandaki gibi bir sonuç doğurmadığıdır.

Değerli Abdullah Harmancı benim de açıklamakta zorlandığım bir durum bu. Gerçekten de  öykü ve romanın özelliklerine bakıldığında, öykü, modern insanın ritmiyle, temposuyla ve beklentileriyle örtüşen bir tür. Öykü, romana göre iktisatlı yapısı (kısa) ve şiire göre anlam açıklığıyla modern insanı rahatlıkla yakalayabilecek bir tür. Başka bir deyişle öykü, kısa ve yoğun yapısı, anlam açıklığı ve gündelik hayata denk düşen yalın, dolaysız anlatımıyla modern insanın beklentilerine cevap verebilecek bir özelliğe sahip. Öykünün, modern insana sunduğu ilk cazip yanı kısa oluşudur. Öykü bu özelliğiyle modern insa na bir okuyuşta bitirebilme şevki ve hissi verir. Uzun okumalarda olduğu gibi okuyucu metinden durmaksızın kopmaz. Ve okuyucudan kısa bir zaman dilimi talep eder: Bir otobüs yolculuğu, bir metro veya uçak yolculuğu gibi. Bu da modern insanın aradığı bir şeydir.

Öykünün modern insanı yakalayan ikinci çekici yanı da, onun yüksek yaşam ritmine, temposuna, gerilimine denk düşen yoğun anlatımıdır. Öykücü söyleyeceği şeyleri en kısa ama en net ve vurucu şekilde söylemek/anlatmak durumundadır. Öykü, gereksiz kelimeleri, gevezeliği kaldırmaz. Fazladan, gereksiz tek bir kelime bile öykünün kurduğu dünyayı bozmaya yeter. Bu da yoğun anlatımın gerektirdiği tempolu ve iç ritimli anlatımdır. Anlam açıklığı da öykünün günümüz insanının beklentilerine denk düşen bir özelliğidir. Gerçi o da şiir gibi zaman zaman imgelere, simgelere başvurur ama “çok özel” dünyalardan ziyade, anlam alanı geniş olaylara, enstantanelere, kişilere eğilir ve öykünün “hikâye”si çoğunlukla gündelik hayata denk düşer. Böylece modern insana, kabullenimi, sahiplenimi kolay dünyalar kurar. Bu anlamda öykü, modern insanın dünyasını kolaylıkla yakalarken metin-okur ilişkisi hızlı ve etkin gerçekleşir.

Ancak bütün bunlara rağmen şimdilerde ülkemizde bir “roman patlaması” yaşanmakta. Öyküye ise roman kadar yoğun bir ilgi yok. Bunun modern insanın başkaca beklentileriyle, özellikle edebiyat dışı beklentileriyle bir ilişkisi olduğu söylenebilir. Galiba romanın gevşek yapısı, okuru sıkmayan basit anlatımı ve kurduğu dünyanın kabullenirliği zamane okurunu cezbediyor. Ama bu ilgi gören romanların nitelikli edebiyatın örneklerinden daha çok popüler ürünler olduğunu biliyoruz. Nitelikli romana ilgide bir değişiklik yok aslında.

Rasim Özdenören’in bazı platformlarda dile getirdiği, edebiyatın başka bir sanatın diline dönüşmemesi/dönüştürülememesi gerektiği, ancak o zaman kendi varlığını koruyabileceği yönünde görüşleri var. Yani başka bir “dil”e çevrilemediğinde kendine mahsus bir “dil”i olacaktır, gibi bir görüş. Bir taraftan da edebiyat alabildiğine sinemaya yaklaşıyor. Görselleşiyor. Bu noktada siz ne düşünüyorsunuz?

Kuşkusuz esas olan sanatların, türlerin biricikliğidir. Çünkü bir sanatın, türün bir başka tür ya da sanatın diliyle ifade edildiğinde orijinin yara alacağı başka bir şeye dönüşeceği açıktır. Bu anlamda Rasim Özdenören’e katılmak gerekir. Ancak ortada bir de çağın dili sinema ve görsellik var. Bilindiği gibi sinema, tarihsel süreç içerisinde edebiyatın pek çok önemli eserini kendi diline aktarmıştır. Ama her denemesinde sinema-edebiyat ilişkisi yeniden gündeme gelmiş, eserin hakkıyla sinemanın diline aktarılıp aktarılmadığı tartışma konusu olmuştur. Aslında bunda şaşılacak bir yan yoktur. Çünkü bilindiği gibi görüntünün imkân ve kabiliyeti ile metnin imkân ve kabiliyeti birbirinden oldukça farklıdır. Görüntü resmin, hareketin, sesin ve ışığın gücüne, imkânlarına, edebiyat ise kelimelerin gücüne ve çağrışımlarına dayanan iki ayrı sanattır.

Sinema   sadece edebiyattan etkilenmemekte, edebiyatı da etkilemektedir. Bu bağlamda öykünün git gide sinema diline evrildiği, görüntüye yaslandığı açık bir gerçektir. Orhan Pamuk’un da  sıklıkla gündeme getirdiği “manzara” meselesi bundan başka bir şey değildir. Çünkü edebiyat da sonuçta bir “resim” sunar. Zaten görsellik her zaman edebiyatın temel anlatım imkânlarından biri olmuştur. Bunların odağında ise resim, fotoğraf, sinema olmuştur. Görselliğin hep ön planda olduğu öykülerde, sinema etkisi barizdir; çünkü bu yapıtlarda her şey bir “bakış”la tanımlanır. Bir kamera-göz, sürekli eşyayı, nesneleri tarar. Tüm görüntüler iç içe geçer, önem ve önemsizlik birbirine karışır.

“Kanon” teriminden ne anlamalıyız? Öykücülüğümüz bağlamında özellikle…

Edebî kanon teriminin günümüzdeki yaygın kullanımına bakarsak edebî mahfilleri, odakları, otorite ve etkili çevrelerin varlığını tanımladığını söyleyebiliriz. Kanon bir anlayışlar, doğrular, ölçütler bütünü oluşturarak bir dayatma, seçme, sıralama işlevi görür. Böylece bir yazarı, eseri öne çıkarır veya dışlayarak sessizleştirir. Bunu gerekirse edebî kriterlerle gerekirse manipülasyonla gerçekleştirir. Çünkü aslolan amaçtır.

Ülkemizdeki edebî kanon’un varlığını bilmekle birlikte tanımlamak zor elbette. Ama ağırlıklı olarak siyasi birlikteliklerin bir kanon oluşturduklarını ileri sürmek hiç de yanlış sayılmaz. Ama bu kanonun sürekli değiştiğini konjüktürel olduğunu da eklemek gerekir. Bu anlamda Oğuz Atay’ı, Tanpınar’ı dışarıda bırakan güç de, onu yeniden parlatan güç de kanondur çünkü.

Günümüzde de nitelikli bir öykücü sessizce karşılanıp öne çıkarılmıyor buna karşın kötü bir öykücü hiç hak etmediği bir ilgiyi görüyor, ödüllerle, tanıtım yazılarıyla, söyleşilerle destekleniyorsa adına ister kanon ister başka bir şey diyelim, bir edebî güçten söz ediyoruz demektir. Ancak otoritenin kutsadığı yazarın uzun edebî serüveninde nereye varacağı ayrı bir durum. Murat Belge’nin deyişiyle ülkemizde “kanon, yeteneği dışlamaktan çok yeteneksizliği içeri almak fonksiyonunu” görmektedir: “Safiye Erol gibi ‘başarıyla dışlanmış’ yeteneklerin çok az olduğunu düşünüyorum. Bizde olduğu kadarıyla ‘kanon’ şu ya da bu nedenle yeteneği dışlamaktan çok, yeteneksizliği içeri almak şeklinde tecelli etmiş olabilir.” Ne var ki artık günümüzde kanonun nitelikli eleştirmenlerin birlikteliği olmadığını, daha çok medyanın bu işte etkin olduğunu söylemekle yetinelim.

Fantastikle büyülü gerçekçilik nasıl ayırt edilmeli?

Büyülü gerçekçiliği fantastikten ayıran en temel farklılığın, “gerçekliği” yorumlayışından kaynaklandığı ileri sürülür. Büyülü gerçekçilikte amaç, bir gizemin yazınsal bir metne dönüştürülmesi değil, bizzat gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için onun ardında görünmeyi ortaya çıkarmaktır. Amaç bizzat gerçeğin kendisidir ve bu nedenle olağanüstüye başvurulur. Ancak büyülü gerçekçilik, gerçekliği fotoğrafik hâliyle değil, hayal gücünün imkânlarıyla zenginleştirip mitlerden, efsanelerden de yararlanarak öylece sunar. Fantastikte “gün ışığı” gerçekliğinin dışında bir dünya kurulur. Mekân, uzay olabilir, farlı yerler olabilir. Oysa büyülü gerçekçilikte çoğunlukla mekân yaşadığımız dünyadır nesneler ise dünyevidir. Büyülü gerçekçilikte amaç hiçbir şekilde  dehşet  ve korku hissi uyandırmak değildir. Sanki her şey doğal akışı içinde cereyan ediyor gibidir. Hayatın dışına çıkılmaz, bizzat hayatın içine girilir. Okur, gün ışığı gerçekliğinden hiç koparılmadan, tam da o atmosfer içinde olağanüstüyle karşı karşıya getirilir. Olayların nedenleri, niçinleri tartışılmaz.

Kitapta öykü poetikası kavramını kullanıyorsunuz. Bu da aklımıza bir soru getiriyor: acaba öykücülerimiz de şairlerimiz gibi poetikalarını yazabilirler mi? Poetikanın tarih içerisinde sanatsal bağlamda çok geniş anlamda kullanıldığını biliyoruz. Şiire aitmiş gibi hissedilmesi çok eski değil. Ama gene de, ben, öykünün şiir gibi uzun uzun poetikasının yazılamayacağını düşünüyorum. Zira köşeli bir tür… Şiir kadar uçsuz bucaksız değil… Ne dersiniz?

Haklısınız. Ama öykücülerin poetikayı da içine alan bir öykü davalarının olması gerektiğini söyleyebiliriz. Öykü anlayışlarını, görüşlerini temellendirmeleri gerekir. Bu yüzden öykücünün poetik bir kaygısı olmalıdır. Günümüz yazarı, öykücüsü için edebiyatın atan nabzından habersiz, çağın sesini  üretmesi zor gözüküyor. Bir öykücünün en az bir eleştirmen çabası kadar yaptığı işe kafa yorması gerekir. Böylece zenginleşecek, farklı bakış açıları edinecektir. Hatta sadece öykü kuramı bile değil, resim, müzik, tarih, sinema, felsefe bilmelidir. Öykücü bu yazılarda, kendi öykü pratiği içerisindeki okuma, yazma deneyimlerini yansıtır. Bir öykü düşüncesi, bir öykü davası, poetikası yaratır. Kuramsal bir kavrayışla her öykücü kendi öyküsünün temellerini konuşacak, birikimle, yaşayan güncel öyküyle kendini test edecektir. Yani bir estetik savaşın tam ortasında yer alacaktır. Bu güne değin bunu öykücülerimizin yapmamış olması kaçırılmış bir olanaktır.

Türk öykücülerinin geleneksel edebiyatımızın imkânlarından yeterince yararlanmadıklarını düşünüyorum. Özellikle Murathan Mungan’ın bu bağlamda düşünebileceğimiz öykülerini okuduğumda. Batı çok iyi biliniyor, diyemem, ama kırık dökük de olsa gene Batı biliniyor… Geleneksel edebiyatımız, tasavvuf edebiyatımız, Mevlanalar, Arabiler… Öykücülerimiz bu dünyaya uzaklar sanırım.

Gerçekten de Murathan Mungan, öykülerinde masalların dünyasına eğilir. Tümüyle masalın diline ve biçimine yaslanmış metinler üretir. Mungan bir masalı yeniden yazmak üzerine yoğunlaşır. İnsanların masalı yeniden dinleme, onu yeniden anlatma gerekçesi “unutmak”tır. Öykülerdeki anlatıcı masalın unutulduğunu düşünür ve yeniden anlatır. Bu bağlamda geleneksel anlatılarımız günümüz öykücüsü için zengin bir kaynak. Çünkü ortak bir coğrafyayı ve tarihi paylaştığımız Şark toplumlarında hikâyenin zengin bir birikimi ve güçlü bir damarı var. Şark insanı hikâyeyle inanır, onunla sever, onunla nefret eder. Hikâyeler, onun zihnine âdeta nakşolunmuştur. Ve bu apaçık fıtratın bir tezahürüdür. Bu yüzden tarihsel serüveni içerisinde hikâye, Şark insanının birikimlerini aktarmada kullandığı en önemli yöntemlerden biri olmuştur. Halk hikâyelerinde, masallarda, menkıbelerde, mesnevide, kıssalarda bu insanların yaşadığı sevinçler, acılar, kahramanlıklar, öğütler, ibretler, kısaca hayatın kendisi vardır.

Her sanatçı ister bilinçli is ter bilinçsiz, içinde yaşadığı toprakların bir ürünüdür ve toplumun bir tezahürüdür. Hiçbir zaman yeryüzüne fırlatılmış öncesiz ve sonrasız bir birey değildir. Yazdıklarında bu toplumdan bir iz, bir koku, bir tat taşır. Bu bağlamda yerli bir yazarın içinde yaşadığı toplumun beğenilerini, zevklerini, insana ve eşyaya bakışını, bir zihniyet olarak dünyayı algılayışını eserlerinde değerlendirmesinden daha doğal bir şey olamaz. Ben, geleneğimizin değerlendirilmesinin öykücülüğümüzde önemli bir açılım olacağını düşünüyorum.

Modern Öykü Kuramı’nda ideolojik bir tutuculuk yok. Ama bugün hâlâ çoğu edebiyat dergisinde “muhafazakâr, İslamcı, sağcı” sıfatlarla anılan imzalara rastlanmıyor. Onlar bir şekilde gündeme getirilmiyor. Yöneticilerinden olduğunuz Hece Öykü ise tersine çok sağlıklı bir yaklaşım içinde. Bu manzarayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu kitabın belki de en büyük mesajı ön yargısız olması. Öykücünün teklif ettiği ideoloji ya da dünya görüşünün doğruluğunu, yanlışlığını tartışmadan, metni sanatsal nesne olarak açıklamak, yorumlamak, çözümlemek kitabın öncelikli amacı oldu. Polemiğe yaslanan, önyargılı, ucuzcu yaklaşımların dışında, metni anlamaya, çözümlemeye çalışan, tek ölçünün “estetik değer” olduğu bir eleştiri anlayışı benimsenmiş, edebiyat dışı ideolojik/duygusal yargılardan uzak durularak, öykü sanatının temel ölçütleriyle metinlere yaklaşılmıştır. Bu anlamda Erdal Öz’le Rasim Özdenören, Kâmuran Şipal’le Mustafa Kutlu, Sevinç Çokum’la Tomris Uyar bir arada, aynı estetik ölçütlerle değerlendirilmiştir. Öykümüzün tüm renklerine, onların tonlarına, aydınlıktakilere, karanlıkta kalmışlara aynı tutumla yaklaşılmış, ayrım yapmadan tüm birikim yansıtılmaya çalışılmıştır.

Hiç kuşkusuz politik yaklaşımın tek ölçüt olduğu bir edebi yat ortamı kabul edilemez bir durum. Ancak, sanat edebiyatta politik ayrışmanın edebî eser ölçütünde tek belirleyici olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Öyle ki büyük olarak kabul edilen eleştirmenlerin kitaplarında bile hâlâ Rasim Özdenören, Mustafa Kutlu gibi öykücülere yer verilmiyor. İdeolojik angajman ve tek gözlü bakış bu eleştirmenlerde baskın anlayış. Bizden olsun da ne olursa olsun havasındalar. Ama bu tutum iyiden iyiye tuhaflaşmaya, garip görünmeye başladı. Bu eleştirmenler er ya da geç bu tutumu terk etmek durumunda kalacaklar.

Hece Öykü’nün ideolojik saplantıları aşan bu edebî tutumu bütün dergilere örnek olacak nitelikte.

Hazırlık aşamasında olduğunuz kimi eserleriniz var. Bunlardan bahsetmek ister misiniz?

Bitmiş iki çalışma var. Biri Öykümüzün Kırk Kapısı, diğeri ise Günümüz Öyküsü. Aslında bu iki çalışma, yayınlanan Modern Öykü Kuramı kitabıyla iç içe aynı anda yazıldı. Öykümüzün Kırk Kapısı adını verdiğim çalışmada öykücülüğümüzün önem li isimleri olan, kırk öykücünün öyküleri ele alınıyor. Kırk  öykücünün yazış biçimleri, öykü anlayışları, yöntemleri, temaları ve öykücülüğümüzdeki yerleri irdelenirken, yarattıkları öykü mirasının kapısı aralanıyor, öykücülüğümüze kattıkları çeşitlilik, zenginlik belirlenmeye çalışılıyor. Bu çalışmanın en önemli özelliği bu yazarların tüm öyküleri, tüm öykü serüvenleri üzerine olması. Bilindiği gibi edebiyatımızda yaygın olan tutum, bütüncül olarak bir yazara bakıştan çok yazarların tek tek kitapları üzerine yapılan çalışmalardır. Dolayısıyla bu kitaptaki yazılar genel bir bakışı, bu yazarların öykülerinin toptan değerlendirilmesini içeriyor.

Günümüz Öyküsü’nde ise yönelimler, ayrışmalar, ortaklıklar bağlamında son otuz yılın öykücülüğü ele alınırken, son dönemde öykücülüğümüzde farklı renk, ton, anlayış sergilemiş, kendi öykü dünyasını kurmuş yazarlara bakılıyor.