Yazar: Ali Güney

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Ali Güney – Kuyuya Düşer Gölgeler

Ali Güney – Kuyuya Düşer Gölgeler

Mehmet Kahraman’a

“Hakikat, her zaman insandan yana mıdır?”
Murat Gülsoy

Alıştık artık. Yaşadığımız yerle­re çok uzak bir ilçenin köyün­de dört aya yakındır baraj inşa­atı için çalışıyoruz. Ailelerimizin yanına ara sıra gidiyoruz. Tur­gut gibi özel durumlu arkadaşları idare ediyo­ruz ama. Yeni nişanlı sonuçta. Bizim şirkette in­şaat teknikeri Turgut. Baraj ihalesini alınca saha­da para daha çok olur diye katıldı aramıza. İnşaat bitince de düğün olsun istiyor, yeni nişanlı bazen haftada bir, bazen üç güne bir Trabzon’a gidiyor. Oradan uçakla nişanlısının yanına…

Öğle yemeği için ara verdiğimizde, nişanlısı­nın hediyesi olan Murat Gülsoy’un son kitabı­nı gösterdi Turgut. Şantiyede film, kitap olma­dı mı geçmez vakit. Turgut nişanlısına gittikçe bize ve tabii kendisine, ona yaptığımız kıyaktan dolayı film, kitap getirir sık sık. Az önce bahset­tiğim sebepler malum. Mühendislikte okurken, kütüphanenin çam gölgeli penceresinin kena­rında bir kitabını okumuştum diye hatırlıyorum yazarın. Yazar olmayı istediğim günlerdi o gün­ler. Bir inşaat firmasının başmühendisi olacağı­mı, saçlarımın döküleceğini, evlenip iki kızımın olacağını bilmediğim, düşünmediğim zaman­lar. İstanbul’da bir çatı katında yaşayıp yazacağı­mı düşünürdüm. Öğle yemeğinde türlü ve pilav yiyip üstüne karpuz götürdüğüm bu dağ başın­da ise, çok yorgun olmazsam akşamları şiir oku­yorum bazen.

Yemekten çıktıktan sonra, sigara içelim diye bir köşe bakınırken, Turgut’un kitabın içinden oku­duğu bir cümle, unutmuş olduğum bir ân’ı göz­lerimin önüne getiriverdi. “Bak abicim adam ne demiş: Hakikat, her zaman insandan yana mıdır?”

Lise son sınıftayken yaşadığımız ilçenin kitapçı­larından biri olan Hikmet abi. Ne kadar zaman oldu seni unutalı. Dükkânda çay içerken, yav sen çalışsana burda kitapları da seviyorsun zaten, ar­kadaşlık et bana, demiştin. Ne çok sevinmiştim. Emekliliği yaklaşan asker babamı ikna edene ka­dar göbeğim çatlamış, gençliğin dik başlı tavırla­rıyla babamla arayı fena açmıştım.

Ben çocukken hep uzaklarda olan babamla, sü­rekli aynı evde yaşamak, ne yalan söyleyeyim sıkmıştı beni. Babam üniversiteyi büyük şehir­de okumamı, mühendis olmamı istiyordu. Bense kitaplardan yanaydım. Dükkân iyi olmuştu ama. Okul çıkışı dükkâna uğruyor, neredeyse hiç satış yapmıyor, kitap okuyordum bol bol.

Yeni gelen şiir, öykü kitaplarını Hikmet abiyle ko­nuşmak, o genç ruhumu mest ediyordu, hatır­lıyorum. Her şey taşraya özgü bir durağanlıkla akıp giderken dükkâna gelen bir kadın…

Kadını görünce limonlu çaya dönmüştü yüzü Hikmet abinin. Gelen bayanda da aynı şaşkınlı­ğı görünce, mevzu geçmişe ait, çok söz öldürür, deyip çay söylemek için çıkmıştım dükkândan. O kadını soramamıştım ama Hikmet abiye. Bana da kimse müdür yardımcısının kızı ‘Suna’yı sor­masın diye, mi?

Bir öğle sonu okul çıkışı dükkâna uğradığımda, okumaktan yorulmuş gözlerini ovuşturarak, bö­rek yaptırmamı ve gazete almamı istediydi Hik­met abi. Gazeteyi açıp o sayfayı görünce, ceke­tini alıp giden Hikmet abi hiçbir şey dememişti. Hemen gazeteye bakmıştım, o kadındı. Yan yana iki fotoğraf ve acı haber.

Karı koca trafik kazasında hayatını kaybetmiş, turist olarak gittikleri doğunun bu şirin ilçesin­de mucura kaptırmışlar arabalarını. O an artık Hikmet abinin okuduğumuz şiirlerdeki gibi, öy­külerdeki gibi gideceğini sadece gideceğini dü­şünmüştüm. Yollara düşeceğini biliyordum. Er­tesi gün okul çıkışı dükkânda onu görünce o ka­dar şaşırdım ki. Her şey aynıydı. Hal hatır sordu. Okulu sordu. Sadece yüzüne baktım. O kadın kimdi? Şu an bu masada ne işi vardı? Çekip git­meliydi oysa.

O gün ayrılmıştım dükkândan. Sınav için abi, ku­sura bakma deyip, helalleşmiştik. Çok yemeği­ni yedik sonuçta. Giderken sırtıma vurup: “Eksik olma evlat, benim bildiğim en iyi dua budur…” dediydi.

Akşam eve giderken, babamla açık olan aramı düzeltmek için baklava almıştım. Erken gelme­me şaşıran annemin elini öpüp, mutfakta at ya­rışlarını izleyen babama, dükkândaki işi bırak­tığımı sadece sınavı düşündüğümü söyledim. Haklı çıkmanın gururuyla gülümseyen babam, sevindiğini belli etmemeye çalışarak televizyon izlemeye devam etmişti.

Hikmet abi ne yapıyor? Babam öleli ne kadar oldu? Ben yazar olmak istemeyi bırakalı kaç son­bahar gördüm? Bize aynı şeyleri söyleten güç ne? Suna’yla aynı üniversiteyi kazanınca, emek­li asker babamın haklı olduğunu düşünen ben, acaba, diyen ben, onun mimarlık fakültesindeki asistanla nişanlandığını duyunca…

Zihnin girdaplı kıvrımlarından görüntüler akar­ken Turgut’un dürtmesiyle kendime geldim. “Al bakalım mühendis bey, daldın gittin be, bir siga­ra yak, türlünün üstüne. Bak iyisinden aldım, en pahalısından…”

Gülümseyip aldım sigarayı: “Eksik olma Tur­gut…” deyiverdim.

Ali Güney – İçimize İp Sarkıtan Adam:Ahmet Sarı

Ali Güney – İçimize İp Sarkıtan Adam:Ahmet Sarı

Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak, Ahmet Sarı’nın ilk hikâye kitabı. Eserin hemen başında Kafka’dan yapılmış iki alıntı ve bir dua mevcut. Kitaptaki ilk öykü “Boşlukla Bir” şu cümle ile başlıyor: “Şimdi bir boşluğa eklemledim bedenimi.” Aliye’nin öyküsü. Zayıflık hastası Aliye’nin. Anne-babasının erkek bekleyip yine (!) olmayınca Ali yerine Aliye olan “aliye”nin öyküsü bu. Erkek gibi olmak için kendini feda eden, sıfır kilo olmak isteyen Aliye’nin öyküsü. Kitapta başka iki öyküyü de yazmam gerekir. “İçte Bastırılmamış Bir Yalnızlık Sevgisi”. Yapışık ikizlerden birinin ağzından dinlediğimiz hikâye, bence uzun süredir okuduğum en “yaratıcı” öykü. Haberlerde ara ara duyduğumuz yapışık ikizlerin birbirinden ayrılma olayını dert etmiş ve bence “konu bunalımı” geçiren günümüz öykülerine müthiş bir ufuk açmıştır. Bir diğer öykü ise “Takma Bacak Tıkırtısı”. Öyküyü okuduktan sonra içimden gelen tıkırtıların, takma bacaklı öykü kişisiyle bir ilgisi var mı, diye düşünmedim değil. Öyküde “takma bacağa değen o kızın”, benim için hayatın ta kendisi olduğu fikriyle, tuhaflaştım hatta. Kısa kısa öyküler de içeren ilk kitap ikinci kez bitince (bu yazı için tekrar okudum) an’ı dondurup yazan Ahmet Sarı’nın bir özelliği dikkatimi çekiyor: An’ı yazarken “donuk bir fotoğrafı değil”, içimizde donmaya başlayan zamanı anlatıyor. Okuduğun şey, evet tuhaf bir biçimde, damarlarından alınmış gibi geziniyor vücudunda.

Sarı’nın ikinci hikâye kitabı, Korku ve Dehşet Üç­lemesinin ilk kitabı: Ve Asma Yaprakları Gibi Tit­reyen El. Böyle bir kitabı okumayı hiç istemiyo­rum. Korku ve dehşet üçlemesi diye kitap mı olur fikri geziniyor içimde. Çünkü korku filmle­rine bile gitmeyen biriyim. Korktuğumdan de­ğil, korkmam istemediğimden. Kendime iki saat korku ısmarlamak veya aşk ısmarlamak olma­malı sinemanın anlattığı şey. Hayatlarımız ri­tüellere gark olmuşken, kendimi kandırırcası­na korku duygusunu da yaşamak istemek, bana hoş gelmiyor. Korkacaksam gerçekten o duy­guyu yaşamak istiyorum. Ismarlama olarak iki saat korkup gelmek veya sevinip gelmek de­ğil isteğim, yaşamak ve düşünmek istiyorum. Ama “yazı” yetişmeli. Öyküler kısa kısa yine. “Ka­sıtsız Sonuçlar Kanunu” öyküsü baştan kazanı­yor beni. Oynarken gözüne odun parçası ka­çan kızın gözünün akma anı. Anne-babanın gö­zün akışını seyretmesi. “Einverleibung” öykü­sünde birini boğup cesedini yiyen insanı anla­tıyor öykü. Cesedin mezarı oluyor bedeni anla­tanın. “Sağ serçe ayak parmağımdaki nasır” öy­küsünde acısından nasırı koparan öykü kişisiy­le, “Kardaki Kan” öyküsündeki köpek itlaf ekibin­deki avcının köpeği vurduktan sonra akan kanı peşi sıra sigara yakıp, köpeğin öleceği yere doğ­ru yürümesindeki “duygu coşkunluğu -yoksun­luğu”, hayat aynen bu, dedirtiyor.

Kitap bittikten sonra korkmadığımı fark ettim. Korkutmuyor, korkuyu anlatıyordu kitap. Elekt­rikler kesilince köyde, babaannemin evinde gaz lambası yakınca duvarda yayılan isi hatırladım. Duygularımızı yeniden düşünmemizi sağlayan bu kitabın peşi sıra yürümeliyim.

Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Me­leği, Korku ve Dehşet Üçlemesi serisinin ikinci kitabı. “Yaram ben yokken vardı. Onu cisimleş­tirmek için doğdum.” Bosquet’in bu sözüyle açı­lıyor kitap. Ayrıca Sezai Karakoç’tan da bir alın­tı da var.

“Havlamayla Karışık Uluma” öyküsünde gece kö­pek sesleri duyarken bir ara uyandığında oda­sında köpek gören kişiyi, “Annemin Babamın sesi” öyküsünde telefonu açarız da hani, karşı taraf yanlışlıkla aramıştır, dinleriz, tuhaf ve gü­zeldir gelen sesler, çok yazmasın diye kapatırız, bunu anlatmış.”Boş vaktin oğlu” da önemli bir öykü. Vaktin oğlu ifadesini “Kemal Kahramanoğ­lu” hocamla konuştuğumuzu hatırlıyorum. Ben olumsuz bir ifade sanmıştım. Hocam açıklamış­tı. Vaktin oğlu yani vaktin gerektirdiğini yapan kimse (lütfen siyasi mantıkla düşünmeyelim; ki edebiyat siyasetten çok daha ciddi bir iştir)… Boş vaktin oğlu öyküsü ise çağımızın bakış açısı­na inen edebi bir bıçak.

Ahmet Sarı’nın öykülerine genel bakış böyle bence. Yazar, öyküde dil açısından bir yenilik ge­tirmiyor. Şöyle ki bu öyküleri kıymetli “Bilge Ka­rasu” veya kıymetli “Hulki Aktunç” veya günü­müzün önemli öykücülerinden “Gökhan Yılmaz” yazsa nasıl olurdu diye aklıma gelmedi değil. El­bette bu bir duruş. Yazar bence çok farklı isimle­ri okuyup (alıntılarından belli) üzerlerine düşü­nen birisi. Yazarın batı edebiyatıyla ilgili çalışma­ları özellikle Thomas Bernhard’la ilgisi üzerinde düşünmek, alan uzmanlarınca değerlendirilebi­lir ama dil bazında bir ilişkileri yok bence. Nor­mal olmayanı anlatmak çizgisinden bir bağ kur­mak mümkün elbet.

Yazdıklarında asıl önemli olan şey ise “olay”. Nor­maldışı şeyleri anlatıyor. Konuları yukarda ver­meye gayret etmiştim; hatırlayalım, yakında ay­rılacak olan yapışık ikizlerin mevzu bahis oldu­ğu veya birini öldürüp onu yiyen kimsenin, “be­denime hapsediyorum” onu mantığıyla hare­ket ettiğini düşünmek, normaldışı değil mi? Ça­ğın dolaylı dışavurumları gibi bu öyküler. Duy­duğumuz, bildiğimiz şeyler anlattığı evet. Ama o şeyleri içimizde bir hisse dönüştürüyor olma­sı mühim. Şunu da eklemeli: böyle konuları ya­zan biri günümüzdeki kapalı anlatımını, simge­sel- imgesel tarzları benimsememesini doğru buluyorum. Çünkü bazen “akan su size yolunu­zu buldurur.”

Basmakalıp giden öykücülüğümüz için önem­li bir zihinsel yol açıyor Ahmet Sarı öyküleri. Ça­ğımızın, sosyologların tespitinden çok öykücü­lerin açtığı yollara ihtiyacı var. Hazine, yani kav­rama orada olabilir. Ahmet Sarı öyküleri perçin­liyor bu fikrimi. İçimizdeki boşluklara koyduğu her tuğla, sarkıttığı her ip, boşluklarımızı yeni­den tanımak için, normaldışı değil mi?

Ali Güney – Bizim Hikayemiz

Ali Güney – Bizim Hikayemiz

“mahalle mektebine”

Cumartesi. Kışın cama vuran güneş, perdeyi ‘tül’ halinde bıraktırmış. Şehir uyanmakla uyanmamak arası yatağında oynaşan çocuk gibi. Saçları dağınık, bulutlu. Güneş, şehrin tepesine doğru dikilmekte, uyansın diye.

Kadın, kahvaltıyı hazırlamaya koyuldu. Çocuk­lardan büyüğü yatakta hala. Akşam geç yattı ta­bii. Küçük, çizgi filmin başında. Kadın küçüğün yanına gelip ‘babanı uyandıracaksın, kıs şunu’ diyor. Küçük, başına gelebilecek bir hafta sonu cezasından tedirgin, söyleneni yapıyor. Kadın, ekmeğe bakıyor, azsa büyüğü uyandıracak. Ek­mek var, ‘azıcık’ daha yatsınlar, hem bugün cu­martesi.

Adam bir bardak çay içip kalkıyor. Acelesi var. Büroda işler malum. Hem bugün Ankara’dan ünlü yazar gelecek. Akşam da onunla ilgilenme­li. Merak etmeyin akşama, yani.

Kapıdan çıkarken arabayı alsam mı, diye düşün­dü. Bir dünya yol, tek başına zaten, ne gerek! Şimdi gelir “(87)TAŞRA-KARAÇAY” otobüsü. Bin­diği otobüsün ismi ‘taşra’, ne güzel.

Otobüste giderken başını cama yasladığı gün­leri anımsadı. Sakal bırakıp, cigara içtiği günler. Okuduğu, okuduğu yıllar. Şimdi ağrıyor gözler. Yine de devam etmek güzel, diyor içinde hala ölmeyen bir yer. Devam etmek deyince apart­mandaki karşı komşunun sözleri geliyor hatrına: “Başını belaya sokmanın bin bir türlü yolu var­dır, serserilerin yaptıkları aklınıza gelebilir he­men. Ya okumuşların işleri? Maaşı alıp çıtır çıtır yemek varken, sen kalk dergi mergi uğraş dur!” Matbaalarda ömrünü geçirmiş ‘emekli’ karşı komşunun on(lar)a destek cümleleri bunlar.

Parfümü otobüsü dolduran gençler biniyor, sı­kışıklığı çoğaltarak. İnsanlar o otururken ondan yer vermelerini beklemiyor artık. Kızla oğlan, ül­kenin meşhur dizilerinden birindeki öpüşme sahnesini konuşuyorlar. Kız; yaa, yaaa, yaaa diye cevaplıyor anlatılanı. Oğlan, kızın kulağına fısıl­dıyor sonra, “aşkımmmm” diye ünlüyor kız. Sarı­lıyorlar.

Mahremin sınırlarının kalmaması hüzünlendiri­yor onu. Niye?

Erken iniyor otobüsten, yürümek istiyor. Açıl­sın içi.

Büroyu açtığında bir küf kokusu iniyor ciğerle­rine. Pencereyi açıyor. Sağı, solu toplamalı. Gü­lümsüyor. Bütün ülkenin derdi bu değil mi? Sağı, solu toplamak.

Masayı, sehpayı silmeli. Koliler çok dağınık, karşı duvara almalı. Şu rafları düzenlemeli…

Yarım saate kalmıyor küf kokusu. Çay söylüyor. Bu insanı terletmeyen yorgunluğu, caddeyi gö­ren pencereden insanları izleyerek azaltmak gü­zel. Derken;

Çoğalıyor sesler, sarılmalar.

Hocam yazı ne zamana yetişir? Alicim bu sayı öykün yok mu? Sizin doçentlik tezi basıldı mı hocam? Haa aldım o kitabı. Öykü ödülü alan yazarla kim görüşür? Vay hocam siz buralara uğrar mıydınız? Kırşehir miydi sizin görev yeri? Öyle mi geldiniz demek, hayırlı olsun. Düğün ne zaman?

Çay içelim çay, Alicim canım çay söyle.

Önümüzdeki sayı dosya konusu belli gibi ho­cam. Siz ne dersiniz? Bizim çocuğu diyorum bi okula göndersek, özel, nasıl olur, pahalı mı ge­lir? Efendim, Tanzimat’ta böyle değildi inanın? Tarih bir yorumlama bilimidir ama bunu ağzı olan herkes yapmalı mıdır? Vay uzun ve fiyakalı cümle. O yazıda anlatılan öyle değildi ama, evet bende okudum …

Çay içelim çay çay, Alicim çay söyle…

Arkadaşlar, lütfen yazıları yetiştirelim. Benim araba geçen hararet yaptı, bayağı masraf ettik sormayın. Sanatta başarının ölçütü olmayabilir bence. Ama bizim şube müdürüne gel de anlat, laf dinlemiyor ki, raporda imza eksikmiş. Sen bu kitabı okudun mu? Hocam o modeller çok tut­maz, bizim arkadaşta ikibinbeş modeli var, ona bakalım. Ama o kooperatife girmek lazım. Mev­kii süper. Takım o geldi güçlendi ya, Feneri eli­mizden kaçırdık bak geçen hafta. Ne oldu senin doktora işi, dili hallet bi an önce. Bildiğimiz bi kurs var bak. Doğru, doğru.

Çay içelim çay çay, Alicim çay söyle…

Olur, oluverir.

Tezlik kipinde çekimlenir akmak fiili zaman için­de. Sesler azalır. Öğleden sonra gelecek yazar, telefonla ulaşır, gelemeyecektir.

Alışılmıştır, çünkü Konya ‘merkeze’ yakın olduğu için hep uzaktır.

Bürodan çıkarken ikindi akşama yaklaşmıştır. Işıklar söndürülür. Kapı kilitlenir. Adam ve yanın­da iki arkadaşı “çizgi kitabevi”ne doğru yürürler.

İş Bankası’nın önünde poşetleri kitap dolu oto­büs bekleyen üç arkadaş, onları gerçek hikayesi­ne götürecek otobüslerini bekler…

Adam otobüsten iner. Bir hikâye vardır kafasın­da. Gidince muhakkak yazmalıdır. Şu yeni roma­nı da bitirmeli. Otobüste başladığı kitap ne gü­zelmiş öyle, bu gece bitirmeli. Oturduğu site­ye “az kalmışken” telefonu çalar. Kadındı arayan, kadını. Akşam, dedi, annemler geliyor, ekmekle yoğurt alsana.

O an çıkıverdi aklından hikâyesi. O roman, şimdi burada zamanını versek neye yarar, okunamadı, bitmedi. Adam markete yürüyordu.

Eve girdiğinde akşamı kaçırmamak telaşıyla bı­raktı elindekileri.

Adamın büyük oğlu telefonla konuşuyor. Odası­nın kapısı kilitli. “Babam büroda olunca çıkama­dım çarşıya aşkım, annemle pazara gittik, yarın görüşürüz artık üzülme…” dedi.

“Bugün cumartesi bi kere, devlet daireleri kapa­lı olur, ne bürosu hem, avukat mı baban, kan­dırma beni!” dedi kız arkadaşı. “Aşkım öyle büro değil, babam öğretmen benim, ama yazar aynı zamanda. Dergi çıkarıyorlar. Cumartesileri dergi bürosunda olur.”

“Aaa, yazar mı senin baban?”

“Evet aşkım!”

“Ne yani ben şimdi bir yazar çocuğuyla mı çıkı­yorum, ayy çok heycanlıı, Ben hemen Bennu’yu aramalıyım, haber etmeliyim ona, ararım seni birazdan aşkımm.”

Çocuk telefonu kapattığında mutluydu. “afe­rin be baba, yazarlığın işe yarıyor bazen” cümlesi geçti içinden.

Kurallı bileşik fiil çekimi hızında akan zaman, in­sanı yalnızlaştıran bir şubat akşamı kılığına bü­rünerek, Konya’yı sarmaya başlamıştı.

Ali Güney – Rüya Penceresi

Ali Güney – Rüya Penceresi

Türkçe Öğretmenim Abdullah Harmancı’ya

Ambulansın sesi bölmüş geceyi. Polis telsizleri ürkütüyor. (Seslerin çoğalışı). Niye yapmış? Sarhoş muymuş? Alla alla, aslan gibi de adam. Kesin sarhoştur. Olur mu efendim, bence başka şeyler var. Yok canım hayat pahalılığı, daraldı adamcağız. Belki karısıyla sorunu var, bilinmez ki efendim. Daha yaşı da genç ama belki bir rahatsızlık, ani bir baş dönmesi. Etraftaki kalabalığa kızan polis: “Efendim şurayı boşaltın ya, bakın işimizi yapamıyoruz”. (Kıpırdanmalar… ama sesler devam ediyor). Allah’tan iyiymiş durumu. Çoluk çocuğu var ayol, aman iyi olsun. Mavi çizgili geceliği ve ayağına küçük gelen yenge hanımın terliğiyle seslerin ortasına atlayan eski muhtar, emekli öğretmen Fikret Bey’in sorusu askıda kalıyor gece karanlığında:

‘O değil de bu adam kendini niye atmış balkon­dan?’

Tatlı bir akşam rüzgârı.

Her şey evliliğimizin altıncı yılı… Ya da ben öyle sanıyorum. Belki de ben abartıyorum bu yaşa­ma işini. Kuruntulara kapılıp gerçekleri… Ne umutluydum aslında. Hiçbir şeyi beceremedim şu hayatta ve hâlâ. Kendime bile anlatamıyo­rum, açıklamaya çalışıyorum. Yazık. Oysa serse­rilikten perişan gezdiğim gençlik yıllarımda, pa­zarda karpuz attığım hani, cigara param çıksın diye, hep efkârlı olunan zamanlarda, gördüğüm lise formalılar öyle güzel bakarlardı ki…

Liseyi bitirdikten sonra …(‘–di’ li geçmiş zaman­lar)

Üniversiteyi kazanamayınca, ilçeye bir kitapçı dükkânı açtım. Borç harç açtığım dükkânı aske­re giderken kapattım. Geldikten sonra da tozlu rafların içinde kaybolsam da işime daha çok sa­rılarak, şükürler olsun, düzenimi kurdum. Önün­de işi var, askerden de geldi, artık vaktidir de­yip, Bekir emminin kızı Nazlı’yla nişanlandım ve altı ay sonra da evlendim. İlçeye yeni yapılan apartmanlardan birine kiracı olarak oturan ben ve eşim yeni hayata alışmaya başladık… Ak­şam kapıyı güzel çıtı pıtı tatlı bir kadının açma­sı. Bana canım falan demesi. Yemek hazır. Çay hazır. Şiir bile okudum ona. Kitap getirdim dük­kandan. Lisede bir türlü çıkaramadığımız o der­giden bahsettim. Edebiyat öğretmenimizin be­nim dizelerim için söylediği övgüleri anlattım.

İşler açılacak derken…( mesele-i öz: şimdiki za­man)

İlçedeki bakkal kırtasiye işine, bir başkası kitapçı işine giriyor. Ben herkes nasibiyle derken, onlar benim ciromu falan tahminen hesaplıyor. İşler zayıflıyor. Arabayı satıyorum, beyaz torosumu. Ama ben vazgeçmiyorum. Yine şiir yine kitap. Okumaktan daha güzeli var mı şu hayatta be, deyip eyvallah çekiyorum her şeye . Biraz zor durumlardayım ama geçer diyorum, gel gör ki bunu çevre dediğimiz o yığın hiç anlamıyor. Ka­yınpederin bir tanıdığı oluyor şehirde. Fabrikaya işçi alınacak, lise mezunu zaten hemen alırız di­yorlar, Nazlı başlıyor her gün şu işe gir, şu işe bir bak. Bakarız deyip geçiştiriyorum. Bir gün sabah işe giderken kapıda beliriyor. Sesi soğuk. Atıf ye­ter artık. Bırak şu kitabı, şiiri. Ne yiyeceğiz biz?

Şiir mi? Şiir okuyarak sigortan ödenmiyor, ço­cuğu hastaneye götürsem bir dünya ilaç parası, nasıl ödenir o? Niye aileni hiç düşünmüyorsun. Varsa yoksa kitap, şiir. Ne zaman bitecek bu hal­lerin? Biraz büyü artık!

Büyüyorken…

(güneşsizlik hâkim fiil çekimlerime, dil bilgisi ku­ralları değil).

Kapıyı çektim çıktım. Dükkânın kapısının önüne geldim. Açmadım. Şehre bir bilet aldım. Fabri­kaya başvuru yaptım. Kayınpeder falan kimseye haber etmedim. Dükkânın telefonunu verdim. Kardeş haber bekle, dediler. Üç gün sonra aradı­lar, gel başla. Kitapçıya bir satılık yazısı yapıştır­dım. Akşam, benimle konuşmayan Nazlı’ya fab­rika işi oldu başlıyorum, dedim. Kitapçıyı da sa­tıyorum. Şehirde düzene bakayım kısmetse sizi yanımıza aldırırım falan dedim. Ama nasıl atladı boynuma! İşe başladım. İki ay sonra bizimkile­ri yanıma aldırdım. Sigortam da yatıyor. Bırak(a) mıyorum ama kitapları. Ben yine aynı ben.

Evliliğimizin altıncı yılı… (gözyaşım yok üzerle­rinde ama kelimelerim ıslak. Zamanın önemi ar­tık yok).

Ben o ana kadar her şeyin başladığını hatta de­vam ettiğini düşünmekteydim. Televizyon izli­yordum. Çay içiyoruz. Nazlı dedi ki, Allah razı ol­sun babamdan. Sayesinde şu işe girdin de bak nasıl rahatız. Hem şehirde oturuyoruz hem de keyfimiz beyde yok.

O televizyon, o sehpalar, o duvarlar üstüme düştü sandım. Yarım çay bardağına sıkışıp kal­dım da boğuluyorum sandım. Nazlı konuştukça televizyonun sesini açtım. O konuştukça sesini açtım. Çayımı uzattım. Eee daha bitirmemişsin. Taze içeyim dedim hem soğudu da.

Şiir okuduğum kadın o bardakta kendimi sallan­dırdığımı anlamadı. O gittikten sonra artık böyle olmayacağına karar verdim.

Otuzuma geliyordum. Yıllardır kitaplar, dergiler, notlar, isimler. Ne sağladı bana! Benim şair ola­cağım da yok(muş). Bu “heves” artık bitsin de­dim.

Hevessiz ama hırslı günler… (kurtuluşu arıyor özneleri cümlelerimin).

O günden itibaren kitaplardan uzak durdum. Akşamları misafir ağırladım ya da misafirliğe git­tim. Musluklar bozuldu, tamir ettim. Prizler ye­rinden çıkmış, elektrikçi getirttim. Kitapları ko­lilere kaldırdım. Sigortam yattı. Beyaz siteyşın bir ford aldım. Borcunu çok zor ödedim. Koo­peratife de yazılmıştım. Bayramlarda gittik il­çeye. Kitapçı dükkânımı gördükçe burada be­nim dükkânım vardıyı anlatmayı bıraktım. Arka­daşlarla öğle aralarında müdür yardımcısı baya­nı, belediye otobüslerinin temiz olup olmadığı­nı, okeyde kimle eş olacağımı, fabrikada kimden borç alınıp alınmayacağını, konuştuk.

İş bu hikâye… (göğe bakma durağındayız).

Ama bir huy peyda oldu bende. Yaz akşamla­rı balkona oturup çay içmeye başladım. Her gün geç saatlere kadar balkonda oturur oldum. Es­kiden kitap okuduğum zamanlardı bunlar. Şim­di ise saatlerce öylece oturur, şehre bakardım. Nazlı gelirdi bazen yanıma. Komşuları anlatırdı. Nereye tatile gittiklerini, çocuklarını hangi ko­lejlerde okuttuklarını, yeni aldıkları siyah ara­bayı… Bazen dizisi olurdu. Televizyonun başın­da olurdu. Bende elimde çayım bütün gece bal­konda otururdum.

Yine bir gün balkonda otururken, ben nasıl bu hale geldim diye sorarken, bir sıkıntıdır kapladı içimi. Yalnızdım. Taşralılığımın soğukluğundan miras bu yalnızlık bir zaman şiirlerimin içinden gülümserdi. Şimdi bir balkonda oturup çay içi­yor ve Tanpınar’ın penceresini düşlüyordum. Li­sedeki edebiyat hocamın fotoğrafını gösterdiği o pencereyi. Bir kasım günü. Hoca “Huzur” u an­latırken göstermişti. O pencereden göz kırpıyor­du Tanpınar bana. Kucağında kedisi mi ne var. Pencereye yaklaşıyordum. Aaa, beyaz mantolu bir adam el sallıyor. Kafka mı o, bankta oturmuş bir şeyler karalıyor.

Nietzsche bıyıklarını düzeltiyor. Yürüyüşe çıkmış olmalı yine. Benim kitapçının önü değil mi lan burası? Valla orası.

Allah’ım diyorum şu pencere açılsa da benim­de ikametgâhım burası olsa. Pencereye vuruyo­rum. Açın diyorum. Hayatımın içine ettiniz, sizin yüzünüzden diğerleri gibi değilim, biliyor mu­sunuz? Açın, lütfen! Boşlukta takılı o pencere­de sallanıp kalıyorum. Arkama dönüyorum on­lara kızgın. Şehir doğuyor karşımda. Ben böyle işin. Beni yanlarına almaları… diyorum. Olmadı diyorum. Beceremedim diyorum. Bu hayat na­sıl yaşanacaktı bilmiyorum ama nasıl yaşanma­yacaktı, onu biliyorum. Nazlı gelmeden, bu iş bit­meli.

Deyip…

(Nazlı’nın bezgin sesi). Atıf Atıf… Kalk kalk belin tutulacak balkonda… Hııhııı… Kafam, uff. Rüyala­rım bile oyun oynuyorlar bana. Ah. Kalk hadi ye­rine yat.

Yok diyorum. İçim geçmiş kız bir anda. Çay var mı Nazlı?

Çay mı, var var… (kafasını ve ellerini sallıyor).

Rüyamda seni gördüm, diyorum. Hayırdır İnşal­lah, diyor Nazlı. Balkondan atıyordun kendini, mahalleli toplanıyor, polis, ambulans falan. Her­kes senin niye atladığını merak ediyordu. Muh­tar filan yengenin terliğiyle dolanıyordu öyle. Nazlı şaşkın, hayırlara karşı, diyor. Ürküyor, bel­li etmemeye çalışıyor. Sen arkan açık uyuyunca ondan böyle saçma bir rüya görmüşsündür, di­yor. Sen hiç ölmek istemeyi düşündün mü? diyo­rum. Amann sus gece gece.

O eski hallerin mi depreşti yine. Şu çayın altını yakayım da, deyip içeri geçiyor.

Nazlı’nın arkasından içeri girerken geri dönüp balkon demirinden aşağı bakıp, becereme­dim, beceremem de, diyorum. Anca işte rüy… Nazlı’nın içerden sesi geliyor: “ayy tüp bitti.”

Ali Güney – Çiçek Uykusu

Ali Güney – Çiçek Uykusu

Perşembe pazarından aldığı iki küçük kaktüsü turuncu çiçekli mutfak masasının üzerine bıraktı. Yorgun ama memnundu. Altıncı sınıfa gittiğini öğrendiği, pazardan aldıklarının taşınmasına yardım eden, Reşat Nuri’nin ‘Çalıkuşu’ kitabını pahalı diye alamayan çocuğa, hem bir beşlik uzattı hem de bekle delikanlı deyip içerden elinde kitapla döndü. Çocuk nasıl da sevinmişti. Ne kadar itiraz ettiyse de ‘hediyem olsun paşam’ diyerek sırtını sıvazlamıştı. O gidince kapıyı üçüncü kilite kadar kilitlemişti. Büyük oğlu tembihlemişti,

‘baba üç kere çevireceksin kilidi’…

Buzdolabının kapağını açtı, oturmak için bir sandalye çekip aldıklarını dolaba yerleştirdi.

Bir kahveyi hak ettim diye düşündü. Şu ketılı bulandan da Allah razı olsun be. Sonra kaktüslere eğildi. Yavrularım dedi. Ne tatlısınız siz. Bir isim lazım ama size. Şiir yazarken de en çok başlığa odaklanırım ben, biliyor musunuz?  Sebebini bilmeden içten içe kıvanç duydu. ‘Buldum’ dedi. Senin adın Necati, senin adın Alper olsun. Gülümsedi. Büyük oğlanın çocukları. Yazın biruğramışlardı yanına. En son.  Antalya’ya tatile giderken. Gelin hanım Kayseri’ye sempozyuma gitmişti. Baba ve iki oğul iki gün kalıp şenliğe

çevirmişlerdi dünyayı. Hele Alper. Küçük olanı, haylaz herif. Dede senin şiirler feysbuk’ta patlıyor haberin var mı, dediydi. “Feysbuk ne oğlum?” deyince gülmüştü keratalar. Meğer benim şiirleri internete veriyormuş, benim dedem şair, diyormuş. Hop kızlar yanımda sayende, diyor. Sağol be dede. Kerata. Balkonda kavun yiyorduk. Oğlan gazetesini eğip, bakma sen bunlara baba demişti. Gülüşmüşlerdi. Ne güzeldi. Yazdan beri büyük oğlan iki kere aramıştı, o kadar. Seslerini nasıl da özlemişti?

İnsanı öldüren kıymetin bilinmemesi mi, yoksa insanın bilinmemesi mi kıymeti öldüren? Hemen bunu not almalı(ydı). Güzel cümle. Gerçi uzun süredir sadece okuyordu. Peki okumak mıydı bu? Ehh işte günde yirmi otuz sayfa. Gözleri çabuk yoruluyor artık. Gözleri yoruldu mu, Nuran’ın dizinde uyurdu eskiden. On sekiz aydır ise…

Necatii, Alpeer. Dedesi, mutlu musunuz halinizden? 76 yaşında, büyük oğlanı yazdan beri, küçüğünü nerdeyse iki yıldır görmemiş, emekli maaşını ayın yirmi beşinde çeken, alt komşusu öğretmen Filiz’in, karşı komşu Leyla Hanım’ın yemekleriyle öğün geçiren, eğer onlardan gelen artmazsa öbür öğün domates ekmek yiyen, bunun için pazara her gittiğinde fiyatına bakmadan dört beş kilo domates alan, Nuran’ı öleli on sekiz ay olmuş olsa da hala onu seven, geceleri sırtı ağrırken Nuran’a ağlayan, Nüfus dairesinden emekli memur, bunak, şair… Bendeniz. Tanıdınız mı? Dedeniz. Neredesiniz ulan? İnsan hiç olmadı bi alo demez mi, demez! Hıyar herifler. Ama laf aramızda ben kendime bunak diyorum ya, bunadığım için değil, yaptıklarımı hoş göstermek için. Hoş geldiniz yuvanıza. Müsaadenizle ben bir kahve içeyim.

Başını kaldırdığında saat on bire geliyordu. Yorulmuştu. Bir kahveyle pazardan geldiğinden beri durmuştu. Genç bir ‘Türkçe öğretmeninin’ şiir dosyası gelmişti. Onu inceliyordu. Hâlâ onu unutmayan eski dostları saygı gösterip ona bazen dosya gönderirdi. Kalktı mutfağa gitti. Domates, ekmek, kahve.

Necatii, Alpeer. Vay benim tatlı çiçeklerim. Dedesinin kuzuları. Amcanız olacak o sümsük de evlendi, yok ortalıkta. Yok master, yok amerika’da staj derken zaten otuzdan sonra evlendi. Ne bir selamı var, ne bir torun müjdesi. Siz alıştınız mı yuvanıza. Bakın siz geldiniz, ben nasıl canlandım. Yeni bir şiir dosyası vardı üzerinde çalıştığım. Ben o şiirleri yazmış olsam yayımlamazdım biliyor musunuz? Çünkü şiir sabırdır. Böyle benim sizle konuşmam gibi değildir. Gerçekle arandaki takip mesafesi her daim korunmalıdır. Evet bazı şairlere göre şiir gerçektir. Ama bence öyle değil. Şiir gerçeğin iki adım ötesidir. Öyle değil mi yavrularım?

Masanın üstündeki domates ekmek yediği gazeteyi topladı. Çöpe attı. Kahve fincanını musluğa tuttu. Kaktüsleri sulasam mı diye düşündü. Vazgeçti. Sulaya sulaya çürütmeyelim dedi. Musluğu sıkarken kalbinde bir sızı duydu. Mutfağın ışığını kapatıp karanlığa doğru yürüdü.

Apartman boşluğu penceresinde iki kadın. Nasılsın kız Ayten? Ne olsun kız. Ortalığı şöyle bi toplayım dedim. Sen nasılsın? Kız sorma canımöyle sıkkın ki. Ne oldu ayol? Hayra karşı. Benimki yine at yarışı oynamış kız, kör olasıca. Aaa yine mi? Bıraktıydı hani. Sorma kız ne güzel bırakmıştı. Şimdi yine başlamış. Nerden anladın peki?

Cebinde kupon yakaladım kız. Unutmuş ceketin iç cebinde. Üzülme Aytencim, senin çilen de bu. Hem dünyada acından ölen mi var. Orası öyle de rezillik çekiyoruz işte kız. Hayırlısı komşum. Yahu şu bizim üç numaradaki amca var ya, ölmemiş mi? Deme bee.. Sorma kız ölmüş adamcağız. Vay garibim. Kalp krizi geçirmiş. Ölüsünü iki gün sonra bulmuşlar. Kapıcı fark etmiş. Deme be komşum. Tühh tühh. Önemli adammış aslında biliyor musun. Bizim çocuklar söyledi. Televizyonda çıkmış haberi. Şairmiş kız adam. Deme be. Valla bak. Bizim kapıcı evinin içini görmüş, kitap doluymuş her yer ayol. Bakan mı, vali mi neyse o katılacakmış cenazesine. Çocuklarının da biri doktor biri de yüksek bir yerde memurmuş. Yaa. Ah komşum her şeyin hayırlısı ayol. Sessizce çekip gitti adam. Öyle anamm öyle. Yalan dünya…

Ne yaptın akşama kız. Valla şu saat oldu bi şey hazırlamadım. Görümcemin kızının nişanı var da onlara yardıma gittim. Herif gelsin de ona da çayla birlikte bir şeyler hazırlarım artık. Sen ne yaptın? Benim de dünden mercimek çorbam var. Yanına da şöyle domatesli bulgur pilavı. Ne dersin? Daha ne olacak şekerim. Benim kapı çaldı kız görüşürüz hadi.

Görüşürüz komşum.

Ali Güney – Bir Nisan Yağmuruydu

Ali Güney – Bir Nisan Yağmuruydu

  “Hayatımızın can suyudur gözyaşlarımız.”

 

Hayatınız kırk beş saniyelik bir reklam filmi olsa sloganı ne olurdu? Arka sıradaki öğrencimden gelen bu soru beni bir hayli afallattı. Medyanın gündelik hayata etkilerini konuşuyorduk. Kendisinden bu soru için bana biraz izin vermesini istedim. Düşünmeliydim. Hep kızardım zaten soru sorduğumuzda hemen cevap veren öğretmenlere. Ezbere konuşuyorlar gibi gelirdi. Oysa ne çok söylerlerdi :‘düşünün evladım, düşünün de hareket edin, düşünün’. Pehh!

Hayatı(mı) düşünürken çıktım merdivenlerden. Slogan meselesi malum. Birkaç kişiye kafa salladım. Slogan mı düşünüyordum hayatıma, hayır. Hayatımıza bile slogan arattıran gücü düşünüyordum. Ben reklamsız, kampanyasız, peşin fiyatına vade farksız ölmek istiyordum! Ne zordu bu. Hele hâlâ nisan yağmurları döverken  pencereleri…

Artık kurcalamıyor aklımı bana ne oldu sorusu. Yıllar saçıma, sakalıma beyaz beyaz nasıl da yerleşmiş. Okulun futbol takımındaki sağ açık çocuk artık göbekli ve bol nargileli geçiyor geceleri. Halı sahaları adres tarifinde bile kullanmıyorum nicedir. Bana ne olmadı?

Bana hayat “bebek oda”lı doğmamış mesela. Hala oğlumun beşiği varmış, onu vermişler ben doğunca. Yahut hayat ikindiüstleri akülü arabasıyla gezinmedi hiç çevremde. Özel okullu, servisli, yemekli de olmadı hayat bana. Devlet okulu sıkıntısıydı hayat bana. Hatta inanmazsın belki ama, hayat okulun en güzel kızı da olmadı. Başarısız bir öğrencilik, loto oynanmış gibi karneler, disiplin kurulları, “velini çağır evladım”lar, her yaz başı Frenci Mahmut’un yanında çırak olmalar, “bu adam olacak mı ki” deyip düz liseye gitmek… Şimdi sana böylesine içimi dökerken, hayatın en kırık yerlerinden bir umut gibi çıkıveren, meselenin seyrini değiştiren, bir ‘ama’ kullanmak gerekse işte tam sırası. Ama düz liseye gittikten sonra karşıma çıkan ‘edebiyatçı Orhan Hoca’ bana hayatın sadece yaşadıklarım olmadığını gösterdi. Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Musil’in, Kazancakıs’in, Tanpınar’ın, Özdenören’in,Toptaş’ın, Füruzan’ın da bir dünyası olduğunu gösterdi. Ve bu dünya kendisine yaklaştıkça kendine daha çok çeken, seni sahiplenen bir dünyaydı. Ve o dünya içeri girdikçe genişliyordu. Oğuz Atay oluyordu söz deyişi, Sait Faik oluyordu, Tomris Uyar oluyordu sonra. Şaşkın, heyecanlı, acemi giriverdim o dünyaya. Lise yıllarım hayatın değiştiğini sandığım günlerdi. Yanılmışım. Fakültenin uzun saçlı, balıkçı yakalı soğuk bir kış mevsiminde, ne zaman ki sen geldin giriverdin içeri :”Siyasi Tarih dersi bu sınıfta mı?” dedin. Kendi halinde, sırasında oturmuş, Farabi’nin mutluluğu anlattığını sandığım, sahaftan iki döner ekmek fiyatına aldığım kitabını okuyan bana, hayat o an değişti. Peşinde on sekiz gün koştum. Hangi sınıftasın, öğle yemeğini nerde yersin,  hangi otobüsle okula gelirsin… Hepsini öğrendim. On sekizinci günün akşamı sen otobüse doğru yürürken seslendim: “Merhaba”. O merhabadan  dört ay sonra sevgili olduk.

Şimdi sana içimi dökerken, zihnimin dar sokaklarında dolandıkça yalnız harflerin sırtında yaşayan bir ‘hayatı’ kucaklayıp, sarıp sarmalayıp yediveren güllerine çevirişin geliyor gözüm önüne. Biraz daha ayakladıkça dar sokaklarında zihnimin, evlenmemiz geliyor gözlerimin önüne. Yirmi beşinde iki genç selamlıyor beni gülümseyerek. Oğlan bana, kız sana nasıl da benziyor. Eşyaları Philips olmayan, oturma odaları olmayan, damadın damatlığı gelinin gelinliği kiralık, arabaları yok, bilezikleri yok, balayına Ege’de bir sahil kasabasına gidecek ve parasızlık yüzünden otelde kalamayacak iki genç karşılıyor beni. Onları gördükçe bu iki gencin öğle yemeği işini masraf olmasın diye domates ekmek alıp deniz kenarında yemeleri geliyor sonra… Yollar yürümekle ne olmazdı hatırlayamadım ama zihnimdeki yol akışı beni, yağmur öncesi kapalı havalara, havaların insanları evlerine kapattığı ikindi zamanlarına götürüyor. Bu zamanlarda ‘ikindiler canımı sıkmayın nolur’ diye evin içinde bağırıp sonrasında mutfak penceresine oturup dışarıyı izleyişin geliyor aklıma. Sonra ben yanına gelip yanağını avcuma alınca sorduğun soru geliyor:

“Gökkuşağı bizim penceremize doğacak değil mi?”

O pencereden yansıyor zaman sanki. Evin içinde telaşlı buluyorum seni bir gün kapıyı açınca. Elinde ‘Korkuyu Beklerken’. Ne oldu diyorum? “Oğuz Atay’ı bu ülke nasıl anlasın?” diyorsun. Sarılıyorum. Gülümsüyorsun. Bizi bize yazdığı için mi diyorsun, bilmiyorum ki diye karşılık veriyorum. “Patlıcan yapcam bugün sana”, diyorsun. Hayat bizi gençliğin düş turlarından erken mi indirdi diye geçiyor içimden. Hayat ‘markalı ama düşüncesiz’ yaşamak hevesine kurban edilmemeliydi değil mi ya? İçimden geçirdikçe sanki yollar sokak lambalarını yakıyor. Gece vakti türk kahvesi içmemiz, canın çekti diye  üzüm aramaya gidişim, sabah kahvaltısında bir dilim kavun yemen, kitapların altını çize çize okuman, yeşil tişörtünü çok sevmen ama benim o tişörte banyoda çamaşır suyu döküp, leke yapmışsın giyme bunu artık, deyişim aydınlanıyor birden. Aydınlık hep gülümsetmez ya, bir anda daralıyor içim,  tuhaf ve alışıldık bir sızı geziniyor içimde. Bir telefon. Akşama mangal yapacağımız günün ikindisi işte. “Alo, Ben polis memuru  Ali. Eşiniz bir trafik kazası yapmış. Devlet Hastanesine götürüldü şu an. Sağlığı ile ilgili bilgiyi  hastaneden…” Telefonu kapattım adamın yüzüne. Hastaneye varınca doktorlar üzgün olduklarını söylediler. Başım sağ olacakmış. Yüreğini kaybeden adamın başı sağ olur mu?

Tam on yedi yıl olmuş, biliyor musun. O nisan yağmurlu günden bu yana. Şimdi odamın altın renkli plakasında “Doç. Dr.” yazıyor.  Öğrencilerim niçin gökkuşağını çok sevdiğimi, niçin evlenmediğimi soruyorlar bana. Hayatınız diyorlar reklam filmi olsa sloganı ne olurdu diyorlar.  Acı bir “Bilmiyorum” geçiyor içimden. Dışarda bir nisan yağmuru.

“Bil(m)iyorum” niye sen geldin zihnime. On altı yıldır yaptığım gibi bir beyaz kağıt çıkarıyorum, sana içimi döküyorum. Harflerden geçip geliyor kokun burnuma, dokunmak istiyorum sana ve dokunuyorum. Zihnimin karanlık yerlerini, paslı hücrelerini, yol üstlerini, kenar mahallelerini, çıkmaz sokaklarını senle dolduruyorum. Gözyaşım yağıyor sonra zihnimin yollarına. Islanıyor. Kalem iz bırakmıyor artık sayfada. Başımı cama çevirip yağmuru izliyorum.

Ali Güney – İçimden Akan

Ali Güney – İçimden Akan

Kaybetmek”le kan kardeşi oldu­ğumu Yıldız’la konuşurken an­ladım ve otobüse, bu yollar da olmasaydı kiminle konuşabilir­dim, diye bindim. İlkokula baş­ladığım yıl sınıfın en çok silgi kaybeden öğren­cisi olan ben, mahalledeki “kola maçları”nda da hep kaybettim ve eve gelip annemden para is­teyince, “Sen bu yaşında kumara mı başladın?” diye parladı: Çok pazar akşamını burnu pamuk­lu geçirdim. Ortaokulda “bilgi yarışını” basit bir toplama hatası yüzünden kaybettim. Turnuva­da son dakikada attığım şut direkten döndü ve maçı kaybettik ve hala, sağa pas versem uzat­maya gider miydi maç, diye düşünürüm.

Yıldız, “kenar mahalle lisemizin” en güzel kızıy­dı. Herkes peşinde koşuyordu. Derslerimin iyili­ği yüzünden hemen kaynaşıp onunla senli ben­li oluyoruz. Beraber çay içmeye iniyoruz bazen. Okuldaki bütün erkekler bana düşman. Ama ne yazık ki bir gün yan sınıftaki, okulun basket ta­kımındaki çocuğu, soruyor. Pek tanımam, diyo­rum. Üç gün sonra bütün okul pek yakıştıkları­nı konuşuyor.

Lisede okulun en güzel kızı Yıldız’ı en iyi arka­daşı olarak kaybeden ben, o zamanlar başla­dım otobüs camlarına başımı yaslayıp gitme­lere. Gençliğe özgü şair olma hevesimi Yıldız’la kazanan (kaybeden) ben, üniversite tercihimi yine Yıldız’dan uzak olsun da diyerek, Ankara’ya yaptım. (O ise bizim buradaki üniversiteyi yaz­mış). Sanırım üç yıl sonra ara tatilde, onunla yol­da karşılaşınca okuduğu bölümden, sevmedi­ği makro iktisat hocasından, geçen gün saatinin durduğunu fark etmediği için otobüsü nasıl ka­çırdığından, bizim liseyi çok özlediğinden, şim­diki sevgilisinin de Ankaralı ve çok kıskanç ol­duğundan, aynı bölümde olduklarından, bas­ketçiyle taa lisedeyken ilişkilerinin bittiğinden, Ankara’nın nasıl olduğundan, benim ne yaptı­ğımdan, önemli olanın bir ekmek kapısı oldu­ğundan, ama okumanın da iyice zorlaştığından söz edince… öyle bir şey dedi ki, kaybetmekle akrabalığımı sorguladım.

-Keşke senle sevgili olsaymışız, bak nasıl da gü­zel anlaşıyoruz.

İşte o an, kaybetmekle kan kardeşi olduğumu­zu düşünmüştüm. Yıldız ise gülmüş, gülmüş ve sevgilisine “geliyorm cnm” diye mesaj atmış­tı. Yanaklarımdan öperken, yine görüşelim olur mu dedi, ben kaçayım bekletmeyeyim daha faz­la, dedi. Giderken arkasından bakmadım, ba­karsam yine kaybedeceğimden korktum. Vi­zelerime az kalmıştı ve benim “Türk diplomasi tarihi”nden gayet okkalı bir sınavım vardı. Oto­büse atladım, başımı cama yasladım. Niyedir bilmiyorum, köyümüzdeki dere aklıma geldi… Şırıltısını duyar gibi oldum. Babaannemin bal­konundan duyduğum o ses. Çocukken yazla­rı gittiğimde suyu az da olsa akan derenin sesi, hiç eksik olmazdı babaannemin balkonundan. Bir de bir sahne kalmış hatırımda. Derenin üs­tündeki köprüden geçiyoruz. Okulda “ırmak” ile “dere”nin farklarını görmüşüz ve derenin biraz daha büyük olanı “ırmak” dendiğini öğrenmişiz.

Bu dere mi ırmak mı anne, anneee… Annem, valla biz yıllardır dere deriz amma, değil mi Mehmet, deyip dönüyor babama. Babam, dere bu dere, diyor. Irmak daha büyükçe olur. Oto­büsten indim. Annem evin önünü süpürüyor, patlıcan yaptım sana diyor, pirinç pilavı da var. Allah, diyorum. Unutuyorum her şeyi. Her şey? Anne bi de çay koy, üstüne içelim. Babam gele­ne kadar ben odamdayım, çalışayım azıcık. Ya­tağıma oturuyorum kalın bir diplomasi kita­bı elimde, öylece duruyorum. Irmaksız bir köylü olmak nasıl da yaralamış beni o zamanlar. Bizim karşı komşu Mustafa derste ayağa kalkıp “Bizim köyde ırmak var örtmenim.” demişti. Ben arka sırada, bizimkinden de dere akıyor diye, niye üzülmüştüm? Şimdi nasıl da önemli ama. Şu an Yıldız ne yapıyor? Kiminle? Bulanıyor içim, ba­şım dönüyor, o an yine o köprüden geçerkenki halimiz aklıma geliyor. Baba annemin kışın pa­tates yolladığı pazar çantası elimde. Köprünün demirine yaklaşıyorum. Su bulanık akıyor. Pis.

-Annee, annee su niye bulanık?

Cevap: Ne demişti? Annem bana ne demişti?.. Sahne gelmiyor aklıma. Yatakta sanırım bi çey­rek saat düşünüyorum, annem bana bi cevap vermişti ama neydi?

Yıldız, ah yıldız… Ben ne haldeyim? Keşke unut­tuğum bir düş olarak kalsaydın ömrümün genç­lik sandığında. Odadan hızla fırlıyorum.

-Annee, sen su bulanıkken bi şey demiştin, ney­di?

-Oğlum manyak mısın, ne suyu, ne bileyim ne dedim, iyi misin sen?

-Yavv hani köprüdeydik su bulanıktı, şey dedin sen şey, üff neydi o?

-Oğlumm işim var benim, saçmalama hadi git ders çalış!

-Tamam anne. Ahh anne.

Odama döndüm, kitabı kapattım, yatağa uzan­dım. Kaybetmekle küçükken köyümüzdeki de­renin ne alakası vardı? Yıldız’ın suçuydu her şey. Edilecek laf mı bu. Keşke sevgili olsaymışız… Ahh Yıldız, ben bugün anladım ki bu hayat­ta, kaybetmeyi kazandım. Diplomatik bi cümle ama acısı sade. Sade ve zehir gibi acı…

Diye düşünüyordum. Annem kapıyı açtı. Gülü­yordu. “Evladım, dedi, su bulanmadan durlan­maz. Durlanmaz, yani temizlenmez.” Buydu işte. Annemin yüzünde hınzır bir gülümseme. “Ye­mek hazır olur şimdi, kalk uyuma!” deyip örttü kapıyı. İçimde bir şey akıyordu. Irmak mı, dere mi, yüzümde gülümseme. İçimde akan bir yo­kuşu iner gibi çağlaya çağlaya akıyordu. Artık kanayan yaralarımı kirletmiyor, temizliyordu.

Ali Güney – Hınzırcık

Ali Güney – Hınzırcık

Son derste bayağı yorulmuş­tu. Hayret. Yorar oldu dersler. Krem renkli telefonun ahizesini kaldırıp parmağının artık ezberlediği sayılara dokundu. 211’e bi kahve getirir mi­sin? Hemen hocam. Böyle bir odaya sahip olup kahve söylemek için kaç yıldır uğraşıyordu bee. Memurluğa başladıktan sonra dil kursuna git­mişti. Tez, doktora, miyop gözler… Dostlar ise araba ve bilezik alma gay­reti içindeydi. Hâlâ öyle değiller mi?

İki üniversite okudum. Üni­versite hocası olmak için canım çıktı. Niye? Akşamları eve gelince odama çekilip okumak için, yazmak için… Şükür Yaradan’a, neler verdi… Şeh­rin kıdemli yazarları arasındayım ar­tık. Panellerin aranılan öğretim üye­si…

Her şey bunun için miydi?

Emel. Dalgalı saçlarımın esen rüzgârı. Seviyordum onu. Çok güzeldi. Hâlâ da öyle…

Hele bi memurluğa atana­yım isteyecektik. Hele bi memurluğa atanayım isteyecek, nişanlanacaktık. Hele bi memurluğa atanayım, isteye­cek, nişanlanacak, askere gidip gele­yim, evlenecektik.

Balayına sahil kenarı bi yere gidecektik. Memur maaşlarımızı tak­sitlere pay edip kitaplar alacaktık. Şiir kokacaktı yuvamız. Yazacaktım ben. Yazdıklarımı ilk o okuyacaktı. Siyah renk, az yakan bi arabamız ola­caktı. Ben üniversite hocası olacak­tım. Memleketimizi mutlu yuvamız­da ürettiğimiz fikirler refaha ulaştı­racaktı. Saygın bir kalem olacaktım. Ümitliydik. Çünkü alkış alıyordu sözlerim.

Kapı sesi… Kahve? Benim. Kapının kapatılışı.

Memur olarak atandım. İs­tedik. Nişanlandık. Askere gidip gel­dim. Evlendik. Balayına sahil kenarı bi yere gittik. Taksitli hayatlarımız­dan arta kalanı kitaplara yatırdık.

Yazdım. İlk o okudu yazdık­larımı. Az yakan arabamız oldu amagri renk. Üniversiteye hoca oldum. Yerel bi gazetede köşe yazılarım bile yer aldı…

Mutlu değil miyim? Mutluyum.

İlk öykümün yayımlandığı o günkü heyecan var hâlâ yüreğimde. Bütün arkadaşlara duyurmuştum, öy­küm yayımlandı diye.

Yazarcık olmak ne tatlıydı o zamanlar. Emel’le lüks bir lokantada yemek yemiştik. Ahh sevda, bir tek sen eskimiyorsun zamanla…

Kaç yıl olmuş? Yirmi bir. Yirmi bir yıl…

Sahi ilk öykümde ne yazmıştım?

Kahve bitti.

Neydi? Ulan insan ilk öyküsünü unutur mu?

Hah. Kırkında bir doçentin iç hesaplaşmasıydı.

Ne?!