Yazar: Duran Çetin

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Duran Çetin – O

Duran Çetin – O

Sokaktayım.

İnsanlar akıp gidiyor sokaklardan.

Güpegündüz.

İrkiliyorum. Kendimi karanlıkların ortasında hissediyorum. Korkunç bir duygu kaplıyor tüm bedenimi, titriyorum. Bu da yetmiyor bütün tüylerim diken diken oluyor.

Vakit gündüz ama ben, gecenin koynunda kaybolmuş, yolunu bulamamış, ne yapacağını bilemeyen ve karar veremeyen biri gibi öylece kalakalıyorum. Etrafıma bakınıyorum. İnsanlar akıp gitmeye devam ediyor…

Burası ara sokak. Birkaç adım daha atabilsem caddeye açılacağım, belki de içinde bulunduğum bu sıkıntıdan kurtuluvereceğim gibi geliyor bana.

Kendimi zorluyorum, hadi bir adım daha, diyerek yürümeye yelteniyorum. Yine olmuyor. Korkum gittikçe artıyor. Kalbimin yerinden fırlayacağı aklıma geliyor. Gözümü kaçırmak istiyorum ondan. Olmuyor. Sanki ruhsuz bir halde bir heykel gibi öylece durmaya devam ediyorum. Artık yanımdan geçenleri hiç görmüyorum. Sadece ben varım bir de o.

O.

O, diyorum ya, kim olduğunu bilmiyorum. Bilmeyi de istemiyorum aslında.

Bir tek düşüncem var; beni sarsan duygularımdan ve beni mahpus biri gibi donduran o bakışlardan bir an önce kurtulmak…

Umutsuzluğun ne olduğunu düşündürüyor bu bakışlar. Mezara mı gidiyorum, mezardan mı geliyorum anlayamıyorum. Yani hüzün ve korku karışımı bir hal yaşıyorum.

Ne bakıyorsun öyle dik dik, diyecek cesaretimi çoktan kaybediyorum…

Dünyada sadece ben ve o var galiba. Eğer öyleyse artık ben yokum. Yok olmak istiyorum.

Kendimi unutuyorum. Unuttuğumu da unutuyorum.

Bu bir hipnoz durumu. Karşımdaki de bir usta hipnozcu olmalı. Bu kadarına da pes doğrusu. Bir bakışıyla kendimi kaybediyorum. Kaybettiğimin ne olduğunu anlamam gerektiğini hatırlıyorum. Belki de onun etkisinden daha çok iç dünyamdan kopup gelen düşüncelerin etkisindeyim. Anlayamıyorum…

Bir adım atmayı daha denedim. Yerimden kıpırdayabildiğimi fark ettim. Dermanım yerindeydi.  Bir adım attım. O da bir adım attı önüme doğru. Daha keskindi gözleri. Bakışları bir hançer gibi saplandı yüreğime. Yüreğimin kanı zihnime hücum etti. Allah’ım aklıma mukayyet ol, duam dilimden dökülürken onun gözlerindeki keskinliğin azaldığını ve acınası bir hale büründüğünü fark ettim. Daha mülayimdi şimdi. Korkuyu yendiğimi düşündüm.

O çılgın ve bıçkın bakışların altında ışıldan farklı bir dünya vardı galiba. Şimdi gözlerimi kaçırıyorum ondan. Kendimi mahcup hissediyorum. Bir çocuktan küçük bir çocuktan korkmanın utancı bana yetiyor.

Saçı başı dağınık, yüzündeki ifade karmakarışık, küçük yaşta yüzü kırışık… Bakışlarının feri yok, bir ölü bakışı var soğuktan büzüşmüş gözlerin de. Yüzünde ince bir çizik var, sağ yanağının ortasından başlayan. Kir bir yapağıya dönüştürmüş saçlarını. Elbiseleri yırtık pırtık. Lekeler sanki deseni olmuş giydiklerinin. Bu elbiselerin içinde bir insan mı var , sorusu zihninizin orta yerine taht kuruyor.

Yoksa içinde adam olmayan elbiselerim mi var, diye düşünüyorum.

İzimin üzerine geri dönüp ondan kaçmak istiyorum. Bu durumdan hemen kurtulmazsam yapacağımı ben de bilmiyorum. Hâlâ küçük bir çocuktan korkuyorum.

Soğuk hava. Ben üşüyorum. Üşüdüğümü hissediyorum. Hatta titrememe katkı sağlıyor soğuk. Soğuğu olanca şiddetiyle hissediyor bedenim. Ona bakıyorum. Bedeninde böyle bir tepki yok. Birçok şeyi olduğu gibi üşümeyi de yüreğinde hissediyor olduğunu düşünüyorum…

Yüzü soğuk, dondurucu ama yüreği sıcak ve yakıcı olmalıydı. Birçok şeyi yüreğine gömdüğü belliydi. Belki de yürek yangını onu birçok sıkıntıdan ve soğuktan koruyordu…

Bu çocuk bir evde kalıyor olamazdı. Bizim gezmek için kullandığımız sokaklar onun için bir ev olmalıydı. Annesinin koynunda olması gerekirken gecenin karanlık koynunda kalıyor olması aklıma düştü. Ürperdim bir kez daha. Gözlerimi yine kaçırdım. Kendim de kaçmaya yeltendim. Ama bir güç, anlayamadığım bir el beni perçemimden yakalamış da yerinden kıpırdayamıyordum…

Korkmam, kendimi tehlikede görmemden kaynaklanıyordu belki de. Ama o bir çocuktu ve muhtaçtı. Onun da umutları, istekleri ve sevdikleri olmalıydı…

Evden kaçmış olmalıydı. Günlerce bu sokaklarda barınıyor olduğunu söylemeye gerek yoktu, görünüşü bunu ifade etmeye yetiyordu. Acaba neden sorusunun cevabını bulmak için zifiri karanlık dehlizlerde dolaştım durdum. Cevabını bulmak kolay değildi.

Cevapsız soruların kıskacında kıvranırken farkında olmadan gülümsedim. Onun da yüz hatları gevşedi. Soluk benzine sanki can geldi. Gözlerini kısarak uzun zamandır hasret kaldığı bir şeye kavuşmuş gibi gülümsedi.

İçinde bulunduğum ruh halimin değişmesi ben deki korkuyu yok etti. Kendimi bir anda ona yakın hissettim. Yıllar önce kaybettiğim biri gibi geldi bana. Yoksa kaybettiğim ruhumu mu görmüştüm, anlayamadım. Bir gerçek vardı ki bu çocuk benden bir şeyler ifade ediyordu. Elimi başına götürmek için kaldırdığımda buna cesaret edemedim. Kir içindeki başına elim gitmedi.

Elinin üzerindeki çatlaklar gözüme takıldı.Soğuktan çatlamış olmalıydı. Bu yaralar iyileşirdi ama ben ve toplumun vicdanındaki bu duyarsızlık çatlağının onarılması nasıl olacaktı, düşündüm…

Kimsenin duymasını istemezcesine,

-Annen baban, dedim.

Sustu. Gözlerindeki ifade değişti. Özlem çektiği belliydi. Hasret vardı bakışlarında. Yürek yangınındaki sebep belliydi…

-Yok, dedi.

Sustu. Bir süre sonra,

-Ayrıldılar, diye mırıldandı.

Birkaç lira verip kendimi rahatlatabilirdim. Elim cebime gitmeden onun başına gitti. Bu defa bütün ürküntüm yok oldu. Rahatladığımı düşündüm. Elimi başında gezdirirken elim yapış yapıştı. İçimdeki ılık kıpırtı yüreğime indiğinde kuytudaki iki iskemlede oturuyorduk. Sıcak bir salep onun için ne anlam ifade ediyordu, bilemiyordum.

Ne yapacağımı bilemedim. Konuşmalarının sonunda içinde adam olmayan elbiselere sahip olanlardan biri olduğumu anladım. Utanmasam hıçkırarak ağlayacaktım.

-Günlerdir dışarıdayım, diyerek başladığı kesik cümlelerini dinledim. Arabamla giderken onun cümleleri devam ediyordu. Hedef annesinin yaşadığı yerdi…

Görmezden geldiğimiz onlar, anlamak istemediğimiz onlar, herkesin ve hepimizin problemidir. Toplumun sıkıntısıdır. Onlar sokakta yaşarken evde rahat oturmak mümkün değil… Herkes bu gerçeğin acısını bir an hissetmelidir.

Duran Çetin – Yağmur

Duran Çetin – Yağmur

İçeride.

Bir okul. Aylardır karmaşık duygularla beklenen sınav günü. Sınav başladı başlayacak. Sınıftakiler için ölüm kalım meselesi. Beklentilerine kavuşacakları, ideallerindeki eğitim için adım atacakları an; en değerli an.

Dışarıda.

Dışarıda aylardır beklenen yağmur durmamacasına yağıyordu. Bekleyenleri sevindiriyor, yağmur hasretini dindiriyordu.

Sararmaya yüz tutmuş ağaçların tozla kaplanan yaprakları gerçek rengine kavuşuyordu. Yeşil bir başka gülümsüyordu şimdi. Çatılar, çatılardaki enerji sistemlerinin camları, uydu antenleri bir güzel yıkanıyor, gizli kalmış gerçek yüzlerini ortaya çıkarıyordu. Kiremitler renkleri olan kırmızıyı doyasıya haykırıyordu.

Herkes camlara yumulmuş beklenen yağmuru seyrediyordu. Anne-baba, çoluk-çocuk, yaşlı, bebek… Gözler parlıyordu. Aylardır hasretle beklenen yağmura kavuşmanın büyüleyici güzelliği sevince boğuyordu dört bir yanı. Sevinç çığlıkları camların arkasından duyulmasa da bebeklerin el çırpışları görülüyordu.

İçeride.

İçeride sessizlik sürüyordu. Hatta ölüm sessizliğiydi yaşanan. Ya da fırtına öncesi sessizlik gibi bir şeydi. Yüzlerde olacakları bekleyen karmaşık ifadeler vardı. Geleceklerini bekliyorlardı. Umutların yeşermesi, umudun gerçek renginin ışıltısı için bir bekleyişti bu. Umudun gerçek kokusunu duyma isteğiydi yüzlerden yansıyan karmaşık ifadeler.

Soru kitapçıklarını alanlar bir çırpıda sayfaları çeviriyorlar, kaçamak bakışlarla bazı sorulara takılıp cevabını düşünüyorlardı.

Başlayın! Komutu gelince herkes başlıyor, kimisi “bismillah” diyor, kiminin dudakları kıpır kıpır. Salonun sessizliği çevrilen sayfaların çıkardığı sesle doluyor. Bir yarış başlıyor…

İlk sayfada bazı yüzler değişmeye başlıyor. Soruların zorluğuydu belki de bu değişimin sebebi. Umutlar soluyor, azalıyordu. Dışarıda.

Dışarıda yağmur hızını artırıp bardaktan boşanırcasına yağmaya devam ediyordu. Beklenen güzelliği bir anda yok etmek istercesine iniyordu. Nuh Tufanı gibiydi: Gökten su iniyor, yerden su fışkırıyordu. Kanalizasyon tahliyeleri yetersiz kalıyor, caddeler ırmaklara dönüşüyor. Sel önüne kattığı her şeyi alıp götürüyor…

İnsanların gözlerindeki umut korkuya dönüşüyor. Gözlerinin ferini alıp giden bir karartı çöküyor evlerin üstüne, caddelere, sokaklara, ağaçlara… Bıkkınlık, bitkinlik hissiyle insanlar şaşkınlık yaşıyor.

Pencerelerden hasret ve sevinçle bakanlar pencerelerden korkuyla uzaklaşıyorlardı. Kalmakta ısrar edenler kararan gökyüzüne korku ile bakıyorlardı.

İçeride.

Sınıf içindekiler kendi karanlığını yaşarken, bazıları kendi kendilerini yiyip bitiriyordu. “Yeter artık bitsin” istekleri güçleniyordu. Sessizlik devam ederken bazıları için sınavın kötü gittiği belli oluyordu. Umutlarının söndüğü davranışlarından yansıyordu. Vazgeçiyor soru cevaplamaktan, dışarı çıkmayı arzu ediyordu.

İçindeki çalkantıların sıkıntısında kurtulmayı ancak kaçmakta buluyor. Vakit dolmasıyla birlikte arkasına bile bakmadan kaçarcasına salonu terk ediyor. Aylardır beklediği an hüsranla bitiyor. Bir başka sınava bırakıyor bütün planlarını.

İçeride ve dışarıda.

Yağmurdan korkanlar çığlık atıyordu. Sorulardan ürkenler de korkularını, sessiz çığlıklarla haykırıyorlardı.

Duran Çetin – Bir Gündü

Duran Çetin – Bir Gündü

Aylar olmuştu gitmeyeli. Özlemişti. Tezek ko­kuları, yakılan yaprak ve küçük çalı çırpılardan çıkan du­man bile burnunda tüter olmuştu. Önceden böyle miydi ya. Arada bir gelir, anasının dizinin dibine oturur, bazen dizine başını koyar, annesinin başını okşamasını bekle­yen küçük çocuklar gibi davranırdı. Birkaç hafta geçin­ce, gitmek için bir bahanesi olurdu ya da bir bahane bu­lurdu. Kalkar, hazırlanır, eşi ve çocuklarıyla beraber dü­şerdi yola.

Yine yoldaydı. Yine çocukluğunun geçtiği yerey­di yönü. Ama buruktu. İçi rahat değildi. Onsuz olmazdı. O olmayınca hiçbir şeyin tadı tuzu olmazdı, bunu bili­yordu. Yokluğuna alışamamıştı. Köyü uzaktan gören te­peden baktı alabildiğince uzanan masmavi göle. Sonra da gök kubbenin derinliğinde kayboldu gitti. Köye yak­laştıkça parlayan, gözleri alan sac çatıya takıldı gözle­ri. Ne çok çalışmıştı yapılırken. Gece gündüz demeden, durmadan, dinlenmeden çalışmış, nerdeyse usta olmuş­tu. Yüzünde acı bir gülümseme oluştu birden. Aklına an­nesinin titreyen sesi geldi:

– Oğlum çatı uçtu. Bir gameze gelip götürdü…

Duyduklarına inanamamış, tekrar tekrar neler olduğunu sormuştu. Her defasında annesi sabırla anlat­mıştı. Sonunda anlatmaktan vazgeçmiş:

– O kadar merak ediyorsan gel, kendin gör, de­yivermişti.

Apar topar geldiğini hatırladı. Gördükleri kar­şısında şaşırıp kalmıştı. Nasıl olur, sorusuna cevap bu­lamadan yapılacaklarını planlamıştı. Küçük bir hortum, çatıyı alıp aşağıya bırakıvermişti. Kuyunun yanından sağa, toprak yola döndüğünde hedef belliydi: Mezarlık… Yolun solunda çadırlarda yaşayan günlükçülere takıldı gözleri. Ekmek parası, dedi içinden. Sarı yüzleri güneş­ten kavrulmuştu çocukların, pul pul dökülüyordu ner­deyse. Mezarlığın demir kapısını rayları üzerinde iteler­ken utandı. Annesini ziyaret etmeyeli uzun zaman ol­muştu. Belki de ilk defa bu kadar uzamıştı. Yeni yapılan şadırvandan tenekeye doldurduğu suyu zorlanarak taşır­. ken kızı ve oğlu çoktan mezarın ba­şına varmıştı.

Gözleri yeni mezarlara takıl­dı. Sıra sıraydı. Üç beş tane olmuş­tu. Toprakları yeniydi. Oturmamıştı henüz. Onlar da gitmek istememiş, toprağın bağrında yatmayı hiç dü­şünmemişlerdi belki de. Ama şim­di burada olmaları, gerçeğin ta ken­disiydi. Utangaç bir tavırla mezara yürüdü. Selam verdi annesine, ben geldim, dedi titreyen sesiyle. Elin­deki tenekeyi mezarın üzerinde ku­rumaya yüz tutmuş zambaklara ve büyüyememiş güllere doğru savur­du. İçindeki suyu boşalttı. Büyük bir özenle mezar taşının dibine dizle­ri üzerine çöktü. Kuranı Kerim’i kı­zından aldı. Yasin okudu içinden gel­diği gibi, tane tane ve huzur içinde. Ellerini kaldırdı semaya ve dua etti. Çocukları ve eşi “âmin” dediler. Me­zarın etrafındaki kuruyan otları gö­rünce çok uzun zamandır ziyaret et­mediği gerçeği düşüncesi içine –bir kez daha- bir mızrak gibi saplandı. Utançla kuru otlara ellerini salladı. Yoldu, yoldu, yoldu. Mezarın üzeri­ni temizlediğinde ellerinin dikenler­le sızladığının farkına vardı. Küçük dikenler parmaklarını sarmıştı. Bu benim için ceza olsun işte, diye iç ge­çirdi. Ziyaret araları uzadığına göre, annesine olan özleminde azalma oldu mu, diye korktu. Böyle olsun istemiyordu. Kendisine neler yaptı­ğını, hangi zorluklar içinde büyüt­tüğü gerçeğini unutmak istemiyor­du. Buna hakkının olmadığını düşü­nüyordu. Yapamazdı, yapmamalıydı.

Mezarlara baktı, sonra kar­şılarında duran, yıllarca hayatını ge­çirdiği evlerine. Evin önünde taşların üzerine oturmuş, güneşin batışı es­nasında konuşurken eliyle işaret et­mişti.

-İşte yatacağımız yer burası. Her gün bakarım buraya. Gideceği­miz yer. Kötülük yapmaya değmez. Kimseyi kırmaya değmez. Eve ge­leni boş çevirmeye değmez, derken gözleri ufka dalar giderdi. İşte geldik işte gideceğiz, dediğinde her zaman olduğu gibi “Allah gecinden versin!” duamın cevabı gelirdi:

– Allah hayırlısını versin. Hakkımızda ne hayırlıysa onu ver­sin…

“Demek ki hakkında hayır­lı olan buymuş anacağım.” diye mı­rıldandı.

Meraklı kızı “Ne dedin baba?” diye defalarca sordu. “Bir şey yok” cevabı onu durdurmaya yetme­di. Sorular sorular… Sadece bir gün­dü yaşadığı. Sabahtan her zaman ol­duğu gibi kahvaltı, bahçede emek emek yetiştirdiği fidanları sulama, sonra komşuları ziyaret, yemek der­ken ikindiye yakın bir zaman. Ve bir an: her şeyin durduğu, durulduğu ve koptuğu… Babamın yanında yıkıldı­ğın, onun da yıkıldığı an. İşte o an son bakışlarındı yıllardır birlikte ol­duğun eşine, evine, bahçene, tanı­dıklarına… Sonrası, hastaneye seni getirmem. Ne olduğunu sormuş­tum da midem patlayacak gibi, de­miştin. Ne yediğini sormuştum ze­hirlenmenden şüphelenerek. Manta­rı çok severdin. Belki mantar yedin, zehirlendin diye sormuştum o soru­yu. İlk müdahalede kalp krizi demiş­ti doktor. Zaman ilerledikçe umu­dum iyice artmıştı. Dudaklarım kıpır kıpırdı. Dua doluydu dilim ve gön­lüm. Dudaklarım yanaklarındaydı; sıcaklık yoktu. Defalarca öpmüştüm. Hastanede yoğun bakıma girdiğinde ben doktor arkadaşımla konuştum, atlatmış, dedi. Ben iyice rahatladım. Ama duyduğum haber, aynı günün gecesini tamamlayan zamandaydı. Her şeyin koptuğu andı. Aynı gün­dü. Bir gündü. Hepsi o kadar… Her zaman söylediğin “Nasıl olsa ölece­ğiz.” cümlesini yaşıyordun. Ölümü yaşıyordun. Ölüm seninleydi. Sen ölümleydin.

Duran Çetin – Sonbahar

Duran Çetin – Sonbahar

Yoldayım. Yolun tam ortasında. Bir esinti var çok şey fısıldayan. Bir sevgi, belki de aşk. Ayrılık da denebilir.

Savrulan yapraklar, sallanan çınar dalları, oradan oraya uçuşan çer çöp… Dayanaksız, güçsüz, iradesiz…

Sararıp solmuş, hastalıklı bir insan gibi halsiz, ve­rem olmuş gibi dermansız, ölümü bekleyen biçare gibi umarsız yapraklar…

Renk değiştirmişler yeni bir yere, yeni bir zamana hazırlık yapmış gibi, ayrılık rengi de denebilir buna. Ya da gelinlik giymektir sarı renkte. Vahdet olmak içindir bütün bu hazırlıklar…

Derken yoğun bulutların aralanışı, arada bir güne­şin gülümsemesi; ama soğuk bir gülümseme bu, kısa sü­rüyor. Tekrar bulutların arkasına saklanıyor, yaprakların aydınlığından mahrum oyunlarına devam etmesini istiyor.

Rüzgâr hız kazanıyor, hız kesiyor, sararmış yaprak­ların oradan oraya sürüklenirken çıkardıkları sesler deği­şiyor; bazen yoğun bir hışırtı, bazen silik, duyulmaz sesler yoldan geçenlerin kulaklarına ulaşıyor.

Bir çocuk, kırmızıya bürünmüş bir yaprağın arka­sından koşuyor. Tutmak istiyor. Belli ki rengi hoşuna git­miş. Caddeye çıkmasından korkan anne bir atmaca gibi arkasından koşuyor. Bağırıyor. Dur diyor, koşma diyor…

Çocuk inat, çocuk ısrarcı, çocuk çocukluk yapama­ya devam ediyor. Yaprağın arkasından koşuyor. Caddeye fırlıyor. Acı fren sesi tüm yayaları irkiyor. Olduğu yere ça­kıyor.

Herkes sesin geldiği yöne dönüyor. Sürücü gülüyor. Kaldırıma çıkmış çocuğa ve elindeki solmuş yaprağa ba­kıyor. Az kalsın çocuk da solacaktı düşüncesi akıp geçi­yor zihninden.

Çocuğun yaşadığını görmesi onu sevindiriyor, göz­lerinin içi gülüyor, gülümsüyor. Bir daha yaramazlık yap­ma anlamında elini sallıyor birkaç kez.

Çocuk ürkek ve melül bakıyor sürücüye ve etraftan kendini izleyen insanlara. Neler olduğunu anlama­ya çalışıyor. Solmuş yaprağa kayıyor gözleri. Ne güzel yaprak, diyor için­den. Bir kuş gibi kalbi çarpıyor. Oldu­ğu yerde kalakalıyor.

Annesi, hemen yakalıyor ço­cuğunu. Ayrılığın nefesini ensesinde hissetmişken kavuşmanın ılık duygu­sallığına bürünüyor. Bu duygu bütün hücrelerini kuşatıyor. Titriyor. Kuca­ğına basıyor. Sımsıkı sarılıyor. Ayrı­lıktan dönen çocuğuna hasretle ve is­tekle tekrar sarılıyor. Ayrılık düşün­cesi korkutuyor. Yaprak gibi dalından kopmasını, sararıp solmasını ve top­rak olmasını istemiyor. İçi burkulu­yor, ürperiyor ve bir kez daha sarılı­yor çocuğuna…

Çocuk, anneciğim diyor yeni ötmeyi öğrenen bir kuş yavrusu gibi, bir cıvıltı duyuluyor dudaklarından. Annesine, sıcacık kucağına, sevgi dolu yüreğine kavuşmanın dayanıl­maz güzelliğini yaşıyor.

Bir anda yaprakların kümeler halinde yığınlaştığının, bazı yerlerde yoğunlaştığının farkına varıyor.

Renk cümbüşü, bir tablo güzel­liğiyle beliriyor kaldırımın hemen di­binde. Metrelerce uzanmış bir görün­tü bu. Renkler hep soluk, soluk ton­lu, soluk yüzlü bir tablo…

Şehirde yaşamanın duyarsız­lığına inat cadde kenarlarını süsle­yen ağaçlar, refüjlerdeki bodurlaştı­rılmış çalıların yeşil yaprakları artık yok. Renk değiştirmiş, sararmış ba­zen, bir portakal rengini almış minik yapraklar bir farklılığı, belki de hazır­lığı haykırıyor herkese. Mevlana ikli­minin farklı bir bahar günü, bayram günü, kavuşma günü, vuslat günü…

Ne kadar cazibeli, diyor bir kez daha. Bu mevsim hüzünlü, bu mev­sim ayrılık çağrıştırıyor. Ağaç yaprak­larına verdiği sarı, kavuniçi ve kırmı­zı renklere rağmen bir ayrılığın mev­simi. Yaprağın dalından ayrılmasının hüznü. Yeşilin renginden sıyrılması­nın hüznü, ağaçların yapraklarından soyunmasının ve dalların kuş cıvıltı­larından uzak kalmasının hüznü…

Sonbahar, diyor. Ve kuşla­ra, gurup gurup uçarken, dalış yapan kuşlara kayıyor gözleri. Kuşların dan­sı, sonbahar dansı belki de. Göçmen kuşların göç zamanı…

Hele sığırcıklar… Binlercesinin şehrin semasında kararmış bir bulut gibi geçişleri… Ne muhteşem bir gös­teri!

Bir dönüm noktası… Kışa dön­mek, toprağa dönmek… Birçok can­lının yaşamını gelecek nesillere ak­tardığı ya da sessiz bir uykuya daldı­ğı nokta. Sonbaharın en cazip yanı, renklerde saklıydı. Onu arıyordu, onu buluyordu…

Ayrılık ve kavuşmanın birlik­te yaşandığı harman yeriydi bahar­lar. Ağaçlarla yaprakların ayrılık hüz­nüne inat yaprakların beslendiği aslı­na dönme, toprağa kavuşma sevinci…

Bir yağmur damlası düştü. Et­rafına bakındı. Her yerde telaş vardı. Tedbirli olanlar ilk damlayla şemsiye­lerini açtılar. Diğerleri havaya baktı­lar, kararmış bulutları görünce adım­larını sıklaştırdılar. Yağmur inivere­cek gibi duruyordu. Derken arkasın­dan birkaç damla daha…

Çiselemeye başlarken yapraka­rın renkleri daha koyulaşmaya baş­ladı. Pastel renklerin hâkimiyeti de­vam ederken değişmiş renklerin ren­gi de değişti.

Güzellik bu olsa gerek, dedi.