Yazar: Safiye Gölbaşı

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Safiye Gölbaşı – İsimlerimiz

Safiye Gölbaşı – İsimlerimiz

İki ismi yan yana koyuyor Serazat. “İsimlerimiz,” diyor “ne kadar da aynı.” Evine ka­çıyor. “Başka bir şeyimiz değil galiba.” Koca insan bir böcek deliğine nasıl sığıyor? Başka yerde, ne yapsın nefes alamıyor. Deliğin içine iyice yerleşip tozla örtüyor üstünü. Başlıyor. Nefes al ve ver. Tek yaptığı, bu giderek daha daha daha da tozlanan delikte nefes alıp ver­mekken onun adını nereden duydu, nasıl?

“Ben,” diyor “sana” sanki karşısındaymış, o da kendisiyle beraber, aklının içinde, bu tozlu böcek deliğine girmiş gibi, “en çok sen benden uzaklaşıp giderken bakarım. O za­man görürüm saçlarını. ‘Bu Hürendiş’in saçları’ derim ‘ne kadar da uzun.’ Bu dememe ge­rek yok aslında, başka Hürendiş tanımadım çünkü. Hürendiş… İsmin… İsimlerimiz… İsim­lerimizde bir coşku var sanki, bir kudret, değil mi? Bende zerresi yok. Halbuki bir şeyler doğabilir her an, sırf ismini bildiğimden sebep.” Uykuya dalıyor.

Uykuda gibi yaşıyor zaten. Her şey olağanüstü yöresinde, yanında konuşulan dilleri bile anlamıyor bazen. Hangi dille hayır dese Hürendiş’e?

“Eğer” diyor “birbirimize yaklaşırsak, her yakınlaşmadan olduğu gibi bu yakınlaşma­dan da bir şeyler doğacak ve evet sadece isimlerimiz bile yeterdi beraber bir şeyler doğur­maya ama ben çoktandır ölüyüm. Dipdiri bir ölü. Sen ne zaman geldin mesela bilmiyo­rum. Ben mi sana geldim yoksa? Sen mi sordun: İsminiz? Ben mi sordum acaba? Hatırla­mıyorum. Ben sormamışımdır ama hiç zannetmiyorum. “

“Haksızlık yapıyorsun bize.” diyor Hürendiş.

“Haklısın,” diyor Serazat, “haksızlık yapıyorum. Ama sana. Her şey başka olsun ister­dim çünkü. İsmin ve saçlarından başka her şey desem daha doğru olacak sanki.” Kolayca söylenecek cümle değil bu, Serazat söylemedi de içinden mi geçirdi?

“Sadece biraz geç kaldık.” diyor Serazat mı Hürendiş mi?

“Belki sen de benim gibi bir ölüsündür.” diyor Serazat. “Ben tam diri olmadım hiçbir zaman, yarı ölüydüm zaten, yaşaya yaşaya tam öldüm. Belki sen de bir gün ansızın ya da azar azar ölüp yer yüzünde kalanlardansındır. Varsın uzun olsun saçların bu yaşadığını gös­termez ki. Benim de mesela pek biçimlidir elim ayağım. Umurumda mı? Onlara da mı hak­sızlık yapıyorum yoksa? Onlar için makbule geçecek ne yapabilirim ki peki?”

“İsimlerimiz demiştin Serazat.” diyor Hürendiş Serazat’ın nerede yaşadığını bilmiyor, bütün hayatının bir böcek deliğine sığdığını. Serazat, Hürendiş’in evini düşünüyor.

“İsimlerimiz deme bir daha.” diyor Serazat. “Bir şey doğmuş olacak öyle dersen. Bir ke­lime dahi olsa doğmasın bu yakınlıktan. Çünkü bir kez bir şey doğmaya başlamışsa iki in­sandan bunun sonu gelmeyecek asla. Oysa hayal kırıklığından başka bir şey veremem ben senin kucağına.”

Uykusundan uyanıyor. Delikteki tozla çıkıyor dışarı. Yürüyor. Aklında rüyası.

“Neden,” diyor kendi kendine “neden ben ve sen umurumda değilken bizden -biz der­ken bile elimde değil bir şey doğuyor- doğacak olan şey, şeyler neden umurumda? Varsın ucube ölüler çıksın bu yakınlıktan ortaya, eğri büğrü çizgiler, yamuk yumuk şekiller çık­sın. Neden içim el vermiyor buna? İçimin yaşayan bir yeri. Neresi? Yeteri kadar ölü deği­lim demek ki. Yaşaya yaşaya dirilir miyim peki, daima bir şeyler doğurarak? Üstelik ‘isim­lerimiz’ dedim baştan beri.”

“Saçların uzun.” diyor Hürendiş’e.

“Senin de ellerin… nasıl desem” diyor Serazat’a.

“İsimlerimiz.” diyorlar aynı anda.

Safiye Gölbaşı – Kendim’le Ben

Safiye Gölbaşı – Kendim’le Ben

 

Gece geç vakitti. Ay gökte ince hi­lal. Beni görmez sanmıştım.

“Şiştt!” dedi.

Karanlıkta rengi seçilmeyen bir arabanın bagaj kapısına yaslan­mıştı.

“Beni neden şikayet ettin?”

Korktum. Şaşırdım. Utandım. Kızdım.

Cevap vermeden yürüdüm. Peşim sıra geliyordu. Diyecek bir sözüm yoktu Kendim’e. Bana bunu neden yapıyordu?

“Sen,” dedi “bir başkasını değil Kendim’i şikayet ettin.”

“Evet,” dedim kısık bir sesle “bıktım Kendim’den. Bıktım Kendim’in hep beni suçlamasından beni azarlamasından. Şimdi yaptığı gibi.”

“Peki, bundan sonra ne olacak?” dedi. Adım­larını hızlandırmıştı. “Korkmuyor musun akı­betimizden? Ya bizi ayırırlarsa. Ya seni alırlarsa Kendim’den?”

“Keşke.” dedim. Sesim daha gür çıkıyordu. “Canı­ma minnet. Öylesine yorgunum ki Kendim’den onu benden alırlarsa eminim kuş gibi hafifleye­ceğim.”

Durdu.

“Neden bir annenin çocuğunu sevdiği gibi şart­sız koşulsuz sevmedin Kendim’i? Dile getirsen de getirmesen de benden hep şikayetçiydin zaten biliyorum bunu bilmesine de… Neden?”

Durdum.

“Yapamıyorum seninle, Kendim. Hareket ede­miyorum. Kıs kıs gülüyorsun her yaptığıma. Se­nin gözünde boyundan büyük işlere kalkışan lü­zumsuz bir çocuğum ben. Değilim ama. Bunu gördüğünü umarım.”

Güldü.

“Çocukça.” dedi.

Hırsla daha hızlı yürüdüm. Evler geçtim. Sokak lambalarını saydım. Üzerimizden uçaklar ve yıl­dızlar geçti. Bir sokağa sapacak gibi oldum son anda vazgeçtim.

“Evi geçtik.” dedi. “Nereye gidiyorsun?”

Arkamı döndüm. Gözlerinin içine baktım Kendim’in.

“Yoluma gidiyorum ve sen gelmiyorsun. O gülü­şün de gelmiyor beni aşağılaman da gelmiyor. Bana inanmaman da gelmiyor. Beni suçlaman da gelmiyor. Ben tek başıma gidiyorum.”

Ne korkmuş ne utanmıştı. Sakindi.

“Git tabi git. Yalnız şu soruma cevap ver. Kendim olmadan gideceğin yerde kim olacaksın peki sen?”

Omuzlarım düştü.

“Benden ne istiyorsun?” dedim “Neden rahat bı­rakmıyorsun beni?”

“Sen neden rahat bırakıyorsun beni?” dedi.

Sesi bu gece için ilk kez ürkekti.

 

Safiye Gölbaşı – Boş Sandalye Egzersizi

Safiye Gölbaşı – Boş Sandalye Egzersizi

Erciyes’le görüşmemiz biteli iki saat bile olmamış. Adeta uçarak gelmişim eve. Boş sandalye egzersizi… Zor bir egzersiz değil ama düşündüğüm kadar kolay da görünmüyor. Pencere önündeki masama oturdum. Defterimi açtım. Kapağında kabartma harflerle ‘Beni Olduğum Gibi Sev’ yazan A5 boyutundaki sarı sayfalı defterimi… Sandalyeye kimi oturtsam acaba? Kimi, kimi, kimi? Serin’i mi, Pelin’i mi, Hayalimdeki Deli’yi mi?

Erciyes, egzersizin adını söyleyince gülmüştüm. Gülmeme gücenip daha söyleyecekleri varken susmuştu. “Kusura bakmayın.” demiştim, “Benim karşımda hemen her yerde muhakkak boş bir sandalye olur. Onunla burada da karşılaşınca kendimi tutamadım.” “Peki tamam,” demişti yutkunarak “kendinizi kimin yerine koyduğunuzu ve kendinize onun gözüyle bakarken ne gördüğünüzü yazmanızı istiyorum.” Ona minnetle bakmıştım.

Kendimi kimin yerine koyacağıma karar verdim. Sarı defterin ilk sayfasına yeşil -incir yaprağı yeşili- mürekkepli kalem ve büyük harflerle SERİN yazdım. Erciyes’e sık sık minnetle bakarım çünkü benden sürekli yazmamı isteyen tek kişi o. Her görüşmemizde bana yeni bir ödev veriyor.

‘Hayatınızdaki bütün insanların isimlerini, yaşlarını, yakınlık derecelerini ve onlara karşı ne hissettiğinizi yazmanızı istiyorum.’ ‘Herhangi bir şeyi yapmak için o şeye karşı içimde derin bir ilginin uyanıp beni sarmalamasını bekliyorum diyorsunuz. Harekete geçmek için o derin ilginin uyanmasını beklemenin yararlarını ve zararlarını yazmanızı istiyorum.’ ‘Gözünüzde büyüyen bir işi yapmadan önce ondan alacağınızı sandığınız keyfi ve o işi yaptıktan sonra gerçekten aldığınız keyfi sıfır ile yüz arası bir rakamla gösterdiğiniz bir tablo hazırlamanızı istiyorum.’ ‘Rüyalarınızı yazmaya devam ediyorsunuz değil mi? Evet o notları sizden ay sonundaki görüşmemizde alacağım.’

Gözlerimi kapatıp Serin’in bana söylediği şeyleri duymaya çalışıyorum. Burnuma incir ağacı kokusu geliyor, ellerime ağacın kalın ve pamuksu yaprakları değiyor. Burası anneannemizin Adana’daki evinin incir ağaçlarıyla dolu bahçesi. Yaz aylarından bir ay. İncir kokusu iyice ağırlaştı. Serin, bir ağacın altında oturmuş, elinde elifba cüzü dua ezberliyor. Üzerinde sarı kolsuz bir tişört var. Saçları terden mi ıslanmış, az evvel yüzünümü yıkadı kuyunun suyuyla. İçinde dünyalar güzeli bir oğlan çocuğunun kendisini alıp götürecek kervanı teslimiyetle beklediği kuyunun suyuyla. Ben evin eyvanındaki divanda oturmuş ona bakıyorum. Bana bakmıyor. Yerimden usulca kalkıyorum. Kucağımda bir sepet incir var. Bir ağacın altına oturuyorum. Serin’le aramızda bir başka ağaç var şimdi. İncirleri ikiye ayırıp kabuklarıyla yerken gözlerimi Serin’e dikmiş, kendimi görmeye çalışıyorum.

“Seni neden sevmediğimi biliyor musun?” diyor bir ses. Bu gün yirmi beşinde olan Serin’in çocuk sesi. İnce, masum, kısa nefes alışların kestiği. “Adın yüzünden. Şunun ne kadar korkunçbir soru olduğunu tahmin bile edemezsin: Kardeşinin adı ne? Ve bunun ne kadar azap verici bir cevap olduğunu da: Sakin! Bir de benim yanımda senin adını soranlar olurdu. Aldıkları cevaptan sonra yüzlerinde alaycı bir gülümseme belirenler… Sen onların gözlerinin içine bakar ama  adının hakkını verircesine hiçbir kızgınlık belirtisi göstermezken, hep senin yüzünden kendi ismime ihanet ettim, öfkeden alev topuna dönerken ben.

Aslında sana adın Sakin olduğu için değil, hiçbir şeye kızmadığın, sen kızmadığın için ben kızmak zorunda kaldığım için kızgınım. Senin yerine utanıp senin yerine kızmak adeta benim karakterim oldu. Senin  varlığından beslenen utanç giderek bütün hayatıma yayıldı Adın Sakin anladık. Peki neden yaz kış kazak giyiyorsun? Neden saçların hep üç numara? Neden okulu bıraktın? Neden sürekli bir şeyler yazıyorsun? Neden hiç arkadaşın yok? Neden takım tutmuyorsun? Neden kavga etmeyi bilmiyorsun? Neden benim erkek kardeşim olduğun halde gerçekte benim erkek kardeşim olmuyorsun? “

Her görüşmemizin sonunda kaşlarını çatarak masasındaki takvimden bir sonraki görüşmemiz için bir gün seçer Erciyes. Ufak bir kağıda yazıp bana verir. Beni sevdiğini hiçbir zaman düşünmedim. Peki beni sevmediğini ne zaman anladım?

Gözlerimi açtım. Tam Serin’in adının altına, ‘Burnuma ilkin incir ağacının kokusu geldi.’ diye yazacaktım ki kuvvetli bir isteksizlik duydum. Adı Volkan olacakken Serin olmuşsa bu benim suçum mu? Sayfayı çevirdim. Yeşil mürekkepli kalemi mavi-deniz mavisi-mürekkepli bir kalemle değiştirdim. Sayfanın başına yine kocaman harflerle bu sefer PELİN yazdım.

Ya Erciyes’in görüşmelerimizi bitirmeye çalıştığını?.. Bilmiyorum. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyorum, onunla ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Ona bakınca kendimi görüyorum sadece. Ondaki beni değil de adeta aynaya yansımış beni. Bütün görüşme boyunca kendime bakmaktan sıkılıyorum. Onun bana bakınca ne gördüğünü çok merak ediyorum. Kendisi dilsizmiş ya da benim dilimi bilmiyormuş gibi hiç konuşmuyor. Karşımdaki sandalyeye oturup, gözlerini kısıp, ağzını mühürleyerek bana bakıyor. Adı Erciyes değildi elbette ona bu adı ben verdim. Çünkü Erciyes gibi davranıyor, daha doğrusu davranmıyor.

Pelin yazdım ve odamın içi martı sesleriyle doldu. Deniz yine kırış kırış bugün. Karaköy’den vapura binmişiz. Kadıköy’e gidiyoruz. Onu güç bela ikna ettim. Pelin’e kalsa bir yere kıpırdayacağı yok. Vapurun balkonundaki üçlü kanepelerden birine onun karşısına denk gelecek şekilde oturuyorum. Bana bakıyor mu? Bakışlarında acıma mı var, merak mı, ilgisizlik mi, kızgınlık mı? Bilemiyorum. Çünkü ona bakamıyorum. Ona bakmaktan korkuyorum. Bu hayatta korktuğum tek şeyin, ne zaman onu düşünsem aklıma kuğuların, flamingoların geldiği bir kızın yüzüne bakmak olduğuna inanamıyorum. Gözlerim şeffaf ellerini arıyor. Bulunca korkum geçiyor. Eller gözler gibi değil çünkü. Eller konuşmaz. Ya da öyle kısık sesle konuşurlar ki üzerlerinde gezinen bir bakış çok çabuk kısar ellerin derinlerden gelen sesini.

“Şimdi anlıyorum neden kendimi hiçbir yerde tam olarak orada hissetmediğimi. Okulda, evde, sokakta hatta rüyalarımda bile bir parçam hep başka bir yerdeydi sanki. Bir türlü bütünlenemiyordum. Darmadağınıktım ve bunun sebebini bilmiyordum. Acı içindeydim. Hepsi senin yüzündenmiş. Sana ne kadar kızgın olduğumu tahmin bile edemezsin. Kızgınlıkla bakıyor olabileceğini tahmin etmiştim ama. Demek sürekli beni düşünüyorsun? Her gittiğin yere beni de götürüyorsun? Bana sordun mu peki? Bu kadar gezmek isteyip istemediğimi, bu kadar yeri seninle gezmek isteyip istemediğimi sordun mu? Örneğin geçen gün beni nasıl olur da Bakırcılar Çarşısına götürürsün? Bütün gün bir baş ağrısı gaipten gelen çın çın bir ses… Ya geceleri içime apansız doğan korku?.. Demek gece mezarlık ziyareti  yapman ve elini sanki benim elimi tutuyormuş gibi boşlukta sallayarak yürümen üstelik bana orada yatan ölülerin isimleri ve ömürlerine bakıp hikayeler anlatman en büyük mutluluğun öyle mi? Beni bu kadar korkutmaya ne hakkın var? Senden rica ediyorum benden çalma. Sen beni yanında gezdirdikçe ben ben olamıyorum bir türlü. Lütfen. Anla.”

Martılar sustu. Ona mezarlıkta anlattığım hikayelerin ilgisini çektiğini düşünmüştüm hep. Korkuyormuş meğer. Vapurdan yalnız indim. Şehrin karşı yakasından odama döndüm. İçimde bir pişmanlık bir üzüntü aradım bulamadım. Hatta Pelin’i korkutmak garip bir şekilde mutlu etmişti beni, fark ettim. Onun bana bir korku borcu vardı çünkü.Erciyes’e haksızlık mı yapıyorum acaba? Belki de ona hiç Erciyes diye isim koymamalıydım. Erciyes kadar soğuk ve kıpırtısız mı gerçekten? Aslında değil. Mesela bütün anlattıklarımı minik kayıt cihazına kaydediyor. Ara ara bana bakarak önündeki beyaz kağıda notlar alıyor. Soru sorduğu da oluyor. Neden sorduğunu bilmediğim, kısa, beni ürküten, cevabını uzun uzun düşünmek istediğim sorular. Ama ben ondan başka şeyler istiyorum. Adını değiştirmeme sebep olacak şeyler. Söz gelimi, onun bana bir gün, yabancı filmlerin Türkçeye çevrilmiş repliklerinde olduğu gibi şöyle demesini istiyorum. “Tanrı aşkına dostum gerçeğe, aramıza, dünyaya dön. Kendini sadece Dostoyevski’nin, geçmişte kurup da çok beğendiği hayallerinin yıl dönümlerini kutlayan kahramanında görmek de neyin nesi? Belki de bir süre roman okumayı bırakmalısın ha ne dersin? Bu adam bir hikaye kahramanı mıydı? O halde hikaye okumayı da bırak. Ayrıca şu kazağın beni deli ediyor. Eğer bir dahaki görüşmeye de onunla gelirsen seni temin ederim onu üstünden kendi ellerimle çıkarır seni karşıma atletle oturturum.”

Çünkü Türkçe söylenince ağır kaçar, yabancı dilden çevrilince hafifleyen hesaplaşmalar. Pelin’le ödeşmiştim. Martıların çığlığını yazmaya niyetim yoktu. Sayfayı yeniden çevirdim. Eflatun mürekkebi kırmızı -insan derisi kırmızısı- mürekkepli kalemle değiştirdim. Sayfanın başına yine kocaman harflerle HAYALİMDEKİ DELİ yazdım. Erciyes öyle derse, “Kazak konusunu açtığınız iyi oldu.” derim ben de. “Çünkü hep aynı kazağı giymiyorum aslında. Sadece sahip olduğum altı kazağın renkleri ve modelleri aynı o kadar.” O sormadan mı söylesem acaba? “Hiç kazaklarımla ilgili bir şey düşündünüz mü şimdiye kadar?” Böyle bir giriş yapabilirim mesela. Hayalimdeki Deli ile hurda mezarlığındayız yine. İki yanında kocaman hoparlörler olan bir teybin üzerinde oturuyorum. O da üç basamaklı paslanmış bir merdivenin üzerinde. Yalnız bir sorun var. Hayalimdeki Deli şimdiye kadar hiç konuşmadı. Kıpkırmızı yüzünün mora çalan dudaklarını hiç aralamadı. Nasıl bir sesi var bilmiyorum. İçinden konuştuğunu varsayıyorum. Yankılı bir ses çalınıyor kulağıma.

“Ne zaman beni hayal etsen güleceğim gelir. Şimdi ben hem deliyim hem çok akıllıyım öyle mi? Seni kamilen anlıyor bununla beraber zinhar ağzımı açıp bir şey söylemiyorum. Üstelik bu garip vaziyet aynı minval üzerine yıllardır devam ediyor. O halde ben hakikaten deliyim. Gerçi sana küsüm ben. Şimdi seninle içimden de olsa konuşuyor olduğuma bakma. Hani sen meşhur bir yazardın? Tek yazdığın psikologunun sana emir buyurduğu ödevlermiş. Halbuki ben seni Nobel’i ha aldı ha alacak zannediyordum. Anlamıştım aslında yalan söylediğini. Hayır anlamamıştım. Anlamamı istememiştin çünkü. Sen şöyle şeyler söylerdin sadece bana: ‘Bugünlerde aforzimalar yazıyorum sevgili Deli. Bazıları fevkalade. Örneğin: Yalnızlık insanın kendisidir. Bilahere bu sözümü açıklayan bir makale yazıp yüksek tirajlı gazetedeki köşemde yayınlatacağım. Ama  işler her zaman böyle yolunda gitmiyor. Şöyle bir aforizmam var mesela, bir türlü tamamlayamıyorum: Sevemediğine yakın olmak… Nedir? …ızdırablıdır. Bu bir aforizma değil. …da vardır kaderde. Korkunç  bir cümle. … bir fırsattır. Ne için? Nasıl da acı çekiyorum sevgili Deli görüyor musun? Ama sen bilmezsin bu işler böyle olur. Bir yazar dostum bana şöyle demişti: Her yazı sancıyla doğar.’ Yeter artık. Kendini yıllarca bana olduğundan çok daha pahalıya sattın. Bak Sakin Efendi, eğer benimle burada, bu hurda mezarlığında buluşmaya devam etmek istiyorsan, sen, o göz kamaştırıcı yazarlık hayatını anlattığında ben de bir şeyler söylemek istiyorum sana, ben de konuşacağım bundan sonra.”

Hayalimdeki Deli’ye tek laf etmeden hurda mezarlığından çıktım. Odama, masama döndüm.  Sandalyemde huzursuzca kıpırdandım. Kalbim kırılmıştı. Hayalimdeki Deli hain çıktı. İçinden dahi olsa sesi çıkar çıkmaz beni tehdit etmeye başladı. Defteri kapattım. ‘Beni Olduğum Gibi Sev’ cümlesinin kabartma harflerine tek tek dokunurken kazak meselesi fevkalade bir hal aldı zihnimde. Bir sonraki görüşme için  sabırsızlanmaya başladım. Erciyes sormadan ve ona bir şey sormadan hatta içeri girer girmez dahası karşısındaki sandalyeye oturmadan önce diyeceğim diyeceğimi. Diyeceğim ki “Ben hep aynı kazağı giymiyorum. Sadece modelleri ve renkleri…”

Safiye Gölbaşı – Değirmen

Manifaturacı Fazıl Bey çocuklar yuvadan uçunca şehirdeki evini kapattı. Otuz dört yıllık hanımıy­la beraber, yaz kış, bütün günlerin hafta sonu rehavetiyle geçtiği bu Akdeniz yaylasında ka­lıyor artık. “Kafam kaldırmıyor bu yaştan sonra şehrin hır gürünü.” diyor.

Şehirdeki dükkânını yaylaya taşıdı. Öyle aman aman bir iş, bir satış olmuyor burada. “Olmasa da olur.” diyor “Bağkur aylığımız var çok şükür.” Yazı kıştan daha çok seviyor. Yaylanın nüfusu iki üç katına çıkıyor yazın. Her yerde bir şenlik, bir hareket… Bir süredir kafası bir şeye takıldı ama. Şimdi de okuduğu gazeteden ara ara başını kal­dırıp gözlüğünün üzerinden dışarıya bakıyor. “Eli kulağındadır.” diyor “Şimdi gelir.”

Bir haftadan beri her gün bu saatlerde bir çocuk geliyor dükkânın önüne. İlk günler bir şey sora­cak gibi, tanımaya çalışır gibi dikkatle bakıyor­du Fazıl Bey’in yüzüne. Artık ilgilenmiyor onun­la. Önceleri rahatsız olmuyordu Fazıl Bey. Herke­sin gözü takılırdı vitrindeki su değirmeni make­tine. Nihayetinde her manifaturacının vitrininde olan bir şey değildir su değirmeni. İlgi çekme­si doğal. Fakat ilgi değil başka bir şey var çocu­ğun değirmene bakan gözlerinde. Ama ne? İşte bunu çözemiyor Fazıl Bey.

Yüzünü kimseye benzetemiyor bu çocuğun. Ki­min çocuğu, kimin torunu bir türlü çıkaramıyor bu yüzden.

Nihayet yolun başında görünüyor yüzü kimse­ye benzemeyen çocuk. Fazıl Bey hiç okşama­dı ama kahverengi saçlarının yumuşaklığı telle­rinin rüzgârla oynayışından belli oluyor. “Huyu hiç yumuşak değil ama.” diyor, çocuğun saçları­na bakarken. “Demir ayak mübarek. Her gün her gün gelip ne anlıyorsun şuna bakmaktan. Boy­nunda mı ağrımıyor a evladım?”

Çocuk iyiden iyiye yaklaşıyor, ta uzaktan gözü­nün menziline aldığı dükkâna. Fazıl Bey gazete­yi kucağına koyup fısıltıyla konuşmaya başlıyor. Çocuğun kendisini duyacağından korkuyor san­ki. “Hayır,” diyor “Kaldırayım desem kız gelir, gör­mezse üzülür. Onun el emeği göz nuru bir şey bu.”

Gelip dükkânın önünde durdu çocuk. Elinde kâğıttan bir gemi var bugün. Bir yandan değir­mene bakıyor bir yandan gemiyi yüzdürüyor havada. Çocuğun gemisine bakınca aklına bir fi­kir geliyor Fazıl Bey’in, yüzü aydınlanıyor. “Tabi ya” diyor “Bunu neden daha önce düşünme­dim?” Gazeteyi kucağından alıp tezgâhın üzeri­ne bırakıyor. Dükkânın içinden vitrine uzanıyor.

Değirmeni olduğu yerden alıyor. Çocuk tedirgin gözlerle Fazıl Bey’i izliyor. Fazıl Bey değirmen­le beraber dışarı çıkıyor. Çocuğun yanına gelip çömeliyor. Değirmeni çocuğa uzatıp; “Bak” di­yor “Bak bakalım.” Çocuğun yüzü güneşten sa­rarmış, saçlarıyla gözleri bir örnek açık kahveye dönmüş. Büyük oğlu düşüyor bir an Fazıl Bey’in aklına. Yatılı okuduğu için hep hasret kaldıkları büyük oğlu… Onun da bir şeyden korktuğu, bir şeye şaşırdığı zaman ağzı böyle minicik, gözleri böyle kocaman olurdu.

“Biliyor musun’ diyor “Fazıl Bey, “Bunu benim kı­zım boyadı. Çok beceriklidir benim kızım. Dikiş nakış, her şeyin kursuna gönderdim ben onu. İşte bir keresinde bu tahtaları boyama kursuna gitti. Ooo neler boyadı neler, tepsiler, kaşıklar, sandıklar… Bir de bu. Boyadı bana hediye etti. Ben de vitrine koydum. Yani satılık değil ama se­nin çok ilgini çekiyor galiba. Al şimdi. Biraz son­ra geri vereceksin tamam mı?”

Çocuk kutsal bir nesneyi tutar gibi alıyor eline değirmeni.

“Adın ne senin?”

“…”

“Benim de senin gibi torunlarım var biliyor mu­sun?”

“…”

“Büyük oğlanın var iki tane. Kızın var üç tane. Küçük oğlanın var bir tane. Minicik daha yeni doğdu. Senin de var mı kardeşlerin?”

“…”

“Kimin oğlusun sen?”

“…”

“Eviniz Mersin’de mi Adana’da mı?”

“Bu benim.”

“Efendim?”

“Bu tekerlek benim.”

“Bu tekerlek değil ama değirmen, su değirmeni. Bak daha ne olduğunu bilmiyorsun. Nerden çı­kardın senin olduğunu?”

“Hatırlıyorum ben bunu.”

“Nerden hatırlıyorsun?”

“Dededen hatırlıyorum. Sen buna iyi bak, bu büyünce senin olacak dedi. Sen dede misin?”

“Tabi dedeyim. Torunlarım var dedim ya.”

“Ben de var mıyım?”

“Sen mi? Sen sen benim değilsin. Başka bir de­denin torunusun.”

“Benim dedem nerde?”

“Sen bileceksin onu. Nerde?”

“…”

“İsmi ne? Belki ben tanıyorumdur.”

“Zahit.”

“Zahit… Zahit… Değirmenci Zahit mi? Bu kış vefat eden? Derenin yanında evi var? Evin önünde aynı böyle bir değirmen var değil mi? Çok mert adamdı. Allah rahmet eylesin.”

“O ne demek?”

“Yani… Allah ona şefkatle davransın demek.”

“Dede nerde sen biliyor musun?

“Biliyorum bilmesine de…”

“Beni burasına alıyordu.”

“Omzuna mı? Alınmaz mı ya? Bak benim rah­metli babam derdi ki ‘Evlat cevizdir torun ce­viz içi.’ Öyle tatlıdır torun işte. Bak ne diyeceğim sana. Okula gidiyor musun sen?”

“Seneye.”

“Gel benim çırağım ol gidene kadar. Yazlık çı­rak. Sen bana ufak tefek yardım edersin, ben de sana dondurma alırım, çekirdek alırım.”

“…”

“Baban cumaya gidiyor mu?”

“Gidiyor. Ben de gidiyorum.”

“İyi o zaman. Sen bizi tanıştır babanla. Bir sora­lım bakalım izin verecek mi?”

“Sen dede misin?”

“Dedeyiz dedik ya. Gel bakayım şöyle otur dizi­me.”

Safiye Gölbaşı – Kızınız Berefşan

Safiye Gölbaşı – Kızınız Berefşan

Çocukluğumun evi deyince ilkin boncuk otu belirir gözümde. Pembe, mavi, beyaz; bahçe toprağının üstünde örtü gibi.Küçük küçük leylak kümeleri sonra… Bahçemizi çepeçevre saran yüksek duvarlar; yarısına mor salkım, yarısına çit sarmaşığı tırmanmış. Biri döker çiçeğini, diğeri açar. Babam çok meraklıydı bahçe işlerine. Evin girişine üç sıra sümbül ekmişti karşılıklı. Nasıl bir koku, nasıl bir renk anlatamam. Arka bahçede ağaçlarımız vardı. Ihlamur, meşe, karadut… Bir kuş sesi gelirdi o ağaçlardan, cıvıl cıvıl, insan ne diyeceğii unuturdu. Şimdi bir apartman katında yaşamaya razı geldiğime şaşıyorum bazen, bazen de bir zamanlar böyle güzel bir evde yaşamış olduğuma.”

Nazlı, Berefşan Hanım’ın uzattığı fotoğrafa baktı

“Çok güzelmiş gerçekten, cennet gibi.”

Bu fotoğrafta en fazla üç yaşındaydı Berefşan Hanım. Sarı puanlı japone kollu elbisesini beyaz bir şapka tamamlamıştı. Annesi süt mavisi bir elbise giymiş zarif bir kadın… Babasının saçları briyantinli… Berefşan Hanım annesinin kucağında… Babası annesine sarılıp küçük Berefşan’a doğru eğilmiş… Yüzlerinde huzurlu bir gülümseme…

“Annem Bedia Hanım, ismiyle müsemma çok güzel bir kadındı. Ben babama benzerim.”

Berefşan Hanım fotoğrafların olduğu sedef kakmalı kutuyu karıştırıp, babasının siyah beyaz vesikalık fotoğrafını buldu. Nazlı, fotoğrafla beraber yere düşen sararmış zarfı alırken alıcı kısmındaki “Sayın Ziya Peker” yazısını gördü. Berefşan Hanım zarfı alıp fotoğrafların altına koydu, babasını işaret ederek; “İnce bıyığı öbür fotoğrafta seçilmiyordu, bakın.” dedi, “Esasında ben hemen her şeyi babamdan almışım. Yalnız yüz hatlarımı değil, mizacımı da, musiki bilgimi ve sevgimi de. Babam da kanuniydi: Kanuni Ziya Efendi.”

“Evet, babanıza benziyorsunuz gerçekten. Ama sizin yüz hatlarınız daha yuvarlak.

Bestekârlığı da var mıydı babanızın?”

“Bildiğim kadarıyla bir bestesi yoktu. Ama aşkla çalardı kanununu. Adeta vecde gelirdi çalarken.”

Muhterem babacığım, Mektubunuzu geçen hafta aldım. Cevap yazmaya şimdi vakit buluyorum. Validem de siz de benim için endişelenmeyin ne olur. Hem çiftlik havası hem amca ve yengemin yakın ve samimi alakaları beni neredeyse eski sıhhatime kavuşturdu. İştahım ve uykum düzeldi…

Nazlı bugünü, bu evi, bu anları kutsal hatıralar olarak saklayacaktı. Üç yıl evvel dâhil olduğu Türk Sanat Müziği ile Yaşama Derneğinin en olgun, en gizemli, en İstanbul hanımefendisi müzisyeninin misafiriydi. Burada gördüğü her şeyi koro arkadaşlarına değil belki ama eşine mutlaka anlatacaktı.

“Hemen bütün çocukluğum bir an evvel büyüyüp babamla meşk etmeyi beklemekle geçti desem hani yalan olmaz. Annem o incecik sesiyle öyle güzel eşlik ederdi ki kanuna, onları dinleyip mest olmamak, meşk ettikleri eser boyunca birbirlerine aşkla bakışlarına gıpta etmemek kabil değildi.”

Berefşan Hanım Nazlı’ya göstereceği yeni bir fotoğraf ararken, Nazlı, onun seyrelmiş kıvırcık saçlarına, çizgi çizgi olmuş boynuna bakıyordu. Kaç yaşındaydı acaba Berefşan Hanım? Ne kadar canlıydı anne babasının hatırası. Kendi anne babasını düşündü. Onur, “Arabanın bu ayki taksitini baban ödese ne güzel olur.” demişti yarı şaka yarı ciddi. Babasına bir çıtlatsa mıydı ki?

“İşte buldum. Burada liseye yeni başlamışım. Çengelköy Kız Lisesi. Saçlarım uzun o zamanlar. Annem balıksırtı örmüş bakın. İnanır mısınız Nazlı, Müdire Hanım’dan başka kimse tam aklımda değil. O dört yılı neredeyse yaşamamış gibiyim. Müdire Hanım da şuradan aklımda kalmış olacak. İlk kez annem muadilinde bir hanımla karşılaşmışım. Lakin onun mizacı büsbütün farklı. Her şeyden evvel kontralto bir ses… Ne nükteli konuştuğunu hatırlarım, ne şefkatli. Annem pek nüktedandı oysaki. Babam annemin zekâsını sıklıkla överdi. Ben annem kadar zeki değilim galiba. Babamı hiç kahkahalarla güldürdüğümü hatırlamıyorum. Annem gibi uzun uzun bir şeyler anlatmak isterdim. Lakin hep bir hicap vardı bende. Babam sorsun diye beklerdim. Her şeyi tek tek sorsun, uzun uzun sorsun, merak etsin, deşsin…”

Çocukluğundaki gibi değil Berefşan Hanım. Kimse bir şey sormadan da anlatabiliyor artık uzun uzun. Anlatacağı kişiyi seçene kadar tabi. Nazlı omzunu dikleştirip eteğini düzeltti. Berefşan hanım onu seçmişti.

Pek kıymetli babacığım, bu günlerde bir meşgalem var. Hani bir çiftlik sahibinden bahsetmiştim, ilk mektuplarımda; Gönenli Halil Bey. Sizi ve muhterem pederinizi her daim sitayişle anıyor, onlar olmasaydı şimdi elimde ne çiftim ne çubuğum ne çiftliğim vardı diyor. Beni de öz kızı mesabesinde görüyor. İşte Halil Bey, bana bir tay hediye etti. Görmenizi o kadar arzu ederdim ki… Bilseniz ne sevimli, ne oyunbaz, ne şeker bir şey… Bütün günüm bir çocuk gibi onun peşinde koşturmakla geçiyor.

“Bir çay daha alalım Nazlı.”

“Bu sefer ben doldurayım müsaadenizle. Sizinkini de tazeliyorum.”

“Ama olur mu? Zahmet ediyorsunuz.”

Bu ev biraz lavanta biraz yasemin kokuyordu evet. İlk girdiğinde yüzüne çarpan kokuları, elinde İznik çinisi fincanlarla mutfağa giderken tanıdı Nazlı. Çayları, eflatun çiçekli porselen demlikten fincanlara doldururken mutfağa kaçamak bir bakış attı. Tezgâhın üstündeki gömme spot lambalar mutfağı turuncuya boyamış. Dolaplar koyu yeşil… Küçük masanın üzerinde matruşka bebeklerden bir baharat takımı var. Mutfaktaki tek sandalye masanın içine doğru itilmiş. El dokuması bir kilim var yerde.

Bu daveti nasıl hak etmişti acaba Nazlı? Kendisini Nazlı’ya yakın mı hissetmişti Berefşan Hanım? Salona dönerken etajerin üstündeki fotoğraflara kaydı Nazlı’nın gözü. Bir adam ve bir kadın… İki ayrı çerçevede… Siyah beyaz… Berefşan Hanım’ın babası değildi adam. Kadına bakamamıştı.

“Nazlı gelin bakın ne buldum.”

Fincanları siyah damarlı beyaz mermer sehpaya bırakıp Berefşan Hanım’ın elindeki fotoğrafı gülümseyerek aldı Nazlı.

“Aa Hulusi Kentmen değil mi bu?”

“Ta kendisi. Babamın bir askerlik arkadaşı vardı. Meğer onların babası ile Hulusi Beylerin babası komşu değil miymiş? Kızlarının düğününe ailesiyle beraber Hulusi Bey de gelmiş. Babam baktı fotoğrafçı burada, hemen Hulusi Bey’in kucağına oturttu beni. Ben daha ne olduğunu anlamadan fotoğrafımız çekilmiş. Nasıl utana sıkıla bakmışım görüyor musunuz?”

“Yo çok tatlı bakmışsınız bence. Ne güzel bir hatıra.”

Bu mektupla beraber hem sizin için hem hasret kaldığım validem için elbiselik kumaş gönderiyorum. Geçen hafta amcamla beraber Bursa’ya indiğimizde seçtim. Zannediyorum beğeneceksiniz.

Seksen var mıydı acaba Berefşan Hanım? Bu sedef kakmalı kutudaki en yeni fotoğraf kaç yıl önce çekilmişti? Bütün dernek, bütün koro antika bir eşya gibi görürlerdi onu. Düne ait, hassas, sır dolu.

“Bu da siz misiniz Berefşan Hanım?”

Askılı bahçıvan pantolonun içine kareli bir gömlek giymiş, gömleğinin kollarını kıvırmış, kahverengi bir tayın yanında genç bir kız duruyor. Başına yüzünü gölgeleyen büyük bir şapka takmış.

“Evet, Nazlı benim. Orası Bursa. Rahmetli amcamın çiftliğinde kalmıştım bir ara. Orada hediye etmişlerdi bu tayı. Benim anne tarafım İstanbullu, baba tarafım Bursalıdır. Babam dedemin çiftliğinde doğmuş. Yedi yaşına kadar çiftlikte kaldıktan sonra yatılı okumak üzere İstanbul’a gelmiş. İşte geliş o geliş. Bu da İhsan.”

Çerçevedeki adamdı.

“Onu kaybettim.”

“Başınız sağ olsun.” dedi Nazlı üzüntüyle yutkunarak.

Birkaç fotoğrafını daha uzattı Berefşan Hanım. Yakışıklı bir adam değildi. Ama iri güzel gözleri ve çok içten bir gülümseyişi vardı.

Canımdan aziz babacığım, her ne kadar bu konuya girmek istemesem de kendimi yazmaya mecbur görüyorum. İşittiğime göre İhsan’ın izini bulmuşsunuz. Sizden istirham ediyorum kendisiyle yüz yüze gelmekten ve hatta tek bir kelam konuşmaktan imtina ediniz. Kristal sürahi bir kez yere düşmüş ve paramparça olmuştur. Artık ne yapılsa ne söylense nafiledir. Onu kendi yoluyla baş başa bırakınız.

“Bu bahçe çocukluğunuzun geçtiği evin bahçesi değil mi?”

“Evet henüz nişanlıydık o zaman.”

Beyaz ferforje bir masada İhsan Bey ve Berefşan Hanım yan yana oturmuşlar. İhsan Bey yüzünü Berefşan Hanım’a yaklaştırıp gülümsemiş, Berefşan Hanım İhsan Bey’in varlığına adeta bigâne, kollarını göğsünde kavuşturup ciddiyetle makineye bakmış.

“Kaç yaşındasınız burada?”

“Galiba yirmi bir olacak. O zamanlar nişanlılık için geç bir yaş. Sesimin şarkı söylemeye müsait olmadığını anladığımda çok üzülmüştüm. Babacığım bir meşgalem olsun diye öğretti kanun çalmayı bana. Annem, okuyayım bir meslek edineyim isterdi. Hiç değilse Reşat Nuri’nin Feride’si gibi öğretmen olayım mesela. O zaman liseyi bitirince öğretmen olunabiliyordu. Ben okumayı severdim ama sadece roman okumayı. Çalışmak içinse ne yalan söyleyeyim Nazlı en ufak bir iştiyak duymazdım.”

Nazlı’dan gözlerini kaçırdı Berefşan Hanım. Yüzü kızardı. Mahcup mu olmuştu çalışmak istemediği ve yalnız roman okuduğu için? Nazlı’nın o dakikaya kadar hayranlıkla dolu bakışları merhametle buğulandı.

“İhsan’la evvela babam anlaştılar. Satranç oynuyorlar, hemen her konuda fikirleri birbirini tutuyordu. Onların bu arkadaşlıklarına annem, elinde bir fincan çayla ve arada söze girerek ortak oluyor, ben kanaviçe işleyerek dinleyicilik yapıyordum. Bu geçimleri bende İhsan’ın babama benzediği düşüncesini kuvvetlendirdi. Öyle görünüyordu ki beni anne ve babamın evliliğine benzer bir evlilik bekliyordu.”

Nazlı henüz iki yıllık evliydi. Anne ve babasının evliliğine benzemiyordu evliliği. Benzesin ister miydi? Çocuğu yoktu galiba Berefşan Hanım’ın. İhsan Bey ne zaman ölmüştü? Çocuksuz bir evlilik… Şu borçlar bitsin bir kız bir oğlan çocuk istiyor Nazlı. Onur, iki kız iki oğlan… “Torunlarımızın amcası da olsun, dayısı da halası da teyzesi de.” diyor parmaklarıyla tek tek sayarak.

Sizi tüm yüreğimle temin ederim ki kendisinin hatırası gözümden ve gönlümden yavaş yavaş silinmekte. Hoş yalnızca sekiz ay sürmüş bir evliliğin hatırası ne kadar canlı ne kadar çok olabilir ki… Yaşadığım o sinir buhranlarını inanın şimdi hayretle hatırlıyorum. Ne onu ne kendimi suçluyorum artık. İnanıyorum ki çok yakın bir zamanda onun hatırasından tamamen uzaklaşacak ve o sekiz ayı hiç yaşamamışım gibi hayatıma devam edecek ve muhakkak yeniden seveceğim.  Siz de onun ardına düşmeyin. O nasıl bizi bir ceketi çıkarıp köşeye koyar gibi hayatından çıkardıysa biz de ona aynıyla mukabele edelim.

“Burası bahçe değil galiba?”

U şeklinde bir sedirin bir ucuna Berefşan Hanım bir ucuna İhsan Bey oturuyor fotoğrafta. Ortadaki ahşap masadan aşağı doğru harikulade bir küpeçiçeği sarkıyor. İhsan Bey,Berefşan Hanım’a bir şeyler anlatıyor, Berefşan Hanım iki elini dizinde birleştirmiş İhsan Bey’e bakıyor.

“Orası İhsan’la bizim evimiz. Bahçesi yoktu o evin. Ama geniş bir terası vardı. Ben ekseri orada vakit geçirirdim. İhsan yemek yemeyi severdi terasta. İnsanın çocukluğu, genç kızlığı bahçeli bir evde geçince o zamanlar bu terası bile yadırgamıştım. İnsan her şeye alışıyor işte.”

Şimdi tam zamanı sanki ‘Ne zaman kaybettiniz İhsan beyi?’ diye sorsa. Bu yakınlığı gölgeleyecek her söz korkutuyor Nazlı’yı ama.

“Bunu nikâhımızda çektirdik. Bu da Çamlıca hatırası. Burada Büyük Ada’dayız. İhsan’ın ablası vardı orada.”

Elindeki üç fotoğrafa dikkatle baktı Nazlı. Peş peşe çekilmişlerdi sanki.

“Yıllar içinde hiç değişmemişsiniz maşallah.”

“Yıllar… evet. Bir de şuna bakın.”

“Aa Engelliler Vakfı yararına düzenlediğimiz konserde çektirmiştik bu fotoğrafı değil mi?”

“Evet. Hâlâ değişmediğim fikrinde misiniz Nazlı?”

“Kesinlikle Berefşan Hanım, yıllar size yaramış.”

En az sizler kadar özlediğim İstanbul’a en yakın zamanda belki tayımı biraz büyüttükten sonra dönmeyi arzu ediyorum. Sizin ve validemin ellerinden hürmetle, sevgiyle, hasretle öperim.
Kızınız Berefşan