Yazar: Serpil Tuncer

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Serpil Tuncer – Bir Elmanın İhaneti

Serpil Tuncer – Bir Elmanın İhaneti

Başka ruhların kapısını çalmak için yaratılmıştı delilik. Oğullarıma ve onların çocuklarına… Kader çizgilerimin arasında yoktu aklımı yitirmek ama…

Dediğim gibi kader sayfalarımın arasında yoktu delirmek ama anladım ki aklın olduğu yerde delilikten de bir parça eser bulunurmuş. Akıl onla, o akılla var olurmuş. Onunla birlikte yaşarmış insan. Tıpkı aynaya bakanın suretini görmesine benziyor bu iş. Hangisi gerçek, hangisi hayal diye sorası geliyor insanın. Taş atsam kendime, ayna mı kırılır yoksa yüzüm mü parçalanır?

Şimdi anladım ki Yaratan beni yarattığı gün sağ elime aklımı, sol elime de deliliği koymuş. Bense onları birbirine karıştırıp ayrılmalarını beklemekteyim. Delilik, elimi tutan ve gözlerimin içine aşkla bakan Havva kadar gerçekmiş. Cennetin kanatlıları, insanı rahatlatan ışığı, pervasızcaaçan ve hiç solmayan çiçekleri, gökyüzünde yeşeren ağaçları, uçan kelebekleri, bizden utanıp kaçan melekleri kadar gerçekmiş. Ve melekler, soluklaşıyor şimdi gözlerimin önünde. Hiç biri benle konuşmuyor, karşıma çıkıp ahbaplık etmiyor. Bozuldu büyü. Yüzüme kapanan cennetin kapısı ile kaybettim hükümranlığımı.

Henüz tatmadığım ölümü sadece ona kavuşmak için yaşanılası kılınan bir bedeni giyindim. Fark ettirmeden sessizce açılıverdi ilahi damarlarıma yerleştirilmiş gen havuzuna saklanan atom dizilimleri. Delirdim işte. ‘Neden’siz, ‘nasıl’sız ve hatta sebebini bilmeden… Ah! İçimde korkulası bir acı var! Kalbimi ortadan ikiye bölen bir taşın arasında sıkışmış kanamaktayım! Çektiğim nefes uzaklaşıyor benden. Bir korku sarıyor her yanımı. Dibi olmayan denizlere doğru batıyorum.

Bir elmayla başladı hikâye. Kötü marif saklıymış meğer onu dişlemekle sırlara uzanan bir yolun kapısını aradım. Ölümsüzken ölümlülerden, günahsızken günahkârlardan,akıllıyken delilerden, sevilirken nefrete sanık gösterilenlerden oldum. ‘’Yeme’’ demişti Rabbim ama ben dinlemedim. Umarsızca çiğnedim ilahi emri. Neydi aklımı benden eden? Ah! Bir hatırlasam! Fi tarihin içinden çekip çıkarsam yaşananları! Nasıl olmuştu bir anımsasam?

Havva’yla cennetin içinde yuvarlanıp gidiyorduk. Karanlığının olmadığı, günün insanı bunaltmadığı ve havanın ciğerleri acıtmadığı o güzelim cennetimizdeydik. O gün galiba biraz sıkkındı canım. Oysa güzeldi her şey sıkılacak bir şey yoktu. Lakin sıkılmak nefsin şımarmasındandı. Bu şımarıklık içimi kıpır kıpır etmişti. Vardı gözüme gözükecek. Sürekli kulağımın dibinde yaramazlık yapmamı fısıldayan, oyun arayışında olan bir başka Âdem çırpınıp duruyordu. Arsız nefis nasılda ele geçirmişti beynimi. Nasılda ayaklarımı sürükleyip Rabbimin yasakladığı ağacın altına getirmişti.

Hareketlerim ürkekti önceleri. Yolu birer birer adımladım. İçimi titreten sara nöbetine teslim olmuş gibiydim. Dahası ne olacağını kestirememiştim, ben, ben de değildim ama yine de umarsızca yürümekteydim. Ağaca doğru yaklaştıkça garip bir cesarete teslim olmuştum. Biraz daha yaklaştığımda ise büyülendiğimi hissettim. Gökyüzünden yere doğru sarkan ağacı gördüğümde dalların uçlarında büyüyen elmalara baktım. Alabildiğine kırmızı bir renk bütün göğü kaplamıştı ve görünen her şeye kırmızı ışığın aksi düşmüştü. Bu ışığa mı büyülenmiştim yoksa büyü ışığın ta kendisi miydi? Ağacın kalın dallarından birini tuttum. Eğildi ağaç, hiç itiraz etmedi. Sonra gözüme kestirdiğim elmayı kopardım. Havva ürkek gözlerle bana bakıyordu. Aslında içimden’’ beni ne de cesur buluyordur şimdi’’ diye düşünüyordum. Yüreğimi bir büyüklenme aldı. Havva’ya cesur görünmek istedim. Erkeğiydim ne de olsa ondan bir adım öndeydim. Eğilen bir kaburganın efendisiydim.

Belki de Havva’nın gözleri ateşledi beni. İlk fitili o yaktı kim bilir? Elmayı yemem için gizliden gizliye telkinde bulundu. Bilemiyorum, ama büyüklük hissini anlatırken bile hala aynı duyguları yaşıyorum. Oysa nereden bilecektim şeytanın yanıma usul usul yaklaşıp kanıma gireceğini. Bu bilmezlik cesaretimi artıradursun şeytan bir adım daha yanıma sokulup pusuda bekliyormuş meğer.

Elma, dalından avuçlarıma kolayca düşüverdiğinde üzerindeki ışıltı hala duruyordu ve ben

o ışığa büyülenmiştim. Yoksa ışık mı büyünün kendisiydi? Sonra düşünmeden dişledim elmayı. Kopardığım elmayı çiğnediğimde önce başım döndü. Pişmanlık çoktan ruhumu sarmıştı. Atıp tükürmeyi düşünmedim desem yalan olmazdı hani ama yüreğimi saran kibir beni bırakmadı. Havva ‘’yeme!’’ diye haykırıyordu. ’’Yeme!’’ İki arada bir derede kalmıştım. Havva’nın çığlıkları kulaklarımı delip geçmişti. Bir kurşun ağırlığında geliyordu sözleri.

Isırmıştım yasaklı elmayı. Çiğnemiştim o ilahi emri. Dişlerimin arasında elmayı parçalarken içimden bir şeyler kopmuştu. Isırdığım elmadan ilk parça boğazımdan inmeye başladığında her şey değişmeye başladı. Rengârenk çiçekler kaybolmaya, suretlerinden akmaya başladı. Sonra gökyüzü gitti gözlerimin önünden. Ağaçlar, ardından kuşlar yok oldu. Sürüklenmeye başlamıştım. Gördüğüm ne varsa kayboluyordu. Derin bir rüzgâr esmeye başladı. Öylesine sert esiyordu ki bizi içine alıp gökyüzüne doğru yükseldi. Rüzgârın sesini duymaya başladım. Kulaklarım bir uğultu hengâmesi içinde sesleri birbirine karıştırıyordu. İlk acıyı o zaman tattım. Yüzüm, ellerim, acımıştı. Acı gittikçe katlanıyor, dayanılmaz bir hal alıyordu. Aklımı yitireceğimi işte o zaman anladım.

Havva ise hala çığlık atıyordu bense önümde alçalıp kaybolan girdapları izliyordum. Bedenimin ağırlaşmasını izlemekten başka bir şey elimden gelmiyordu. Girdaplar canımı acıtıyordu ve sanırım Havva da acıdan bağırıyordu. Sonra kayalar her yanımıza çarpmaya başladı. Başımı ellerimin arasına aldım. Ayaklarımın altındaki her şey kayıp gidiyorken bilinmezliğe yol alıyordum ve deliliğin görünmez basamaklarını birer birer tırmanıyordum.

Gözlerimi açtığımda bir kayanın dibindeydim. Korkunçluğu dilden dile dolaşan cehenneme geldiğimi sandım. Etrafıma baktığımda ateşi göremeyince rahatladım. Anladım ki burası başka bir yer. Anladım ki, cennet çok ötelerde kaldı ve en kötüsü de artık Havva yanımda yok. Günlerimi onu aramakla tükettim. Cezanın devamıydı

Havvasız kalmak. Tıpkı cennet gibi Havva’yı da çok özledim.

Sonrasında bir garip Âdem idim. Acılarla boğuşmak zorunda kalan, yaşamak için türlü zorluklara göğüs geren faniydim. Karanlığa şahit oldum. Karanlığı aydınlık izledi. Yazı kış, kışı yaz takip etti Dondurucu soğuğu, yakıcı sıcağı gördüm. Tenimin hassaslığını, bedenimin zayıflığımı gördüm. Vücuduma gelen her zorluk ağrıları, kanamaları getirdi ve sağlığı hastalık, hastalığı sağlık izledi. Kimi zaman nimet bulup yerken, kimi zaman açlığa dayanmak zorunda kaldım. Kıtlığı bolluğu gördüm. Yaşamak adına verdiğim emek tek tesellim oldu. Emek verdikçe teslimiyetsizliği gördüm. Ellerimin ve gözlerimin ne büyük nimet olduğunu anladım. Sadece ellerimin ve gözlerimin değil elbet, tüm bedenimin yaşamak için yaratılmış olduğuna tanık oldum. Hayatta kalmak için avlanmayı öğrendim. Avlanama bilmek için öldürmeyi öğrendim.

Ben beni bilmeden, dağ bayır sürüklendim. Irmakları aştım, kızgın kumlara saplandım. Susuzluğu, açlığı, acıyı tattım. Ama en çok Havva’yı kaybetmek yaktı canımı. Dudaklarımı çatlatan rüzgâra içimden lanet okurken en çok da kendime kızdım. Neydi beni buralara getiren? Neydi Havva’yı alıp ötelere sürükleyen? Neden bu kadar kızmıştı Rabbim. Af edilmem olası değil miydi artık? Benim için mi yaratılmıştı cehennem? Yoksa içimin köşesine saklanmış bir cehennem hep var mıydı? Kaderi değiştirmenin imkânı olamaz mıydı, yoksa kader, kendi yazgısını okutmaya devam mı edecekti? Bitmeyen sorular cevapsız kalırken kayıp bir labirentin tam ortasına sıkışmış olan ben çaresizlik içindeydim.

Yokluğa serilen bulutun üzerinde başıboş gezinmekteydim artık ve düşünmek için uzun geceleri, yıldızları gözlemekteydim. Af edilmem için dualı geceleri geride bırakalı çok oldu. Hala umudum var yorulsam da. Yine de beklemekteyim evimi ve sevdiğimi. Uzun yıllar geçti ömrümden. Tek kişilik takvimleri tüketeli çok oldu. Yalnızlık aklımı alıp uzaklara götürdü. Sanki hiç cennette kalmayanlardan, Havva’yı bilmeyenlerden oldum. Yoksa tüm olanlar yaşanmamış gaipten gelen bir düş müydü? Sesler geliyor içimden. Beynim durup dinlenmeyen seslere katlanmak zorunda kalıyor ve delilik sürekli benimle konuşuyor. “Yapışmam lazımdı insan denen çamurdan heykele” diyor. ‘ ’Bu zehrin panzehiri hiç olmadı.’’ diyor. ‘’Dâhiliğin ‘anti’siydim, belki de ikiz kardeşiyim’’ diyor.

Hiç aydınlanmaz dediğim uzun bir gecenin sabahıydı. Havva’yı gördüm sanki. Yoksa kayalar mı bana Havva gibi geldi. Sanki… Sanki… Havva karşımda sanki… Gülümsedim arsızca. Bilmez misin? Ey Âdem! Bu kaçıncı rüya? Deliliğin belirtisi değil mi hayal görmek? Ya da aşığın serabı değil mi her cismi sevdiğine benzetmek. Uzun uzun baktım. Yürür gibi kayadan Havva, nefes alır gibi. Koştum bir hışımla gölgesine sığındım. Baktım canlı kanlı, etten kemikten, benim gibi, durur karşımda sanki dişi Âdem.

Uzattı elini. Gülümsedi. İnci gibi dişlerinde yazıyordu ayrıldığımız zaman ‘’yıllar, yıllar önce‘’ diyordu tanışıklığımız.

Uzattım elimi. ‘’Çok şükür! Affet rabbim bizi! Havva, gel hadi evimize gidelim.’’

Havva’nın gözleri daldı. Uzun ve anlamsızca yüzüme baktı. Ne de olsa kadın kalbi evimize dönemeyeceğimizi anlamıştı.

Serpil Tuncer – Mor Sokakta Çöl Sıcakları

Serpil Tuncer – Mor Sokakta Çöl Sıcakları

Ne gölge kâr etti sıcağa, ne de üst üstte alınan banyolar… Deniz ya da ırmak lazımdı se­rinlemek için ama deniz de ır­mak da buralarda ne gezer. Göğe yükselmiş apartmanların arasında kay­bolmuştu rüzgâr. Şehrin tam ortasında kavrul­du ahali.

Çöl sıcağı gelmeden önce çekirgeler bastı ma­halleyi sonra da sivrisinekler. Derken öyle bir sı­cak bastırdı ki, nefes almak imkânsız. Son yılla­rın en sıcak günleri yaşanacak demişti televiz­yonlar ama bu kadarını da beklememişlerdi. Gü­neş, altın barak gibi gökte parlarken rüzgâr kuş olup gitmişti sanki. Dallarda kıpırtı yoktu. Gece­leri hava biraz daha serin olmasına rağmen yine de uyku işkenceye dönüşüyordu. Kışın o tat­lı rüyaları hayallerde kalmıştı. Bastıran çöl sıcak­ları yatağı yorganı tarih etmişti. Uykusuz kalan mahalle sakinleri gece yarılarına kadar dışarıda oturup ne kadar terleyip bunaldıklarından bah­sediyordu. Hacı Nusret ‘’Vallahi ben Mekke’de görmedim böyle sıcağı’’ derken, solcu İsmail ‘’ Bunun adı küresel ısınma Hacı Amca ’’diyordu. Dondurmacı Refik külah külah dondurma sa­tarken mahallenin fırıncısı Vakfıkebirli İlyas, ar­tık emekli olma zamanını hesaplıyordu. Bakkal Cevdet’in buzdolabı, meşrubatları soğutmaya yetmezken insanlar bunaldıkça soğuk içecekle­re yükleniyorlardı. Yemekler pişer pişmez ekşi­meye başlıyordu. Sıcak, insanı elden ayaktan ke­serken yalnız kadınlar sevindi çöl sıcaklarına. Sı­cakları fırsat bilen mahalle kadınları halıları yıka­dılar. Yatak yorgan balkonlara dökülüp yünleri havalandırıldı. Sabun koktu mahalle. Çamaşırlar asıldığı gibi kurudu keskin güneşin altında.

Mor sokaktı mahallenin adı. Bu ismi mahallenin hemen girişinde bulunan eski ahşap bir evin kapısından almıştı. Mor kapı gelen geçene se­lam ederken üzerine bulaşan yalnızlığı tokma­ğı ile karşılılardı. Yaramaz çocuklar evin önün­deki kapının tokmağına mutlaka dokunurlardı. Tokmak, dok bir ses çıkarır ürken çocuklar çığ­lık atarak kapının önünden uzaklaşırlardı. Yıkıldı yıkılacak gibi duran ahşap konak apartmanların arasında oyuncak gibi kalmıştı. Yaşı yüzyılı ge­çen konak, çürümüş tahtalarına, çökmüş çatısı­na rağmen hala ayakta duruyordu. Restore edil­mek için sırasını bekleyen konak geceleri peri­li eve dönüşüyor, ıssızlığıyla mahalle sakinleri­ni korkutuyordu. Önündeki küçük bahçede de­vasa karadut ağacı dallarını göğe uzatıyordu. Ağaç, üzerinde olgunlaşmış kan kırmızısı dutla­rın ağırlığına daha fazla dayanamayarak mey­velerini asfalta döküyordu. Asfalt yol, kan kırmı­zıydı. Verimli karadut bütün mahalleye meyvesi­ ni sunmakta özenli davranıyor eksildikçe artma­ya devam ediyordu. Bastıran çöl sıcakları ile ka­radutları daha da şerbetlenmişti. Ağacın dalla­rıyla gölgelenen bahçe, arıları ve sinekleri cezp ediyordu.

Sıcak… Asfalt eriten sıcak… İnsanı zorluyor­du. Mahalleli düşündü taşındı. ‘’Denize gide­lim’’ dendi. En kestirme sahil şehrin 70 kilometre uzağındaydı. Mahalle adamları işe el attı. Esna­fa ait birkaç kamyonet vardı. Sahipleri razı edil­di. Bunalan millet pazar gününde karar kılmıştı. Kadınlar dolmaları geceden sardı. Kekler, börek­ler, çeşitli harçta yapılmış mayalı çörekler… Hep­si kondu piknik sepetlerine. Çocuklardaki şen­lik denize kavuşma arzusundan başkası değildi. Delikanlılar yarı çıplak kızları kesecekti. Velhasıl güzel olacaktı piknikli deniz.

Pazar günü gelip çattı. Sabah altıda hazırdı ma­halleli. Zaten sıcaktan kim uyuyabilmişti ki; yarı baygın bindiler kamyonetlerin kasasına. Çoluk çocuk sığdı hepsi. Mahallenin esnafı da kepek­leri indirince birkaç yaşlı kadın ve adama kaldı mahalle.

Bekir o gün yoktu içlerinde. Karısının tabiriyle zıkkım olası içkiyi bırakalı üç ay olmuştu ama… Sarhoş olmayı o kadar özlemişti ki; Bekir katıksız rakıyı rüyalarında içiyordu. Oysa içkiyi bırakmak için ne mücadele vermişti. Tedavi görmüştü ve karısı Bekir’e muska yazdırmıştı içkiden soğusun diye. Atletinin üzerinde paslı bir çatal iğnenin ağzında salınıp duruyordu muskası. Olmuyordu işte. Dili damağı bir yudum rakı için kuduruyor­du. Hastanın doktoruna, aşığın sevdasına, sıca­ğın soğuğa kavuşması gibiydi ruh hali.

Evde ne karısı vardı ne çocukları. Hepsi mahalle pikniğindeydi. Evdeki yalnızlığı değerlendirmek istedi ama rakının kokusunu karısı illaki alırdı. Boş sokaklarda gezindi. Sağa sola bakındı. Cebi­ne sakladığı büyük rakı şişesini kaybedecek gibi sıkı sıkı tutuyordu. Mahallede bir tur daha attı. Mor kapılı ahşap evin önüne geldiğinde durup eve baktı. Bulmuştu içeceği yeri.

Mor kapıyı ayağıyla tekmeledi. Kapı ince bir menteşe gürültüsü çıkararak içeriye devrildi. Ahşap evin içindeydi Bekir. Yukarı kata çıkmayı düşündü ama basamakları yıkılacak gibi duru­yordu. Korktu. Olduğu yerde içecekti. Hem kim görecekti onu. Koca mahalle denize sefa sürme­ye gitmemiş miydi? Açtı rakıyı. Uzunca bir süre kokladı. Rakının içindeki anasondan başı dön­dü. Duyduğu anason kokusu perçinlenen işta­hını doruğa çıkartmıştı. Katıksız içmeye başla­dı. Aldığı tedavileri, karısıyla boşanmanın eşiği­ne geldiğini, uzun geceler ettiği tövbeleri… Be­kir hepsini unutmuştu. İlk yudumu ağzına at­tığında ‘’Oh be! Ne de özlemişim namussuzu’’ dedi. İçiyor, içtikçe ağzının tadı yerine geliyordu. Kayıp arkadaşını bulmuş, rakısına kavuşmuş­tu. Şişe birkaç yudumda bitiverdi. Ne çabuk gel­mişti dibi. Alkol yavaşça bedeninde gezinmeye başlarken sigarasını da yakmıştı. Bekir eski gün­lerin içine dalıp garip bir hayalin ortasında kal­mıştı. Soğuk balıkçı barınaklarında içtiği gece­leri hatırladı ama şimdi soğuk ne gezer. Vücu­du yanmaya başladı. Çöl sıcakları gölge de bile vuruyordu. Bekir üzerindeki gömleği çıkarttı. İçi geçtiğinde sigarası elindeydi.

Sıcak, içki, özlem çarpmıştı Bekir’i. Ne ara sızdı­ğının farkında değildi. Belki de ayılamazdı azıcık yanmasaydı. Dehşetle ayağa fırladı adam. Yan­gın yerini tam ortasındaydı. Pantolonun paçası tutuşmuştu. Gayretle söndürdü ateşi. Mor kapı­lı ahşap ev çayır çayır yanmaya başlamış alevler basamaklardan üst kata sıçramıştı. Bağırarak ev­den çıktı. ’Yangın var, yetişin komşular!‘ diye so­kakta feryat figan ediyordu. Mahalledeki sessiz­lik bugünkü pikniği hatırına getirmişti. Bacağı­na sıçrayan alevin acısını unuturcasına sağa sola bakınmaya başladı. Eline geçirdiği dal parçala­rıyla ateşin üzerine vuruyordu ama sıcak esen rüzgâr alevleri alıp çatıya götürüyordu. Büyü­yen alevlere bakan Bekir, itfaiyeyi aramayı aklın­dan geçirdi. Pantolonun arka cebine koyduğu telefonunu çıkardı. İtfaiyenin numarasını hatır­layamadı. Arka mahalle sakinleri yükselen alev­leri görünce koştu yardıma. Polis geldiğinde iş işten geçmişti. Bekir, ifadesi alınmak üzere kara­kola götürüldü.

Çöl sıcakları mahalleye ese dursun akşama doğ­ru piknikçiler döndü. Hepsi serinlemiş deni­ze olan özlemlerini dindirmişti. Kızaran yanak­lar güneş yanıklarından sızlanırken mor kapı­lı sokağa adını veren ahşap evin enkazını gören ahali donup kalmıştı. Kendilerini evlerine atan mahalleli olup biteni öğrenince esnaftan birkaç adam Bekir‘i görmeye karakola gittiler. Adam­ları karşısında gören Bekir oturduğu sandalye­de yarı baygın dert yanmaya başladı. ‘’Yaktı beni namussuz karı yaktı! Muska yaptırmıştı içmesin diye. Çarpıldım Ağalar!’’