ÇeviriÖykü

Yusuf İdris – Ucuz Gecelerim

Yusuf İdris – Ucuz Gecelerim

Çeviri: Turgut Koç

Yatsı namazından biraz sonra, Abdülkerim’in ağzından hortumdan fışkırırcasına çıkan küfür seli, bütün köyü de önüne katarak ta Tantavi’nin yedi sülalesine kadar ulaştı.

Abdülkerim hızlıca dört rekât namazı kılar kılmaz, camiden sıvışıp dar sokağa daldı. Ellerini arkada birbirine sıkıca bağladı. Kendi elleriyle eğirdiği kuzu yününden örülmüş boynuna doladığı atkısının ağırlığı, sanki omuzlarını öne doğru çekerek sırtını kamburlaştırıyordu. Küçük siyah noktalarla dolu, uzun kemerli burnunu kaldırıp havayı koklayarak homurdandı. Dudaklarını   büzünce, sarı bakır rengindeki cildi gerildi. Abdest alırken ıslanan uzun bıyıklarının uçlarını kaşlarına kadar burdu. Dar sokağa girer girmez, bir-

den afalladı, ne yapacağını şaşırdı. İri ve şiş bacaklarını hissetmez oldu, tabanlarına çivi çaksan nerdeyse başı görünmeyen yarık, yassı ve büyük ayaklarıyla nereye basacağını bilemedi.

Bu dar sokak, küçücük civcivler gibi bağırıp çağıran, yolun her tarafını doldurmuş, geçit vermeyen çocuklarla doluydu. Bu durum adamı bunaltıyordu. Kimi arkadan atkısını çekiştiriyor, kimi bacaklarının arasından geçiyor, kimi yolda ilerlerken teneke kutusunu tekmeliyor, ayağının kalkık başparmağı da nasibini alarak yaralanıyordu. Yapabildiği tek şey azarlayıp analarına babalarına sövmekti. Onları doğurtan ebeye ve de tohumu atan gâvur dölüne yazıklar olsun diye lanet okudu.

Abdülkerim öfkeden titriyor, titredikçe atkısı  sallanıyor,  gittikçe çoğalan çocuklarla dolu sefil köye karşı kızgınlığı artıyor, sövüp sayıyordu. İnsanın başındaki saçlardan bile çok, kuluçka makinesinden fırlamışçasına etrafa dağılan yumurcakları düşündükçe öfkeleniyor, “İleride kimi açlıktan, kimi de koleradan geberirler inşallah!” diye içinden geçirerek kendini teselli ediyordu.

Abdülkerim, köyün ortasında yer alan havuzun etrafındaki geniş meydana çıkan sokağın başına ulaşınca derin bir nefes alarak rahatladı.

Zifiri karanlık, uzun süredir ihmal edilen çorak toprak kümelerinin önündeki alçak, solgun, iç içe yuvalanmış evlere, ondan önce ulaştı. Zifiri karanlık içindeki birkaç evin tavanına asılmış lambalardan yansıyan, daire şeklindeki ışıktan başka hiçbir şey, orada hayat olduğu izlenimini vermiyordu. Uzaktan gelen soluk kırmızı ışıklar, peri gözleri gibi kıvılcım saçıyor, havuzun suyuna çarparak yok oluyordu.

Abdülkerim bomboş karanlıkta yönünü şaşırıp tedirgin bir şekilde sağa sola baktı. Bu esnada bataklık tarafından gelen pis koku, burun deliklerine ulaştı, dayanamayıp burnunu kapattı. Tekrar ellerini arkada birbirine sıkıca bağlayınca, bedeni öne eğildi, kokudan kendini tutamayıp neredeyse atkısını havuza fırlatacaktı. Onu soluksuz bırakan, karanlığın bastırmasıyla boğazının artan kuru hırıltısıydı. Şimdi, sıra Bekçi Tantavi’ye geldi, kızgınlığı  bir  kat daha arttı. Akşam gün batarken onun ikram ettiği bir bardak demli çayı, boğazı kuru olmasa, gururunu ayaklar altına alarak asla içmezdi.

Abdülkerim meydanda ilerlerken, kuş sesi de dâhil olmak üzere kulağına hiçbir canlının sesi gelmiyor, sanki Allah’ın yarattığı hiçbir canlı bu köyde yaşamıyordu, âdeta mezarlığın ortasında yürüyor gibiydi.

Yolun ortasına varınca ansızın durdu. Durmasının bir sebebi olmalıydı. Ayaklarına itaat edip birkaç atım atabilse evine varacak, içeri girip kapıyı kapatarak mindere uzanıp uyuyacaktı. O an bir gram uyku olmayan gözleri, tulumbanın suyu gibi berrak, beyaz bal gibi parlaktı. Ramazan ayı olsa, uykusuzluğun bir önemi yoktu.

Bu uykusuzluğun tüm sebebi, yakın  arkadaşı Tantavi’nin kurnazlığına, güler yüzüne ve bir bardak demli çayına olan zaafıydı.

Uyku mu tutmadı?.. Tamam.

Köy halkı çoktan kıvrılıp uykuya dalmış, horultuyu salmış, geceyi de yaramaz veletlerine terk etmişlerdi. Abdülkerim tek başına ne yapsın?

Sabahlasın mı? Nerede sabahlasın?.. Peki, Ne yapsın?..

Çocuklarla körebe mi oynasın?..

Kız çocuklarıyla tekerleme söyleyip kendine mi güldürsün?…

İyi de, nerde vakit geçirsin? Beş kuruşu bile olmayan cebi, yıkanmış bir sini gibi tertemiz. Cebinde bir tek delikli kuruşu bile olsa, Ebul Esad’ın kahvesine gidip bir kahve isteyecek, bir de nargile siparişi vererek saatlerce oturacak. Kahvesini yudumlarken de avukat kâtiplerinin oynadığı dominoyu izleyecek, radyodan da hiç anlamadığı bangır bangır seslere kulak kabartacak, soytarılık yapan Ebu Halil’i dürtükleyip Sibai ile birlikte duygusuzca gülüşecekler, Peşinden tüccarlar lokaline geçip hayvan tüccarlarıyla pazarın gidişatından bahsedeceklerdi… Ama cebinde zırnık yok.

Allah belanı versin, evin başına yıkılsın Tantavi! Şeyh Abdülmecid’in evine gidebilseydi, onu üzerinde yavaş yavaş kaynayan cezvenin olduğu mangalın önünde, bağdaş kurmuş olarak bulacaktı, Arkadaşı ElŞihide yanında otururken, avazı çıktığı kadar bağırarak, iyi kalpli ve her şeye inanan insanlarla birlikte saçlarını ağartan gecelerini geçirdiği eski günlerden bahsedecekti. Yeni nesil gençlere, başka insanların mallarını saçıp savurduğu, soyduğu, talan ettiği için nasıl pişman olduğundan dem vuracaktı.

Evin başına yıkılsın Tantavi!

Hayır, Şeyh Abdülmecid’in yanına gidip kapısını çalamaz. Çünkü evvelsi gün adamı su değirmeninin altındaki kanala itekleyince, ipe sapa gelmez herkesi güldürdü. Aralarındaki tartışmanın nedeni, su çarkının tamir masrafıydı. Aralarında hiç de hoş olmayan olaylar geçti, bu günlerde şeyhin ismini ağzına alamaz.

Şeytanın zamanlaması mükemmel. Ancak Tantavi’nin daveti daha cazip. Evin başına yıkılsın Tantavi!

Ne olurdu sanki demir ökçeli bastonunu alıp Seman’a uğrasa, ikisi birlikte Belabse’nin çiftliğine kaçamak yapabilseydi. Orada kına gecesine katılıp düğünleri izleyecek, dans eden kızları görüp ud dinleyeceklerdi. İstediği her şeyi bulacaktı.

Bu fırsatları yakalayacak para nerede? Bu işler için vakit çok geç. Büyük ihtimalle Seman, dayısının yanında kalan hanımıyla barışmak için oraya gitmiş olmalı. Yol da tehlikeli ve zifiri karanlık.

Niçin koca köyde uyku tutmayan tek budala o? Tantavi ise kuytu bir köşedeki sedirin üzerinde çoktan uykuya dalmış ve horlamaya başlamıştır. Cehenneme kadar yolu var.

Ne olurdu sanki diğer insanlar gibi evine girip sıcacık yatağında uyuyabilse… Hanımını dürtüp uyandırsa… O da kalkıp gaz lambasının camını temizledikten sonra fitilini ateşlese. Sobayı yakıp akşamdan kalan ful (bakla ezmesi) ile birlikte, sobada ısıttığı ekmeği ikram etse… Sabah kaynanasının pişirip gönderdiği çöreklerden bir parça bile bulabilse ne iyi olurdu. Hasırdan yapılmış, üç yanı yıpranmış koltuğu tamir edip sultanlar gibi otursa, önüne büyük bardak hilbe (bitki) çayı gelse olmaz mı?…

Allah aşkına, bunlar gerçekleşse ne olur sanki?.. İstasyon yerinden kanatlanıp uçar mı?!..

Muhtar bir gece olsun Allah rızası için çalışır mı?.. Yoksa gökten yere buğday mı yağar?..

Bunlar ancak asla gerçekleşmeyecek bir hayal.

İnsanlar hanımını ne bilsinler. Köpek yavruları gibi dağılan altı çocuğu, mısır çuvalı gibi uzanan karısının çevresinde uyumakta olduğunu cinlerden mi öğrensinler. İsrafil surunu üfürse bile yine uyanmayacak. Kadir gecesi bir mucize gerçekleşse bile hissetmeyecek karı. Kalksa ne yapacak?

Adam kendi kendine mi güldürsün?

Araplarda gaz lambası ancak yarıya kadar doldurulabilen gazı ifade eder. Çünkü ertesi güne sağ salim çıkabilirlerse, yiyecekleri ekmek için hamur yoğurup kalan gazla bunu pişirecekler. Akşam güneş batınca çocuklar acıkacak, kalan fulü ve ekmekleri son kırıntısına kadar silip süpürecekler.

Sabah gelen çörek hiç ertesi güne kalır mı? Hilbe ve şekeri hiç aklına bile getirme! Bu ev daha onları görmedi.

Tantavi’nin yanında içtiği bir bardak çay, bu evde hayal bile edilemez.

Zübeyde’nin oğlu Tantavi, Allah canını alsın! Birinin meydanda sıradan bir şeye ihtiyacı oldu-

ğu aklına gelse, Abdülkerim’i havuzun kenarında şeytanın dokunduğu ya da yaşlı kadının üstünü örttüğü bostan korkuluğu gibi dikilirken bulur.

Abdülkerim’in saflığı göründüğünden de fazla. Sorun onun çok iyi niyetli biri olmasında zaten. Gece dönen dolaplardan da hiç çakmaz, cep boş, gece soğuk, çay kafasını ütülemiş, ona eşlik eden her şey derin uykuya dalmış, ne yapsın.

Ayakta, evine gitmeye karar vermeden önce uzun bir süre düşündü, havuzun diğer tarafına geçse ne yapacak, yapacağı soğuk kış gecelerinde yaptığının aynısı.

Sonunda evine vardı, kapıyı kapatıp sürgüledi. Karanlıkta, uyuyan çocukların üzerinden sürünerek geçip toprak fırının ağzına ulaştı. Aş yerine taş yiyecek altı çocuğa sahip olduğu için kendine, kaderlerine ve karanlığa sitem etti.

O, soğuk kış gecelerinde karanlıkta yolunu bulmasını öğrenmişti. Nihayet hanımının yanına vardı. Dirseğiyle dürtmeden, onun parmaklarını ellerinin arasına alarak tek tek çıtlattı, tonlarca çamur olan ayakları nı ovuşturdu, uyuyan bedenini kabaca sarstı, hanımı bunun üzerine titreyerek kendine gelmeye başladı.

Gece yarısı Tantavi’ye ettiği beddualar kadını uyandırdı.

Ağzı esnemekten sonuna kadar açılmış, umursamazca “Gecenin bu yarısında sana beddua ettirecek ne yaptı bu adam?” diye sordu.

Adam elbisesini çıkarıp biraz sonrasına hazırlanırken: “Buna sebep olanın, Allah evini başına yıksın!” dedi.

Aylar sonra, kadınlar âdet olduğu üzere ona gelerek yeni bir oğlunun doğduğunu müjdelediler. Yedinci çocuk. Son tekne kazıntısı, yeryüzünü dolduracak son tuğla toprağı olmayacak diye kendini avuttu.

Aylar,    yıllar   sonra, Abdülkerim’i hâlâ dar sokaktan gelip geçerken karınca sürüsü gibi çocuklar yolu tıkayarak sıkıştırıp rahatsız ediyorlardı. Her gece, ellerini arkada birbirine geçirmiş, kemerli burnuyla ortamı koklarken, gökte ya da yerde bir delik açılıp onları yutsa diye içinden geçirmekteydi.

Etiketler
Devamı

Yusuf İdris

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker