Ay: Mart 2013

Ahmet Aksoy – Yusuf Üçlemesi Bir Rüya Sineması Örneği mi?

Ahmet Aksoy – Yusuf Üçlemesi Bir Rüya Sineması Örneği mi?

Sinema Doğulu bir sanattır. Batı’da keşfe­dilmesine rağmen, altyapısı Batı’ya ba­ğımlı olmasına rağmen, en güzel ör­neklerini Batıda vermiş olmasına rağ­men, sinema Doğulu bir sanattır.” Ah­met Uluçay’ın, beni sinema üzerine yeniden ve yeniden düşünmeye iten bu cümleleri dönüp durdu zihnimde hep, Yusuf Üçlemesi; Yumurta, Süt ve Bal’ı izlerken. Karşımda, vizörden hakika­ti görme sancısı çeken, tabiatın dilinden hakika­ti anlama ve bunu hal diliyle anlatma çabası gü­den bir sinemacının varlığını hissettim ilikleri­me kadar.

Yumurta, Süt ve Bal; Yakup’unu kaybetmiş bir Yusuf meseli. Kıssaların en güzeli Hz. Yu­suf kıssasını tersinden okuma çabası. Bu kez Yusuf değil kaybolan, Yakup. Bu kez yapayal­nız kalan Yakup değil, Yusuf. Yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun, sonuncusu Bal’la Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazandığı, diğer­leriyle de hatırı sayılır festivallerden ödüllerle döndüğü üçlemesi. Üçlemenin ilk filmi Yumurta, Yusuf’un orta yaş dönemini, Süt, gençlik döne­mini, Bal da çocukluk dönemini anlatıyor.

Sinemada üçleme yapmanın genel de şöyle bir handikapı vardır: İlk filmdeki kaliteyi ve filmin gördüğü ilgiyi, ikinci ve üçüncü filmlerde yaka­lamak pek mümkün değildir. Kaplanoğlu’nun üçlemesinde durum böyle değil. Son film, si­nema dili ve estetiği bakımından en yetkin ola­nı. Yönetmen, üçlemesini kurarken zaman ve mekân kaygısı gütmemiş. Yumurta’dan Bal’a doğru hikâyeyi geriye saran yönetmen, zaman­da bir geri gidiş yapmıyor. Ayrıca Yumurta ve Süt İzmir-Tire’de, Bal, Rize’de çekilmiş. Hatta hikâyenin başkahramanı Yusuf’un her üç film­de de soyadları farklı. Bu anakronik tutum, yö­netmenin derdinin zaman ve mekân olmadığı­nı gösteriyor.

Bal gerilim dolu bir sekansla açılır. Kurgusal bir atraksiyona ve müziğe ihtiyaç duymaksızın, in­sanın yalnızlığını ve çaresizliğini imleyen, ha­yatla ölüm arasındaki o ince çizgiyi gerçek za­man ritmiyle veren bir sekans. Karakovan bal­cılığı yapan Yakup, ormanda ağaca yerleştirdiği kovana bakmak için iple tırmanırken birden bire dal yarıya kadar kırılıverir ve yüksekte ipe ası­lı kalakalır. İkinci sekansta Yusuf uyumakta olan Yakup’un yanına gelir. Yakup gözlerini açar. Yu­suf bu esnada takvime bakmaktadır. Yakup oku, der oğluna. Yusuf, takvimden günü, ayı ve yılı okur. Takvim sayfasında yazan bir hadisi de okur aynı zamanda. “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” Bu hadis, Yusuf’un okul hayatında ve sonrasında asla karşılaşmaya­cağı bir düsturu içermektedir. Hakikati daha fil­min başında izleyicinin zihnine mıh gibi çakar yönetmen. Bundan sonra anlatacakları, gerçek­lerle bu hakikat arasındaki derin uçurumu gör­memizi istemektedir. Babası dizine oturtur oğ­lunu. Yusuf bir rüya gördüğünü söyler. “Rüyam­da bir ağacın altındaydım, yıldızlar…” “Öyle orta­lık yerde anlatma rüyanı. İstersen kulağıma fı­sıldayabilirsin.” diyerek sözünü keser Yakup. Yu­suf babasının kulağına fısıldar rüyasını. Hz. Yu­suf ve Hz. Yakup gelir birden aklımıza. Yusuf’un konuşabildiği, iletişim kurabildiği bir tek baba­sıdır. Freudyen psikolojinin zihnimize boca et­tiği, sinemanın da bolca beslendiği “Oedipus Kompleksi”ni ters yüz eden ve Hz. Yusuf ile Hz. Yakup’un yakınlığını çağrıştıran bir ilişkidir bu.

Öğretmen sınıfta, “Okuyan var mı?” diye sorar. Bir kaç kişi el kaldırır. Yusuf da elini kaldırır ür­kekçe. Öğretmen Yusuf’a söz vermez. Bir kız öğ­renci, öğretmenin önüne koyduğu kitaptan “As­lan ile Fare” masalını okur. Öğretmen onu, oku­duğu için yakasına kırmızı kurdela takarak ödül­lendirir. Teneffüsten sonra Yusuf “Okuyabilir mi­yim öğretmenim?” diye sorar. Öğretmen Yusuf’a verir kitabı. Yusuf açar ve Aslan İle Fare’yi oku­maya başlar. Ancak öğretmen başka bir masa­lı okumasını ister. Yusuf neye uğradığını şaşırır. Takvim yapraklarını okuyan Yusuf, kekelemeye başlar ve bir daha okuyamaz sınıfta. Kurdele ka­vanozu gün be gün boşalmaktadır. Yönetmen, Yusuf’un kavanoza uzaklığını, kavanozun arka­sından çerçeveye aldığı onun kaçamak bakışla­rıyla sunmaktadır.

Yusuf babasıyla bal hasadına gider ormana. Fı­sıltıyla konuşmaktadırlar tabiatın sesini ürküt­mekten kaçınırcasına. Tabiatın dilini öğretmek­tedir Yakup Yusuf’una. Çiçeklerden bahseder mesela. Bir dere kenarında aniden fenalaşarak yere düşer Yakup. Bir sara krizi geçirmektedir. Dereye koşar hemen Yusuf, babasının yüzünü ıslatmak için. Birden karşı kıyıda, ağaçların ara­sında ürkek bir ceylan görüverir. Onca kalabalık ormanda, telaş içindeyken üstelik belli belirsiz duran ceylanı görebilmek Yusufça bakmayı ge­rektirir. Bu hali bir tek Yakup bilir. Yusuf okulda ilk kez şiirle tanışır. Bir Rimbaud şiiri. Şiir de bir ceylan gibi gelip kurulur Yusuf’un gönlüne.

Yakup ormana gider. Yusuf da gitmek ister fakat hemen dönmeyeceği için götürmez babası onu. Bu Yakup’un son gidişidir. Yusuf onu son kez na­maz kılarken görmüştür. Sonra hasretle Yakup beklenir evde. Yusuf düş görmeye devam eder. Rüyasında ölmüş arılar düşer avucuna. Son­ra Miraç Kandili. Hz. Peygamber’in İsra ve Mira­cı anlatılır. Namaz ve Miraç ve peşi sıra yarım ka­lan sekans tamamlanır, dal kırılır. Ölüm de ru­hun miracı değil midir? Yusuf sınıfta okumayı en son söken öğrenci olur. Aslında yine okuyamaz ama öğretmen son kurdeleyi ona takar. Ayakla­rı yerden kesilir Yusuf’un. Delişmen bir sevinçle eve koşarken babasının ölüm haberiyle sarsılır. Ağaçlara koşar Yusuf. Babasının kollarına sığınır gibi bir ağacın köklerine sığınır. Baştan sona ay­dınlık olan film bu sekansta kararır. Film boyun­ca yeşilin her tonunu barındıran Karadeniz’de, izleyicilere tabiatın renk cümbüşünü ve ses ar­monisini sunan yönetmen, karanlıkta bitirir fil­mini.

Süt’te Yusuf’un gençliğine tanık oluruz. Şiir­ler yazmaktadır Yusuf. Bir taraftan da geçimleri­ni sağlamak için annesiyle birlikte sütçülük yap­maktadırlar. Açılış sekansında Yusuf’un akranla­rıyla olan iletişimsizliğini ve yalnızlığını hissetti­ren yönetmen, film sonuna değin bu hissi derin­leştirmektedir. Yusuf annesi Zehra ile de konu­şamaz. Zehra oğlunun kitaba ve şiire düşkünlü­ğünü şu sözlerle yerer: “Sabah olunca elinde bir kitap, dışarı çık; toprağa bak, gökyüzüne bak, çi­çekler, böcekler…” Mutfakta iş yaparken, oğlun­dan beklediği yardımı göremediğinde de: “Şu daktiloyu geçiriverecem kafasına…” diye söyle­nir. Yusuf’un iletişim kurabildiği bir tek Kemal amcasıdır. Yusuf kuyu vurma işi yapan Kemal’e sık sık yardım eder. Kemal de tıpkı Yakup gibi ta­biatın dilinden anlamakta ve Yusuf’a tabiatı din­lemeyi öğretmektedir. Yusuf Kemal amcasını na­maz kılarken görür ve zihnindeki baba imgesiy­le bir yakınlık kurar.

Yusuf’un şiiri ilk kez bir dergide, Düşler dergisin­de yayımlanır. Kurdeleyi taktığında ne denli bir sevinç ve mutluluk yaşamışsa belki daha fazlası­nı şimdi yaşamaktadır. Bu gerçek anlamda oku­mayı ve yazmayı söktüğü andır. Dili lal olmuş Yusuf, şiirle konuşmaktadır artık. Kendisi de şiir­den gelen yönetmen, Düşler’den, Şiir Atı’ndan, Haydar Ergülen’den bahis açar.

Sonra, askerlik muayenesinden aldığı çürük ra­poru nedeniyle yaşadığı ruhsal çöküntü, anne­sinin istasyon şefiyle kurduğu duygusal yakın­lığı fark etmesiyle daha da katmerlenir ve pek de yakın olmadığı annesinden bütünüyle ko­par Yusuf. Madende çalışmaya başlar. Kendi­si gibi şiir yazan ve abi diye hitap ettiği bir ma­den işçisine, burada çalışmaya mecbur falan de­ğilsin, diye öğüt verirken önceleri, şimdi kendi­ni buna mecbur hissetmesi, kaderin bir cilvesi­dir. Ve film tıpkı Bal’da olduğu gibi Yusuf’un ma­den sahasında karanlıklar içindeki yalnızlığını göstererek son bulur. Yakup’un gidişiyle başla­yan yalnızlık ve karanlık Yusuf’u hangi derin ku­yulara itecektir?

Üçlemenin ilk filmi Yumurta’da hikâyenin so­nuna, Yusuf’un olgunluk çağına tanıklık ede­riz. Yusuf, ilk şiir kitabı yayımlamış ve kitabı­na ödül verilmiş bir şairdir. İstanbul’da bir sa­haf dükkânı işletmektedir. Kitabı ödül kazan­masına karşın beklediği ilgiyi yeteri kadar gö­remeyen Yusuf, artık şiir yazamaz hale gelmiş­tir. Bir akşam ansızın, annesinin ölüm haberini alır ve Tire’ye döner. Yıllar önce ayrıldığı mem­leketine ilk dönüşüdür bu. Annesinin cenaze iş­lerini tamamladıktan sonra, İstanbul’a dönmek­tir niyeti. Evde uzaktan akrabaları Ayla ile karşı­laşır. Ayla üniversiteye hazırlanan bir genç kız. Öksüz ve yetim. Zehra annenin Yusuf gittikten sonra can yoldaşı. Ayla, Zehra annenin bir ada­ğı olduğunu ve onu yerine getirmesi gerektiği­ni söyler Yusuf’a. Yusuf pek de gönüllü değildir bu işe. Veraset işlemlerini halletmek için avukat­la görüşmeye gittiğinde, iş hanında urgan ören bir adamı seyre dalar. Birdenbire babası gelir ak­lına. Çünkü babasının arkadaşı Hüseyin de aynı işi yapmaktaydı eskiden ve babası ağaçlara tır­manmak için kullandığı urganları ondan satın almaktaydı. Bir anda yere yığılır Yusuf, tıpkı ba­bası gibi o da sara krizi geçirmektedir. Veraset işlemleri uzayınca ayrılamaz Tire’den. Rüyasın­da kendini bir kuyuda görür. Gençliğinde Kemal amcasıyla birlikte yaptıkları ve artık suyu çekil­miş bir kuyudur bu. Çıkmak ister kuyudan, yar­dım çağırır ama bir türlü çıkamaz. Rüya ve kuyu imgeleri, sinemasal anlamda, simgesel çağrı­şımlarla aşkın bir yol açma çabasını gözler önü­ne sermektedir. Zorunlu olarak Tire’de geçirdiği süre Yusuf’un annesini daha yakından tanımasına fırsat vere­cektir. Annesi, oğlunun gazetelerde çıkan ha­berlerini kesip saklamış, şiir kitabını çaktırma­dan Yusuf’un adıyla onun arkadaşlarına hedi­ye etmiş, Ayla’ya Yusuf göndermiş gibi hediyeler almıştır. Yusuf annesiyle bağını tamamen kopar­dığı halde, o oğlundan hiç ayrılmamıştır. Zehra anne, geçmişiyle de bağını hiç koparmayan bir kadındır. Ölen bütün yakınları için saksıya bir çi­çek dikmiş, onların adlarını çiçeklere vermiş ve ölünceye kadar onlarla sohbet etmiş ve dertleş­miştir.

Yusuf sonunda adağı yerine getirmeye razı olur. Ayla’yla birlikte adaklık koç almak için yola çı­karlar. Ancak gittikleri çiftlikte sürünün otla­ğa gittiğini ve ertesi gün döneceğini öğrenir­ler. Ayla yolda Zehra annenin kendisini Gölcük’e götürmeyi çok istediğini ancak, Yusuf gelsin be­raber gidelim, diyerek bu yolculuğu hep erte­lediğini söyler. Yusuf yıllarca annesi tarafından beklenildiğini anlar böylece ve Ayla’ya Gölcük’e gitmeyi teklif eder. Bu yolculuk ilk kez birbirle­rine yakınlık duymalarını sağlar. Dönüşte adak yerine getirilir. Yusuf İstanbul’a gitmek üzere yola çıkar. Akşam olmak üzeredir. Arabasını ke­nara çeker ve son kez araziye inerek ufukta gü­neşin batışını seyre koyulur. Tam hava kararmak üzereyken bir çoban köpeği gelip Yusuf’u yere serer. Öylece başında bekler, sabaha kadar hiç ayrılmadan. Yusuf çaresizce beklerken uyuyaka­lır. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığında köpeğin artık gitmiş olduğunu görür. Eve döner Yusuf. Ayla’nın da Yusuf’un da gözlerinden, o an ora­da birlikte bulunuyor olmanın pırıltısı okunmak­tadır. Gitmek üzereyken Yusuf, yolundan bir kez daha kaderin cilvesiyle dönmüştür. Bu mutlu fi­nal, Hz. Yusuf’un ailesine yeniden kavuşma anı­nı çağrıştırmaktadır. Üçlemenin aydınlıkta biten tek filminin Yumurta olması da bundandır.

“Bilincimizle hakikat arasındaki ilişkiyi tanımla­yan denklem.” diye tanımlıyor Tarkovsky görün­tüyü. Ve şöyle devam ediyor: “Görüntü, bizim gözlerimizle bakmamıza izin verilen, hakikat­ten bir izlenimdir.” Bunun için bakmasını ve gör­mesini bilmek gerekir. “Düşü gören ve onu tabir etme yetisine sahip olan” biri olarak yönetme­nin, hakikati imleyen görüntüler dizgesi sunma­sı ve bizim onu algılamamızı ve anlamamızı sağ­layacak sahih bir yol açmasına ihtiyaç var. Kur­gusal atraksiyonların ve dramatik etkinin boyu­tunu alabildiğine derinleştiren müziğin arkasına sığınarak sinema yapan, “sinemayı bir eğlence ve uyuşturma aracı” olarak gören yönetmenle­rin aksine, gerçek zamanın ritmiyle, “rüya örün­tüsü, mecaz ve istiareler yoluyla” bir sinema dili kurmanın sancısını çeken yönetmenlere ihtiya­cımız var. Hakiki manada, sinemanın Doğulu bir sanat olduğunu söyleyen Ahmet Uluçay’ın kas­tettiği şey de bu olmalı diye düşünüyorum. Re­feransları Hz. Süleyman’la Belkıs kıssasına kadar dayandırılan, görüntünün nakli meselesinde, hikmete mebni bir yol olmalı.

Kaplanoğlu, kutsalla bağımızın koptuğun­dan yakınıyor. Bu bağı yeniden kurmadan ger­çek anlamda saadetin mümkün olmadığı­nı vurguluyor. Yusuf Üçlemesi bu bağı kurma­nın yollarını arama çabasını içeriyor kuşku­suz. Sadık Yalsızuçanlar’ın en yetkin referansla­rını Tarkovsky’de bulduğu, hikmeti imleyen bir yakaza hali gibi düşündüğü rüya sinemasının ipuçlarını bu filmlerde de bulmak mümkün bel­ki de. Reha Erdem’in A Ay filminde benzeri çağ­rışımları yakalayan ve bundan pek bir mutluluk duyan Ayşe Şasa, Yusuf Üçlemesi hakkında neler düşünmekte acaba?

Kaynakça:
– Düş, Gerçeklik ve Sinema, S . Yalsızuçanlar, A. Şasa, İ . Kabil. İz Yayıncılık , İst. 1997
– Mühürenmiş Zaman , A. Tarkovsky. Afa Sinema , İst. 1992

Zeliha Üstün – Müsned-i Şihab

Zeliha Üstün – Müsned-i Şihab

Kuzai, hadis derlemesinden olu­şan eserini kendi diliyle şöyle anlatıyor:

“Bu kitabımda, Rasulullah’ın ha­dislerinden duyduğum hikmet, vasiyet, adab, öğüt ve misallerle ilgili, bin kadar cümleyi topladım. Lafızları kısa, manaları kolay anlaşılır olanları tercih ettim. Öğrenmesi külfet­siz, ezberlenmesi kolay olsun diye, hadis lafızla­rının yakınlığına göre eseri bölümlere ayırdım. Kitabın son kısmına da Rasulullah’tan rivayet edilen ‘duaları’ yerleştirdim.”

Hadislerin günümüz Türkçesine tercümesi Ali Akar Bey tarafından yapılmış. Küçük yaşlarımız­dan bu yana ismini sitayiş ile duyduğumuz Ali Bey’i, tercümedeki maharetinden dolayı ayrı­ca tebrik etmeden geçmemek gerek. Eser, her bir hadisin kendi içinde şümullü bir biçimde ele alındığı, ifadelerin özenle seçildiği, kelimelerin bire bir anlamlarını vermekten ziyade hadisleri hayata nasıl adapte edilebileceğine dair ipuçları içeren gayet akıcı bir şekilde, bin güzel ve ebedi kelamdan oluşan rehber bir kitap haline getiril­miş. Sözler yüzyıllar öncesinde söylenmiş değil de bugüne özel, bize has, yanışı ile henüz alev almış yol gösterici meşalelermiş hissi uyandırı­yor satırlar ilerledikçe.

Hassasiyetle seçilmiş hadisleri okurken doğru tercüme edilmiş, açıklamaları günümüz ihtiyaç­ları ve bakış açısı ile yapılmış çalışmaların yaşa­mımızın devamını sağlayan “su” gibi vazgeçil­mez olduğunu, okudukça aslında ne kadar da susadığınızı ve her defasında nasıl da kana kana bu membadan içmek istediğinizin fark ediyor­sunuz. Okudukça, Efendimizin uygulamaları karşısında kimi zaman şaşkınlık, memnuniyet ve tasdik hisleri ile dolu bir sine ile vahalarda dolaşırken, kimi zaman da ilk defa tadına baktı­ğınız tropik bir meyvenin damağınızda bıraktı­ğı aromalı, ferah ve yepyeni tat ile farklı deniz­lere yelken açıyormuşsunuz hissine kapılıyorsu­nuz. Ama illa ki her bir yolculuk bir öncekinden daha geniş ufuklara, daha çok bilinmezlere sü­rüklüyor sizi…

Lakin tüm bilinmezlikler içinde illa ki bilinen gerçekler deniz fenerleri gibi rotanızı çiziyor…

Yolun başı edeb, ille de edeb…

“Allah bir kulunu rezil etmek istediğinde; onu, ilim ve edepten mahrum bırakır.”

“Allah’ım beni sana karşı saygılı olmakla, takvay­la rızıklandır.”

Amin!..

Yaşam için herkesin ayrı bir tarif sunup fark­lı reçeteler hazırladığı bu günlerde ben de Müsned-i Şihab’dan kendi reçetelerimi hazırla­dım zihin panoma tutturmak için…

Yola çıktığım gemide beraber bulunduğum in­sanlar arasında kaptan, bulunduğum yerde li­der olmak istiyorum, diyenlere tüm zamanların önderinden asla değişmeyecek liderlik öğüt­lerini yakaladım önce.

Rabbim bana, “Sözümün zikir, susmamın te­fekkür ve bakışımın da ibretli bir bakış olması­nı emretti. “

“Kim, insanların en soylusu, en üstünü olmak is­terse, Allah’a karşı kulluk bilinci taşıyıp takva­lı olsun.” “Allah için tevazu gösterip alçak gönül­lü olanı Allah yüceltir. O kendisini küçük görür, oysa insanların gözünde büyüktür.”

“İnsanların en kuvvetlisi olmak isteyen, hayat kararlarını Allah’a bırakıp O’na tevekkül etsin.”

“İnsanlara olan saygınız, korkunuz, sizi doğru bildiğiniz gerçekleri yerine getirmekten alıkoy­masın.”

“Bil ki zafer sabır ile ferahlık sıkıntı ile kolaylık da güçlük ile beraberdir. “

“Temkinli hareket etmek, dengeli ve orta yol­lu davranmak, diline sahip olmak, bir şeye araş­tırmadan karar vermeme, Peygamberliğin yirmi altı kısmından birer bölümdür.”

“İlmi yazı ile kaydedin. “

Sosyal Reçeteler…

“İç yüzünü araştırırsan, küsüp terk edersin; in­sanlara mesafeli yaklaş!”

“Öfkelendiğinde sus! “

“Sadakanın en üstünü, güzel konuşularak veri­len dil sadakasıdır. “

“Allah, konuşmasından memnun olmadığı hiç­bir kulun amelini kabul etmez. “

“Sabır, özellikle musibetin, sarsıntının ilk anın­da olmalıdır.”

“Sonunu görmeden, herhangi bir kimsenin uy­gulamaları sizi hayran bırakmasın!”

“Güvenilmek zenginliktir.”

“Danışıp istişare ettikten sonra, kimse zarara uğ­ramaz.”

“Değerli insanın değerini, ancak değerli olan­lar bilir.”

“Geceleyin ibadete kalkması mü’minin şerefi, bütün insanlara karşı ihtiyaçsız davranarak bek­lentisiz olması da mü’minin izzetidir.”

“Gençlerinizin en iyisi yaşlılarınıza benzemeye çalışanıdır, yaşlılarınızın en kötüsü ise gençleri­nize benzemeye çalışanıdır.”

Sağlık Reçeteleri…

“Abdesti eksiksiz, tastamam al ki, ömrün uzasın.”

“Yemek öncesinde elleri yıkamak fakirliği gide­rir, sonrasında yıkamaksa cinnetten korur ve göze sağlık kazandırır.”

“Kim sofradan dökülenleri yerse delilikten, cü­zamdan, deri hastalığından afiyet bulur, korun­muş olur. Onun çocuğu da, çocuğunun çocuğu da korunmuş olur.”

Bu İstikamet Cennete Gider…

“Cennet halkını oluşturanların pek çoğu, fettan­lık düşünmeyen, saf yüreklilerdir.“

“Hayat belirtisi olan her canlıya su vermek se­vaptır.”

“Allah’a imandan sonra en akıllıca iş, insanlara sevgiyle davranmaktır.”

“Kışın tutulan oruç, kolay elde edilmiş bir gani­mettir.”

“Allah hatır gönül gözeten, kolaylık gösteren güler yüzlü kimseleri sever. “

“Sen yerdekilere merhamet et ki göktekiler de sana acısın. “

“Kendine yapılan iyilikleri dile getirmek bir şü­kürdür.”

Ve hepsinin üzerine, her şeyin üzerine…

Son Söz…

“Ben kulumun beklentisine uygun durumda­yım. Kulum beni gündemine alıp zikrettiği süre­ce onun yanında, onunla birlikteyim.”

Vesselam …

Ahmet Gök – Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti

Ahmet Gök – Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti

Abdurrahman Munif, 1933 Am­man doğumlu; 20. yy. Arap romancıları arasında Necip Mahfuz’la beraber ismi çok­ça zikredilen yazarlardan biri­si. Batıda çok daha erken keşfedilmiş olan ya­zar, diğer birçok dünya yazarı gibi Türkçeye de geç girdi. Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti başlığıy­la yayınlanan Munif’in bu eseri yazarın ilk roma­nı. Hukuk alanında lisans eğitimini ve Petrol ko­nulu lisan üstü çalışması ile doktor unvanı al­maya hak kazanmış, Baas Partisinde de aktif si­yasete katılmış olan Abdurrahman Munif; Mısır, Irak, Suriye, Ürdün ve Suud gibi ülkelerde uzun süre ikamet etmiş ve bu coğrafyadaki insanların yaşadığı sorunlara kendi gözüyle şahit olmuş­tur. Teorik bilgisi ve pratikteki tecrübesi seksen­li yılların sonunda bitirdiği başyapıtı, beş ciltlik Mudunu’l-Milh beşlemesinde görülmüştür ya­zarın. Roman yazmaya kırk gibi geç kabul edile­bilecek bir yaşta başlayan Munif bu birikimini; sahip olduğu eğitim, siyaset, zaman ve mekân avantajı ile birleştirince, ilk romanlarda genellik­le çok fazla tesadüf edilmeyen bir başarıya ulaş­tığını görüyoruz.

Roman biri orta yaşlı, taşralı ve eğitimsiz İlyas Nahle ile diğeri genç, şehirli ve eğitimli olan Mansur Abdüsselam üzerine kurulur. Mansur, mübdii Abdurrahman Munif gibi Avrupa’da eği­tim görmüş, sol görüşlü, siyasi düşünceleri se­bebiyle hapse girmiş, fişlenmiş bir karakterdir. Bu süreçte üniversite hocalığı görevi de elinden alınmıştır. Gittikçe kapana sıkışan Mansur için son umut Fransa’daki bir arkeoloji heyetinden aldığı mütercimlik işi teklifi kalmıştır. Arap aydı­nının mevcut kimlik sorunları ve batı dünyasına karşı yaşadığı aşağılık duygusu Mansur karakte­ri üzerinden verilir. Haksızlığa uğramış olan kah­ramanını salt bir savunu içine girmez Abdurrah­man Munif. Mesafeyle yaklaşır ona. Romanın bir diğer ana kahramanı olan İlyas Nahle’ye kar­şı ise daha yakın görünür yazar. İlyas karakteri ülkesinin tarım toplumundan sanayi toplumu­na geçişi ile yaşanan sancılı sürecin bir metaforu gibi çıkar karşımıza. Sömürgeci devletlerin aşı­rı hammadde ihtiyacından dolayı sebze ve mey­ve tarlalarının, ağaçların, bağ ve bahçelerin yeri­ni hızla pamuk tarlaları almaktadır. Babasından kendisine tevarüs eden doğa sevgisi sebebiyle bu yıkım bir trajediye dönüşmektedir kahrama­nın gözünde. Kişisel hırsı yüzünden kendi bah­çesini de bu hızlı değişimde kurban verir. Bir an­lamda varoluş sebebi olan tabiat elinden alın­mış/kaçırmış ve ardı arkası kesilmeyen iş arama macerası başlamıştır İlyas için.

İşte tam da burada; bir heyula gibi üstüne çö­ken memleketinden kaçıp Avrupa’ya gitmek üzere olan Mansur Abdüsselam ile sayısız iş ma­cerasına giren ve en son uğrak olarak kaçakçı­lıkta karar kılan İlyas Nahle’nin bir tren kompar­tımanında tanışmalarıyla başlar. Birkaç saat sü­recek olan bu tren yolculuğunda hayat hakkın­da kesin ve doğru bilgilere sahip olduğunu dü­şünen Mansur Abdüsselam, köylü ve eğitim­siz olan İlyas Nahle‘nin hayat hikâyesini dinle­dikçe kendisini sorgulamaya başlar. Bu taşra­lı kahramanın zorluklar karşısında kaybetmedi­ği özgüven duygusuna, hayata karşı sahip ol­duğu dirence ve eğitimsizliğine rağmen birey ve toplum adına yaptığı çıkarımlara hayran ka­lır. İlyas’ın muhatap kaldığı büyük sorunlar ade­ta gücünü artırmıştır. Romanın birinci bölümü, İlyas’ın kaçak eşyaları satmak üzere sınırda tren­den inmesiyle sona erer.

Mansur, vatanını terk etmenin verdiği vicdan azabı duygusu ve İlyas’ın da ayrılmasıyla bera­ber büyük bir yalnızlık duygusuna kapılır. Bu tu­haf yol arkadaşıyla geçirdiği iki üç saat, otuz beş yıllık ömrünün muhasebesini yapmaya sevk eder kendisini. Bir anlamda varlık sebebi olan, uğruna hapse girdiği, işkence gördüğü, savaşa katıldığı memleketini bırakıp gitmek konusun­da gelgitli düşüncelere kapılır. Romanın ikin­ci bölümünün neredeyse tamamı Mansur’un içi konuşmalarıyla geçer. Kahramanın çocukluğu, ilk gençlik yılları, babasız büyümesi, kadınlarla olan dengesiz ilişkileri romanın bu bölümünde uzun uzun anlatılır. Okuyucuyu sıkmak isteme­yen Munif, Mansur’un Avrupa tecrübesini roma­nın sonuna eklediği günlük aracılığıyla verir. Ne olduğunu tam olarak bilmediği bir Doğu-Batı sentezine inanan Mansur Abdüsselam’ın aksine yazar Abdurrahman Munif negatif bir tablo çiz­miştir kahramanına. Mansur Avrupa’da altı ayı tamamlamadan bir hayal kırıklığına uğramıştır. Batılı insanın kendini beğenmişliği, ötekine kar­şı sahip olduğu duyarsızlığı, duygusuzluğu se­bep olmuştur bu hayal kırıklığına. Mansur, bera­ber birçok faaliyetlerde bulunduğu yakın arka­daşı Merzuk’un öldürülüşü haberiyle yavaş ya­vaş kaybettiği akıl sağlığı iyice bozulur ve ayna­daki suretine ateş etmesinin ardından akıl has­tanesine kaldırılır.

Bu trajik son başından itibaren içinde çok faz­la ışık barındırmayan bir roman için çok şaşır­tıcı değildir aslında. 19. Yüzyıldan itibaren böl­ge coğrafyasında dengelerin güç değiştirme­si ile beraber batılı devletlerce başlatılan ve gü­nümüze kadar devam eden sistematik sömürü düzeni romanın temel konularından birini teşkil eder. Birinci Dünya savaşı öncesi, İki dünya sa­vaşı arası ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında ya­şanan, hüsrandır Araplar için. 1948’de kurulan İsrail Devleti, Arap-İsrail savaşlarının sonuçları, başkahraman Mansur Abdüsselam’ın ağzından şu kelimelerin dökülmesine sebep olur:

“Bir kez yenilmemizi anlıyorum. Yüz kez yenilme­mizi anlıyorum. Ama anlamadığım bir şey var, o da yenilgimizi zafer saymamız” (s. 282).

Sahip olduklarıyla değil ama kaybettikleriy­le birbirine çok benzeyen bu iki kahramanın hikâyesi taşralı ve şehirli Arap yığınlarının ger­çekçi bir tezahürü gibidir. İyi veya kötü pek çok insan portresine zaman zaman yer verilir ro­manda. Arap toplumunun geçtiğimiz yüzyılda­ki bilinçaltı, ifşa edilmeden sezdirilir okuyucuya. Buna mukabil Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti eseri ile Abdurrahman Munif’in, roman sanatının ha­yata ayna olma özelliğini genel anlamda kullan­dığını söyleyebiliriz.

Gökçe Özder – Edebiyat ve Siyasete Marksist Yaklaşımlar

Gökçe Özder – Edebiyat ve Siyasete Marksist Yaklaşımlar

Yaşayan en önemli marksist eleş­tirmen olarak kabul edilen Terry Eagleton, geçtiğimiz ka­sım ayında Devrimci Sosya­list İşçi Partisinin düzenledi­ği Marksizm 2012 (güz) toplantılarına katılmak üzere İstanbul’a geldi. “Marks Neden Haklıy­dı?” ve “Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi” başlık­lı iki sunum yapması beklenen yazar, her ne ka­dar “Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi” başlıklı su­numunda konuya ilişkin konuş(a)masa da izle­yenlere din-kültür algısı üzerine zevkli bir bildiri sundu. Sunumuyla aynı adı taşıyan ve 1976 tari­hinde yayımlanan kitabı, ‘biraz’ geç de olsa Türk­çeye 2012 yılında İletişim Yayınları tarafından çevrildi. 100 sayfalık bu ince kitap, marksist ede­biyat eleştirisinin sadece belli temel noktalarına değinmekle yetinse de içeriğiyle okuyucuyu do­yurmayı başarıyor.

Dört bölümden oluşan kitap, dört temel so­run etrafında şekilleniyor. Bunlarla birlikte kita­bın 2002’de yazılmış ikinci baskıya ön sözü bizi diğer bir sorunla daha karşı karşıya bırakıyor: Marksizmin etkilerinin kısmen devam ettiği bir dönemde ilk baskısını yapan kitabın 2002’de ya­pılan ikinci baskısına dek, değişen dünya siya­seti elbette ki kitabın güncelliğini sorgulama­mıza sebep oluyor. Yani marksizmin pek çokla­rına göre öldüğünü söylersek, marksist edebi­yat eleştirisi salt tarihsel bir çaba olarak mı kala­caktır? Eagleton ön sözünde işte bu soruya ce­vap arıyor ve “öldü” gözüyle bakılan Marx’ın gö­rüşünün bir buçuk yüzyıl sonra bile son kullan­ma tarihine yaklaşmaktan çok uzak olacağı so­nucuna varıyor.

“Edebiyat ve Tarih” başlıklı ilk bölümde Eagleton öncelikle Marx ve Engels’ın edebiyatla olan iliş­kisini sorguluyor. Bu noktada siyaset ve ekono­mi yazılarıyla tanınan bu iki öncü figürün ede­biyatla aslında bire bir ilişki içerisinde olduğu­nu görüyoruz. Eagleton’ın sorguladığı bir diğer husussa marksist eleştirinin ne olduğu ve ne ol­madığı sorusu. Bilinen algının dışında mark­sist eleştirinin “edebiyat toplumbilim”den çok daha fazlası olduğunu açıklıyor yazar. Birinci bö­lümün temel sorunu ise ideolojilerin edebiya­tın/sanatın neresinde olduğu. Bu noktada ide­olojik içerikten tamamen yoksun bir sanat ese­rinin olamayacağını peşinen kabul eden Eagle­ton, temelde iki karşıt görüş çerçevesinde sana­tın ideolojiyle bağlantısının “ne” olduğunu sor­guluyor.

Kitabın “Biçim ve İçerik” başlıklı ikinci bölümün­de adından da anlaşılacağı üzere Georg Lukács ve Fredric Jameson’ın da üzerinde çok fazla kafa yordukları biçim ve içeriğin, ideolojinin uyumu, uyumsuzluğu sorunsalı ele alınıyor. Eagleton; Lukács, Goldmann ve Pierre Macherey’in görüş­leri çerçevesinde ideoloji ile biçim arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Tabii bu sorgulamada edebi­yat eleştirisi ve eleştirmenin de konumu, bu gö­rüşler çerçevesinde ortaya konuyor.

“Yazar ve Bağlanma” başlıklı üçüncü bölüm pro­leteryanın sanatın neresinde olduğunu sorgu­layarak meseleyi daha da özele indirgiyor. Eag­leton bu soruya cevap bulmak üzere öncelikle Lenin ve Troçki’nin görüşlerini ortaya koyuyor. Sonrasındaysa meselenin esas noktasından sos­yalist gerçekçilik öğretisinin kaynağı olarak gö­rülen Marx ve Engels’ın görüşlerinden bahsedi­yor. Fakat bundan önce bir hatayı düzeltme ih­tiyacı duyuyor. Sosyalist gerçekçiliğin asıl taşı­yıcılarının Belinski, Çernişevski ve Dobrolyubov olduğunu belirten Eagleton, öncelikle bunla­rın proleterya ve sanat ilişkisine bakışına açıklık getiriyor. Eagleton’ın bu bölümde ele aldığı bir başka alt sorun ise sosyalist gerçekçilik ile yan­sıtmacı kuramın birbirinden ayrılan ve birbiriy­le benzeşen noktalarının neler olduğu. İngiliz marksizminin edebi bağlanmaya bakışının orta­ya konduğu son alt başlık ise bölümün son so­rununu açığa çıkarıyor.

Dördüncü ve son bölüm belki de kitabın en ilgi çekici kısmını oluştruyor. Bu bölümde edebiya­tın estetik ya da toplumsal konumu bir tarafa bırakılarak, sanat eserine meta ya da ürün ola­rak bakılıyor. Marksist görüş çerçevesinde yaza­ra “işçi” ürününeyse “meta” olarak bakılması şa­şırtıcı değil. Peki edebi yapıtın üretim ilişkile­ri içindeki konumu ne? Bu soruya Walter Benja­min bağlamında cevap arayan Eagleton konuyu Brecht’in epik tiyatrosuna bağlıyor. Bu bağlam­da sosyalist gerçekçiliğin yeniden ortaya kon­duğunu görüyoruz.

Kitabın birinci baskıya önsözünde “İdeoloji­leri anlamak, aynı anda hem geçmişi hem de şimdiyi derinlemesine kavramaktır ve böy­lesi bir kavrayış özgürleşmemize katkı ya­par.” (9) diyen Eagleton kitabı şu sözlerle biti­riyor: “Marksist eleştiri, yalnızca Kayıp Cennet ya da Middlemarch’ı yorumlamak için alterna­tif bir teknik değildir. Baskıdan kurtuluşumu­zun bir parçasıdır ve işte bu nedenle de bir ki­tap boyunca tartışmaya değerdir.” (92) Bu cüm­leler Eagleton’ın bu kitabı salt marksist edebiyat eleştirisini açıklamak için yazmadığını açıkça or­taya koyuyor. Bu incecik kitap sadece bir edebi­yat kuramı kitabı olarak okunmamalı. Aynı za­manda marksist siyaset bağlamında da önemli bir fikir kitabı olarak görülmeli. Kitap her iki açı­dan da kısa fakat doyurucu bilgiler içermesi ba­kımından önemli bir başvuru kaynağı.

Abdullah Harmancı – İnce İnsanlar

Abdullah Harmancı – İnce İnsanlar

Ahmet Aka’yı ne zaman tanıdım? İlk karşılaşma nasıl oldu? Ne­ler söyledik birbirimize? Bunu hatırlamıyorum. Ama Ahmet Aka’nın Merhaba gazetesinin eski versiyonu olan Türkiye’de Yarın’da şiirler ya­yınladığını hatırlıyorum. Tanışmadan önce ünü­nü duymuştum. 1990 yılında Merhaba kuruldu ve mesela Hakan Albayrak bu gazetede bir süre çalışmıştı. (Gazete gözümüzde ne kadar büyü­müştü!)

Konya İmam Hatip’te okuyoruz. Milli Gençlik Vakfı Sayha adında bir dergi çıkartıyor. Bu dergi­de şiirler yayınlıyorum. Şimdi Karaman’da yaşa­yan Hasan Erkan’la, Kayseri’de yaşayan Kani Çı­nar ağabeyler bizi gayretlendiriyorlar. Mesela Kani Çınar’ın bana İsmet Özel okuyup okumadı­ğımı sorduğunu hatırlıyorum. Bir süre Erbain’le gezdiğimi. Kendimi önemli bir adam gibi hisse­diyordum. İşte bu günlerde, Ahmet Aka hayatı­ma girdi. Artık şimdiki belediye binasına bakan büyük bir apartmanın üst katlarındaki Merha­ba bürosuna sık sık gitmeye başlıyorum. Ahmet Aka’nın odasında olmak; şiir, öykü, roman ko­nuşmak, çay içmek, heyecanlarımızı anlamayan ve bilmeyen dış dünyadan biraz olsun kaçabil­mek, bir sığınak bulabilmek anlamlarına geliyor. Uzun seneler böyle devam diyor. Zaman zaman Merhaba’da bir şeyler yayınlıyorum. Şiir, eleştiri yazıları yazıyorum.

Derken üniversite zamanı geliyor. Üç ay kadar Merhaba gazetesinde “Cumartesi Edebiyat” baş­lıklı bir sanat sayfası çıkarıyoruz. Bu ismi sanı­rım Mehmet Harmancı öneriyor. Demek ki 19, 20 yaşlarındayım. 1992, 93, 94… seneleri. 1996 sonrasında, öğretmenlik sebebiyle Konya’dan uzaklaşıyorum. Aka’nın Eylül macerası da o gün­lere denk geliyor. Ahmet Aka demek, kitap, ga­zete, dergi çıkarma planları yapan adam de­mektir. Bütün bu planlar beni de heyecanlandı­ rıyor. Eylül’ün bazı sayılarında çok hüzünlü de­nemeler kaleme aldığımı hatırlıyorum. Hepsi var arşivimde. Ama o arşivi açacak ve dergi, ga­zete sayfaları arasında gezinecek mecalim yok. Bunun ruhuma verdiği ıstırabı bilemezsiniz. Eski dergi sayfalarını karıştırmak ruhuma derin bir acı veriyor. Evet. Bildik duygu. “Geçiyor olmak”. Yakıcı bir şey. Sevgili Mehmet Ali Köseoğlu, Ah­met Aka ve ben, bir yerlerde oturup Eylül dergi­si için planlar yapıyoruz. Sonra ben Konya’dan uzaklaşıyorum. Döndüğümde Mehmet Ali’nin sitem ettiğini hatırlıyorum. “Hani bize destek ve­recektin?” edasıyla…

Seneler akıp gidiyor. Ahmet Aka çalıştığı gaze­teleri değiştiriyor. Benim Ahmet Aka’yı ziyaret yerlerim değişiyor sadece. Konularımız, esprile­rimiz, meselelerimiz, dertlerimiz pek değişmi­yor. Derken -benim itirazlarıma rağmen- gazete­ciliği bırakıp matbaa kuruyor. Şimdi matbaasın­da ziyaret ediyorum onu. Sonunda elime bir ki­tap tutuşturuyor. Ahmet Aka’nın son kitabı: İnce Düşler. 2012’de Çimke Yayınları’ndan çıkmış. Aka’nın kendi yayınevi.

İnce Düşler’i açıp okumaya başladığım andan itibaren, geride kalan çeyrek asır geçiyor göz­lerimin önünden. İlk kitabını 1990’da yayınla­mış Ahmet Aka. Dört şiir kitabı, bir de romanı var. İnce Düşler, onun altıncı kitabı. Kitabın türü için ne diyeceğiz? Şiirlerle şiirsel düzyazılarını bir arada toplamış, diyorum ben. Kitabın başın­da yer alan şiirsel düzyazılar bir bütünlük içeri­yorlar. Kitaptaki şiirlerin bir bölümü de bu şiirsel düzyazı örnekleriyle uyum içinde. Ancak şiirle­rin diğer bölümü için bu bütünselliğe uydukla­rını söylemek zor.

Aslında şehir üstüne düşünen, şehri yazılarına, incelemelerine konu edinen akademisyenler için, yazarlar için önemli ipuçları barındırıyor ki­taptaki “mensure” de denebilecek bu şiirsel düz­yazılar. Hemen bütün yazılarda şehre seslenili­yor. Ahmet Aka metinlerinin tipik özelliğinin yo­ğun duygusallık ve aynı şekilde yoğun karam­sarlık olduğunu hatırlayacak olursak, bu yazılar da tipik Ahmet Aka metinleri. Karamsarlıklarının altında gerek yazarın kendi mizacından getirdi­ği genetik refleksler gerekse modernleşen, be­tonlaşan, ruhunu yitiren, öz yapısına uygun ol­mayan bir biçimde yenileştirilen Konya’ya duyu­lan üzüntü var.

Bu yazılar genel anlamda bir ağıt. Modernle­şen Konya’ya ağıt. Buradaki trajik unsuru daha da trajikleştiren, yazıların boğazımıza bir dü­ğüm olup durmasına sebep olan şey, Aka’nın Konya’yı bir şair gibi, bir dost gibi, bir yaren gibi seviyor olması. Bakın ne diyor: “İçimdeki şehir büyüyor. Büyüyor içimdeki sevinç. Karatay ne kadar da güzel Allah’ım. Mevlana ne kadar da hoş. Işık böcekleri gibi toplandık burada. Ey şe­hir! Ey en güzel insanlar memleketi! Araplar, Se­dirler, Ellezin Kavakları ey… Türbe önünde fay­tonlar yutan şehir. Samanpazarı’nda yaşlı dün­ya çocukları… Ladik halısında ilmik olan ip. Kayalıpark’ta simit satan Cevahir…”

Bir şehri böylesine sevince, onun hızla betonlaş­ması, öz ruhundan uzaklaşması da Aka’nın acı ve acıklı şeyler söylemesine, eleştirilerini “kahr”a dönüştürmesine sebep oluyor. İşte kitapta yer alan şiirlerin de tam da buradan başlaması gere­kirdi. Dolayısıyla şiirlerle mensurelerin bir dosya bütünlüğüne sahip olmalarını beklerdik. Bazı şi­irler dışında bu bütünleşme sağlanmamış. “Sen Konya Olsan” şiiri ise, bu bütünlüğü tam olarak sağlamış şiirlerden. Ahmet, bu kitabında eski şi­irlerine de yer vermiş. O sebeple, zaman zaman Necip Fazıl kokan heceli şiirlere, zaman zaman içinde bir İslam devrimcisinin genç ruhunun depreştiği delişmen şiirlere rastlıyoruz.

Ahmet Aka, benim için, Konya’yı Konya yapan birkaç kişiden biridir. Çok duygusaldır. Kırılgan­dır. Biraz alıngandır. Gani gönüllüdür. Seni Ne İhtiyarlattı’nın ilk öyküsünü ona ithaf etmiştim. Öykü dikkatle okunursa, neden ona ithaf edildi­ği anlaşılacaktır. Vesselam!

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Cevelânnâme

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Cevelânnâme

Der Beyân-ı Evsâf-ı Belde-i Sögüd

Hakîr bundan akdem Ertuğrul Gâzî sultânımızun türbe-i pâkinden vü ânın kitâbe vü şâhideleründen hikâyet eylemiş idim. İmdi ol türbe ziyâretinden sonra rüşdî Hâce birle Sögüd’deki sâir âsâr-ı atîkayı zâir olduk kim andan bahsitmek lâzımdır.

Türbeden çıkdıkda hemân tür­be eyninde Namlı nâm bir “otel” vü ânın met‘amı durur. Bu “otel” ecnebî lisânından bir lafız olub cümle elsine-i Evropa’da yek te­laffuz vü yek lafız isti‘mâl olunur. İş bu otel deyû zebân-zed mebniye bir nevî muâsır müsâfirhâne vü kervansaraydır. Ammâ ve lâkin anda iâşe vü ibâte vü it‘âm küllen ücretli olub aslâ hiçbir hizmet fî sebîlillâh değildir. Yani kim cümle Frengistân işi, Türklükten berî bir hâldir. Çünkim müselmânlıkda müsâfir nezd-i Hudâ’dan konukdur. Cümle âbâ ü ecdâdımız tâ bundan bir asır mukaddeme değin hân ü ker­vansaraylar inşâ idip âyende vü râvendeye hiz­met ü ihsânı taabbüd bilmiş âdemlerdir. Hattâ anlarda müsâfiret idip konuklananlara hîn-i fir­katde ciblerine akça dahî vaz‘ idilir, âna da “diş kirası” tesmiye olunurdu. Vü lâkin kavm-i necîb-i Etrâk, Freng’e taklîd idüb kefere ü fecereye te­şebbüh itmeğe mâil olunca cümle nâsın ef‘âl ü a‘mâli menfaatü akçeye vü dînâr ü derâhim hat­rına müteveccih boldu. Hal böyle olıcak cüm­le hayrât işleri akçe mukâbilinde idilir oldu. Cenâb-ı Yezdân ol eyyâmı geri getürsin, âmîn…

Şiir:

Bir hastaya vardın ise, bir içim su virdün ise;
Yarın anda karşı gele, Hak şerâbın içmiş gibi.
Bir miskini gördün ise, bir eskice virdün ise;
Yarın anda karşı gele, hülle donun biçmiş gibi.

Sâbikuzzikr otelin harîminde “Namlı Osman­lı Matbahı” nâm bir de met‘am durur kim ânın et‘imesi cümle Osmânî Türk taamıdur. Ol otel vü met‘am Sögüd’de olmağın akça mukâbili hiz­met eylese dahî emsâline nisbetle ziyâde mu­rahhas olub, dü-nefer âdemoğlunun taâmın nefer-i ferde ikrâm idib mukâbilinde yigirmi akçe-i Tayyibî ücret alırlar. Ol beldenin âdemleri ziyâde mükrim olub ol met‘amda ol ücrete Hünkârbeğendi, Güvec-i Osmânî, Nurbânû usûl decâc, Balaban köfte, Sultan çorba, Pirincî pi­lav dâhil olub, ânın maiyyetünde dahî şerbet-i Osmânî, cümle fevâkih, halviyyât-ı Sultânî, cüm­le şerbetler, komposto, salata vü zeyt yağlı cüm­le taamlar, meşrûbât, iftâriyyeler, “sos” tesmi­ye olunan nâdîde terkibler dahî bi-lâ tahdîd ü bi-lâ ücret ikrâm bâbındandır. “Dü-nefer taâmı yek-nefere ikrâm idilir” didük ammâ ol dü-nefer âdem taâmıyla düvâz-deh neferin iftâr idüb te­şebbu‘ bulması mukadderdür. Çün ahâli-i Sö­güd ol mertebe mükrimdir, cümle ehl-i ihsân ü eltâfdır. Vü lâkin ol cümle ta‘dâd itdüğimiz taâmlar iftârı bekler… Dîdemiz âna düşürüb aklımız anda bırağub, sâim olmağın merkez-i Sögüd’e revân olduk. Beldenin merkezi ol otel vü matbaha iki ok atımlık ezâsız bir yoldur.

Beldenin meskûnâtının hemân medhalin­de cihet-i yesârîde âdemi istikbâl eyleyen evvel binâ, bin üç yüz yigirmi üç senesin­de padişâhımız efendimiz rüknü’l-İslâm ve’l- Müslimîn, halîfe-i rû-yi zemîn Hamîd Hân-ı sâni –meddallâhü zılleh ve a‘tâhü firdevsehû kül­leh- ahdinde inşâ buyrulan mekteb-i i‘dâdîdir. Ol mebniye elyevm kütübhâne olmağla hâdımdir. Hemân ânın yigirmi arşun kurbünde mukâbeleten bin üç yüz yigirmi beşde münşâ Hamîdiyye Câmii durur kim kezâ Hamîd-i sâni eseri olub alâ elsine-i nâs Çifte Minâreli Câmi deyû zebân-zeddir. Ol câmi-i şerîf mi‘mârî-yi Frengî’de vü tarz-ı Barok’dadır. Ol tarz Ahmed-i sâlis efendimüz rûzigârundan beri şöhret bu­lub teveccüh görmüşdür. Âna niçün Barok dir­ler? Mâlûmdur kim kavm-i necîb-i Etrâk ziyâde surh ü sası vü ücâc bir nesne yâhut meşrûbe ekl yâ şürbeyledikde lisân ü fem ü avurdların aldı­ğı hâl-i meyhûşu “ağzım buruldu” deyû söyler­ler. İş bu tavır dahî ehl-i İslâm’ın vü ashâb-ı rik­katin zevk ü nazarın burduğundan âna “bu­ruk” tesmiye olunmuş, ba‘dehû ol lafız inhirâf bulub “barok” deyû ayıtmışlardır. Hattâ ol la­fız “Ham-buruk, Satarız-buruk” nev‘inden nice Frengistân beldelerine isim olmuşdur. Elsine-i selâse ulemâsı dahî ol îzâhı takrîr iderler. Ol çif­te minâreli Hamîdiyye Câmii yemîn ü yesâr kenârında çifter sağır pencere olub, takrîbî on arşun kuturında yek kubbe murabbaa bir binâ olub kubbesinde çâr pencere bulunur vü ziyâde ziyâlıdır. Minber ü kürsîsi dahî Hamîd-i sânî ah­dinden bakıyye ahşabdan olup câmiin çârkenâr-ı taşrası Bilecik vü İznik işi çinilerle müzey­yendir. Ol mescidde rek‘ateynle tahiyye-i mes­cid eyleyüb eslâfımıza duâda bulunub teberrük niyâz itdik. Câmi vü mekteb-i i‘dâdî ilen müsel­les eyleyen bir de kadîm eytâmhâne durur kim elyevm âtıldır. İmdi ol üç âsâr dahî bânîsi hat­riçün Hamîdiyye Câmii, Hamîdiyye İ‘dâdîsi vü Hamîdiyye Dâru’l-eytâmı deyû yâd idilir.

İşbu ziyâretden sonra beldenin yukarı kısmı­na revân olub meydanda bir sebil bulduk. Ol bu sebîl seng-i hârâdan mâmûl begâyet zarîf bir çeşme olub ol dahî alâ elsine-i nâs Kâimmakâm Çeşmesi deyû müsemmâdır. Çün ânı Sultan Mehemmed-i Hâmis Reşâd efendimüz ahdin­de kâimmakâm Saîd Beg beldeye hedâye ey­lemişdir. Sa‘yi meşkûr olsun, âmîn… Ol çeş­me de murabba olub Kütâhî çinilerle müzeyyen sâkî-i enâm, menba-ı inâyet bir hayrâtdır. Çün eslâfımız “efdalü’l-hayr sakyü’l-mâ’ “ fehvâsınca âmil idi. Hemân çeşmenin ardında Çelebi Sul­tan Mehemmed Camii şerîfi vardır kim evve­len Çelebi Mehemmed Efendimizün inşâ itdür­diği ol bu mescid-i Cuma Hamîd-i Sânî efendi­miz ahdinde tecdîden inşâ buyrulmış, Yunan işgâlinde harâb idilen câmi-i şerîf bilâhare ta‘mîr buyrulmışdır. Ol eser-i azîmde “ehade aşera kev­keben ve’ş-şemse ve’l-kamer” misillû yek azîm kubbe vü onbir sağîr kubbe vü yek-minâre bu­lunur. Ânı diger câmilerden tefrik iden husûs ise kubbe-i azîminin alem yerinde harîmi tenvîr iden zarîf penceresi olmaklığı vü mahfel-i nisâda duran pencerelerin birinde hatt-ı sülüs celîsi ilen “Yâ Hazret-i Bilâl Habeşî –raziyallâhü anhü-“ yek-digerinde “[İbn] Ümm-i Mektûm” muharrer olmaklığıdır. Ömereyn ü Hateneyn ü Haseneyn’in esmâı ise zâten muharrerdür. İmdi anda muharrer isimler şöyle olur kim: Çâr yâr-ı güzîn, Haseneyn ü müezzineyn-i Resûl. Ol câmi müstatîl olup ziyâde vâsî vü yek-vakitte kan­deyse hezâr Müslim anda musallî olmak müm­kindir. Cenâb-ı lem yezel mahâfilinden salavâtı, kürsîsinden nush ü pend ü duâyı, minberinden hamdele vü salveleyü, mihrâbından kıyâm ü tekbîr ü havkaleyi noksân itmesin, âmin…

Salât-ı vüstâyı anda edâ eyledikden sonra câmi-i şerîfin onbeş arşun cihet-i garbîsinde pek latîf bir çardak durur kim âna dahî Karakeçili vü Sa­rıkeçili bağçesi dinür. Bu belde-i Sögüd’de bir âsâr-ı atîka müzesi latîf ü zarîf bir binâ olub bi-lâ ücret ziyâret idilir. Anda sancak-ı şerîf, melâbis-i mahalliye vü sâir eşyâ vü âsâr ma‘rûz idilir. Hakîr ol gün iftâra Bilecik’e vâsıl olalım deyu yola revân olub Namlı nâm matbah-ı Osmânî’nin taâmların dahî başka vakt tadarız diyib belde­den duâ vü niyâzlarla hurûc idip cümle evliyâ vü selâtîn ü şehîdânun ervâhına fâtihâlar ihsân eyledük. Bilecik’de neler bulduk, andan Burûse’ye nice seyâhat idib anda neler gördük ânı da başka vakıt hikâyet ideriz vesselâm.

Şiir-i müşebbeh:

Zâira! Şânımız “innâ seyyernâ”,
Seyyâh-ı hayrânı serserî sanma;
Biz kılı kırk yarar kâmiliz ammâ;
Pîrim Edebâlî’nın fukarâsıyuz…
Cevelânnâme-i Ziyâ

15 Remezân 1433
Söğüd Kışlağı, Bilecik

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık

DergilerdenNot

OrtadaKarışık’ın “DergilerdenNot” bölümünde okuduğumuz dergileri değerlendirmeye çalışa­cağız. İlk konuklarımız: Natama ve Karagöz.

Natama Sayı:1

Natama Dergisi ilk sayısıyla okurla buluştu. İddi­alı da bir çıkış yaptı. İlk sayısında Kürt meselesi ile ilgili bir dosya hazırlayan Natama tüm ezilen­lerin, dışlananların yanında duracak mı, yoksa belli kitleleri mi arkalayacak, yani bir vicdan mı olacak, yoksa bir ideoloji mi sergileyecek, bunu zaman gösterecek. Bu arada “vicdan nedir?” so­rusuna en güzel yanıtı Tolstoy’un verdiğini de buraya not düşelim. Derginin içinde genç şair­lere çokça yer verilmesi dergi adına bir artı. Tam bu noktada “genç şair” tanımı üzerinde de dü­şünürsek… Genç şairler ikiye ayrılır: 1.si eski şi­iri devam ettiren genç şairler, 2.si modern şii­rin farkında olan genç şairler. Natama’da mo­dern şiirin farkında olan gençlere rastlıyoruz ve buna seviniyoruz. Hayriye Ünal’ın orta sınıf ve şiir ilişkisini irdelediği yazı dikkate değer. Şiir be­ğenisinin sosyo-ekonomik bir değerlendirme­si bu yazı. Aynı konuya “Kahramanın Dönüşü” isimli kitabında Hakan Şarkdemir de değinmişti. Natama’nın diğer artısı “sanat ve kuram” yazıları, akademik ciddiyetle kaleme alınan Burak Deli­er imzalı “Başka bir otosansür mümkün!” ve “Ba­rış Acar imzalı “Sanat yoktur, yalnızca ‘avangart’ vardır” yazıları birikimli yazılardı. Son olarak Bü­lent Usta’nın yazısından bir alıntıyla bitirelim: “Barthes’in tabiriyle ‘anti-entelektüalizm (her za­man ırkçılıkla, faşizmle birliktedir).” Natama’ya uzun ömürler diliyoruz.

Karagöz Sayı:21

Karagöz her daim takip ettiğimiz nitelikli bir edebiyat dergisi, fakat gündemde hak ettiği yeri pek bulamadığı kanaatindeyim. Bu duru­mu Karagöz’ün hem 3 aylık periyoduna hem de sosyal medyayı yeterince kullanmamasına bağ­lıyorum. Gelelim 21. sayıya… Serkan Işın’ın “Mu­hafazakar Sanat Manifestosu Hakkında” yazı­sı okunmaya değer. Osman Özbahçe “Şiir Ejde­ri” yazısında modern şiirde imge ve bilinç akı­şını inceliyor. Yazı özetle; Emre Öztürk’ün imge kullanımı ve Enes Özel’in bilinç akışı kullanımı­nı kanıtlarıyla bize sunuyor. Şiir eleştirmenle­rinin genç şairlerin şiirleri hakkında yazmala­rı bizi sevindiriyor, bunu önemsiyoruz. Özbah­çe demişken Aşkar Dergisi’nin 24. sayısının “Os­man Özbahçe” dosyasıyla çıktığını da buradan duyuralım. Aşkar demişken de birkaç kelam et­mek isteriz. Sivas’tan çıkan Aşkar’ı görünce ak­lımdan hep şu geçiyor: Taşra, taşralığını çoktan aştı merkezleşiyor, merkez, yani İstanbul men­şeili çoğu dergi ise taşralaşmakta inat ediyor… Karagöz’e ve Aşkar’a bol okurlu günler diliyoruz.

KitapŞiir

 

“KitapŞiir” bölümünde okuduğumuz kitaplar­dan/şiir kitaplarından bölümler, dizeler paylaşa­cağız. Özellikle yeni çıkan kitaplara yer vermek istiyoruz burada. İlk konuklarımız şairler oluyor: Nazmi Cihan Beken ve Özgür Ballı… İki şaire de başarılar diliyoruz.

“yer vermediğim yaşlı gibi başımda duruyor ha­yat”

“neden tersten okununca neden mesela?”

ZihinEsmesi

1-müslüman kişi depresyona girmez diyorlar, gülüyorum buna.

2-hapishanelerin yüzde kaçını ateistler oluştu­ruyor? bu sorunun cevabını merak ediyorum.

3-şiddete karşı şiddetin tek doğru uygulayıcı­sı “dexter” gibi geliyor bana, asla mermi kullan­maz ve bir sezonda 12 bölüm, yani şiddete karşı “kurmaca şiddet”.

4-şairi diğer şairlerden ayıran temel unsur: dil karşısındaki tutumudur. dil içindeki tutumu mu demeliydim yoksa?

5-modern şiirle modernizme savaş açmak, il­ginç deneme!

Ci – Nazmi Cihan Beken – Dedalus Yayınları

“Yerleşik hayatımın erdemlerine / Yolda da bağ­lı kaldım”

“Senin insan arkadaşların vardı / Sanatın saf ne­şesinden çıkarıp çıkarıp / Alırdın o resmi”

“Kuzey kutbunun sınırlarını düşünürken ağlamı­yorum”

“Bir insanı alıp en ince damarlarına kadar incele­dik / Anlamın bulunmaması / Suyu olağanüstü bir şekilde berraklaştırdı”

“Gerçekliğimi resmi yazı ile bildiriyorum / Sıfır­yedi uç kutusunun alt kısmındaki delik gibi”

“Düşüncelerimi güneşler ve uykusuzluklar ha­linde söylüyordum”

İronika – Özgür Ballı – Ebabil Yayıncılık

“bu şiiri size HD kalitesiyle…”

“-fakirlerin karısına eş denmez elbet-”

“babam uzak bir masaldan ekmek almaya gitti”

“bir vazgeçişti kelebek olmak / belki de en gü­zel intihar.”

Necip Tosun – Mutsuz Kadın Hâlleri: Cihan Aktaş Öyküleri

Necip Tosun – Mutsuz Kadın Hâlleri: Cihan Aktaş Öyküleri

12 Eylül 1980 müdahalesi sonra­sı Türk siyasi ve düşünce ha­yatında yaşanan kültürel, top­lumsal, siyasal hareketler için­deki en dikkat çekici eğilim “kadın” olgusunun tartışılmaya başlanmasıydı. Bu tartışmaların merkezinde kadının gelenek­sel fonksiyonunun (mutfak, çamaşır, çocuk bakı­mı, kocaya sadakat vbg.) ve toplumsal hayatta­ki yerinin sorgulanması yer aldı. Kadın hareket­leri kadının toplum içindeki yerini genişletmeyi, erkeklerle eşit haklarının tanınmasını sağlamayı amaçlıyordu. Ne var ki ülkemizde her şeyde ol­duğu gibi kadın hareketinde de çeşitli ayrışma­lar yaşandı. Bu farklı yorumlar, anlayışlar içeri­sinde en önemli kesim dindar kadın hareketiydi. Üniversitelerdeki türban konusuyla ivme kaza­nan bu kadın hareketiyle pek çok geleneksel ka­dın fonksiyonu tartışılmaya başlandı. Dindar ka­dının sosyal yaşamda ne gibi rolü olabilirdi, gö­revi sadece çocuk doğurmak ve mutfak mıydı? Kuşkusuz bu tartışmaların ve yaşanan toplum­sal olayların edebî eserlere yansıması kaçınıl­mazdı. Öyle de oldu. Özellikle Cihan Aktaş, Fat­ma Barbarosoğlu, Yıldız Ramazanoğlu öyküle­riyle bu tartışmalarda yer aldılar.

Cihan Aktaş (1960) ilk dönem öykülerinde inançlı insanların dünyasına eğilir ve başörtülü kadınların hayatta var olma mücadelelerini an­latır. Eşyayı, olayları, dünyayı inanç penceresin­den yorumlayan kahramanlarının bu seçimleri­nin neye mal olduğu, dönemsel tanıklıklar, gün­cel olaylar ve tartışmalar ışığında örneklenir. Ya­pılan hatalar, gelinen çıkmaz yollar ve doğru­larla gerçekler arasında kalışlar öykülerde iş­lenir. Ne var ki tüm bu olaylar, durumlar daha çok kadınların penceresinden, onların dünya­sında yorumlanır. Dava odaklı hayatın kadınla­ra yansımaları öne çıkarılır. Özellikle evlilik ku­rumu odak alınarak inanç/dava ekseninde yapı­lan evliliklerin, bu ortak inanç zemininin kaybol­ması ya da farklı yorumlanmasıyla birlikte na­sıl dağıldığı ve bu durumdan da en fazla kadı­nın zarar gördüğü temellendirilir. Bu anlamda kadının yalnızlaşma serüveni öykülerde hep ba­şat temadır. Kadının kıstırılmışlığı sadece top­lum ve kamudan gelmez, bir sığınak olan aile­den de gelir. Oysa tümüyle kendini ailesine ada­mış kadın için her şeye yeniden başlamak hiç de kolay değildir.

Başörtüsüyle birlikte hayata, eşyaya, olayla­ra bakışı tümüyle farklılaşan kadının bu hâliyle toplumda var olma mücadelesi Aktaş’ın öykü­lerinin ana temasını oluşturur. Bu tutum kahra­manlarda hem aşkın olana ulaşma hem de as­gari hayata tutunma mücadelesi olarak sürer. Bu süreçte aranan mutluluk, “iyi hayat” değildir, daha çok dini bütün bir insan olarak hayatı sür­dürme uğraşıdır. Hayatta her şeye inanç pence­resinden bakılır. Bu bağlamda anlatıcı dini te­mellere yaslı evliliklere eğilir ve hayatın gerçek­lerinin bu ilke evliliklerini nasıl sarstığını sorgu­lar. Dolayısıyla inanmış olmakla insanın melek­leşmediği, hata yapmayı sürdürdüğü öykülerde açık edilir. Son öykülerinde ise Aktaş’ın özellik­le Çehovvari bir yaklaşımla küçük ayrıntılardan büyük insani meseleleri tartışma peşinde oldu­ğu görülür. Öykülerdeki ideolojik kodlar azal­mış, daha çok diyalog, gözlem ve ayrıntılarla metinler oluşturulmaya başlanmıştır.

Cihan Aktaş’ın öykülerinde kurduğu atmos­fer “konuşkan” bir zemine yaslanır ve herhangi bir insanın zihninden geçen günübirlik duygu­lardan, olaylardan, aktüaliteden oluşur. Aktaş, günceli konuşmaktan çekinmez, gazete, televiz­yon haberlerini, öykünün temel meselesi, oda­ğı yapar. Öyküde tek etkiden çok, bilince akan pek çok olayı öyküde değerlendirir. Üst üste pek çok duygu, konu aktarır. Sosyolojik tanıklığı ve haklının yanında yer alma duruşunu daha çok önemser. Kadınlık hâllerinin bütün ritüellerini bir bir sıralar, üst üste bindirir, öyküye bir değil bazen sayısız kahraman girer böylece çok ses­li bir öykü atmosferi oluşturur. Cihan Aktaş, öy­küde düşünce aktarımını önemser. Ama duygu aktarımının öne çıktığı öykülerde daha başarılı­dır. Kahramanın bir korniş takıntısı, bazen apart­manda duyduğu bir ses gibi küçük ayrıntılara oluşturulan öyküler modern öykünün tüm özel­liklerini yansıtır. Düşünce ve duygu dengesi her öyküde gidip gelir. Aslında bu da kaçınılmazdır. Kuşkusuz seçtiği tipler ideolojik tipler olunca öyküler kaçınılmaz olarak düşünce yoğunluklu bir anlatıma uzanır.

Onun kahramanları daha çok adanmış, kurban tiplerdir. Dolayısıyla bir kural ve ilkeler şeklin­de hayata bakarlar. Ama anlatıcı insani duygu­lara dokunduğunda, okur kahramanların soluk alıp veren bir canlı olduğunu anlar, onlara ken­dimizi daha yakın hissederiz. Çelişkileri, açmaz­ları, soruları olan, onların üzerine giden, kendi­ni, başkalarını, her şeyi anlamaya çalışan karak­terlere eğilindiğinde o robot/mekanik prototip­lerden uzaklaşır.

Cihan Aktaş ilk öykü kitabı Üç İhtilal Çocuğu’nda (1992), inançlı, dava peşindeki kadınların yalnız­laşma serüvenlerini anlatır. 1980 sonrası yaşa­nan pek çok toplumsal olayın, tartışmanın öz­nesi olan başörtülü kadınlar bu öykülerde yer alır. Dindar çevrelerdeki kadının konumu, ba­şörtüsü sorunu gibi bir dönemin gözde tartış­maları bu öykülerin merkezine oturur. Aktaş kuşkusuz taraftır ve bir kesimin tanıklığını anlat­maktadır. Ama bu tanıklığın tarihsel, sosyolojik bir önemi olduğu da açıktır.

Dindar kadınların özellikle evlilik sonrası ve top­lum içinde yaşadıkları diğer sorunlar öne çıka­rılır. Tümüyle dini kaygılar odak alınarak yapılan evliliklerde, kadınların kocalarının gölgelerinde kalmaları, önemlerini yitirişleri, hatta bir anlam­larının kalmaması anlatılır. Dava gözden düşün­ce, evlilik kurumunda da kadın gözden düşme­ye başlar. Bu arada kadın bunalmaya, kim oldu­ğunu sorgulamaya, sesini aramaya başlar. Koca davadan vazgeçince kadından farklı beklentiler içerisine girer. Ama kadın geçmişini bırakmaz, kendi kendisiyle yüzleşerek, âdeta kendini yeni­den tanımlamaya çalışır.

Son Büyülü Günler’de (1995), dindar kadının top­lum içindeki konumu tartışılırken, toplumda­ki geleneksel konumu sorgulanır, alışılageldik yanlış ve çarpık kadın imajı olumsuzlanır. Öykü­lerde, kimliğinden, inançlarından ödün verme­yen incelik düşkünü bayanların savruluşu anla­tılır. Bu kahramanlar arasında asla sıradan biri yoktur. Hepsi kimlik sahibi, ideolojik insanlardır. İşte Aktaş öykülerini bu ideolojik kimliğin insan­dan ne götürüp ne getirdiği problemi üzerine kurar. Birbirine yaklaşan ama sonra adı bile kon­mayan nedenlerle birbirlerinden uzaklaşan bu insanların iç hesaplaşmalarını gündeme geti­rir. İdeolojik kimliklerin somurtkan yüzünün ar­kasındaki insani yanları, içtenliği, doğallığı orta­ya koymaya çalışır. İçeriden biri olması nedeniy­le de dindar kadın dünyası konusunda oldukça gerçekçi tanıklıklar sergiler. Zaman zaman kim­liklerle saklanmaya çalışılan ikiyüzlülükleri vur­gularken, kendilerinde karşılığı olmayan bastı­rılmış duyguları âdeta teşhir eder. Aktaş, Son Bü­yülü Günler’de, dindar kadın kimliğini sadece bir sadakat, bir fedakârlık simgesi olarak değil, pasif konumdan ve evin arka odasından çıkmış, aktif ve çevresinde olup biten her şeyin farkında olan müdahil bir kimlik olarak sunar.

Acı Çekmiş Yüzünde (1996) kitabında, inançları, beğenileri, zaafları arasında bir yol arayan mü­cadeleci dava insanlarından portreler aktarır. “Parkta Bir Sabah Erkenden” öyküsünde kocasıy­la ilişkileri bozulan kadın, ne yapacağını düşün­mekte, hayatla geçmişle yüzleşmektedir. Kadı­nın yeri evidir anlayışıyla tüm hayatını kocasına, evine ve çocuklarına adayan kadınların, kocala­rın kadına, hayata bakışlarının değişmesiyle bir­likte, ortalıkta, yapayalnız seçeneksiz kalışları iş­lenir. Bu öyküde hastalık ve bunun sonrası ge­len şişmanlık ile kadın kocasının gözünden dü­şer. “Fıstıkağacı’ndaki Ev” öyküsünde, Avrupa’ya, sürgüne giden yazarın eşinin yaşadığı bunalım ve yalnızlıklar anlatılır. “Dağınık Dünya”da, din­dar kadının modern hayatta, hatta dini temelli hayatta bile toplumdan dışlanmışlığı, üstüne bi­çilen elbisenin dar geldiği, giderek bu dünyanın kadını dışlayan baskın bir erkeksi dünya olarak şekillendiği örneklenir. İnançları daha iyi yaşa­mak için geliştirilen yöntemler, toplumdan, ak­rabadan kopuşu ortaya çıkarırken, kadını da yal­nızlığa sürükler. İnançlara odaklı yaşama arzusu­nun tek seçenek olarak sunduğu ev kadınlığı ro­lünde, sıkışan, bunalan yalnız kadının, yanlış din algısıyla hesaplaşması anlatılır.

Aktaş, Suya Düşen Dantel’de (1999) yine merkez­de inanç, idealler ve davanın olduğu kadın er­kek ilişkilerinin nasıl sonunda açmaza sürüklendi­ğini örnekler. “Dağın Öteki Yüzü” öyküsünde ha­yat ile inanç arasında kalmış kahramanların iç çatışması ele alınırken, beşeri aşkı aşıp Tanrısal aşka ulaşmaya çalışan kadınların çelişkileri gün­deme getirilir. “Aile Fotoğrafı”nda eşinden ay­rılmış başörtülü kadının bir yandan bu halini aşma bir yandan da başörtülü haliyle karşılaştı­ğı sorunlarla baş etme serüveni anlatılır. “Alnın­daki Işığın”da, ideolojik aşkların açmazına deği­nilir. Sadece mücadeleci tavrını beğendiği erke­ğin peşine düşen, ona âşık olduğunu düşünen genç kız, sonunda alnındaki ışık için tutulduğu bu adamda artık o ışığı görememektedir.

Cihan Aktaş, Ağzı Var, Dili Yok Şehrazat’da (2001) öyküdeki genel çizgisini sürdürür, sesini çoğal­tır, zenginleştirir. Öykülerin merkezinde kadın erkek ilişkileri, aile kurumu ve aşk yer alır. Kadın­ların dünyasından, bakış açısından aile kurumu­nu yorumlar. Özellikle kitabın ilk öyküsü “Sarate” onun en güzel öykülerinden biridir. Genç kızlık­taki ilk aşkın sahiciliği, safiyeti renk metaforuyla etkileyici bir akışkanlıkla anlatılır. Çiğ duygular, renk metaforu üzerinden yazınsal bir kalıcılığa ulaşır. “Ustası, Karısı ve Gemi Yolculukları” onun kadın erkek ilişkilerinin bozulmasında erkeğin de haklı olabileceğini savunan nadir öykülerin­den biridir. Aile kurumuna ilk kez erkeğin pen­ceresinden bakar ve tezhip sanatçısı Selim’in sa­natında ilerleyememesini anlayışsız, bencil eşin­de bulur. Anlatıcı taraftır ve erkeğin dünyasını zindan eden kadını olumsuzlar.

Halama Benzediğim İçin (2003) dava adamları­nı değil, sıradan insanları anlatır. Kitap ideolo­jik bakışlardan soyutlanmış, tümüyle insani iliş­kilere, evrensel insani olaylara eğilirken, küçük ayrıntılardan kalıcı insanlık durumlarını örnek­ler. Bu hâliyle kitap Aktaş öykücülüğünde te­mel bir dönüşümü işaret eder. Bir kadın yazar olarak, kadının zaaf ve güçlü yanlarını, annelik duygusunu, ev içindeki konumunu ve tüm ka­dınlık hâllerini sergiler. Kadının aile içi ilişkileri­ne odaklanan öyküler, anne, eş olarak çeşitli ko­numlarını irdeler.

Duvarsız Odalar’da (2005), modernizmin, anla­yışsız insanların, gündelik hayatın kadınla ha­yat arasına ördüğü duvarları aktarır. Öyküler­de, mevcut sosyal düzende, kendine yer bula­mayan, yersiz yurtsuz kadınların sıkışmışlığı, yal­nızlığı ve açmazları anlatılır. Ne gidilen yerde, ne dönülen yerde kadın mutlu olamayacaktır. Artık döndüğü yerde bile beklenmeyen biridir: (“Seni Bekleyen Biri”). Bürokratik sıçrama yapmak iste­yen erkeğin yanında, başörtülü kadın bir ayak bağıdır: (“Basamaklar”). Yurtdışından babaevine dönen kadın artık yersiz yurtsuzdur. Onun için gidilecek, sığınılacak bir yer kalmamıştır: (“Gidi­lecek Bir Yer”). Arayış içerisindeki mutsuz kadın­lar, sığındıkları yenidünyalarda (internet) hayata tutunmak isterler: (“Kendinden Kaçmak”). Uyuş­turucu kullanan kocasından ayrılan temizlik iş­çisi Şehriban’ın hayatla arasına örülmüş duvarı genç bir dul olarak aşması imkânsızdır: (“Duvar­daki Lekeler”).

Kusursuz Piknik’te (2009) onun öykücülüğünün yeni bir çehresini oluşturur. İdeolojik tartışma­lar, dava adamları yine var olmakla birlikte azal­mıştır. Öyküler daha çok diyalog gözlem ve ay­rıntılarla oluşur. İnsanların kusursuzluk arayışla­rının onları nasıl komik duruma düşürdüğü ve büyük sorunları görmemelerine neden oldu­ğu örneklenir. Öykülerde, Çehovvari taşra kü­çük memur açmazı ve küçük ayrıntılardan bü­yük insani meseleleri tartışma peşinde olduğu görülür.

Cihan Aktaş’ın ilk dönemlerdeki tümüyle dü­şünce ağırlıklı öykü anlayışı, giderek içselle­şen bir derinliğe ulaşır. İlk dönem öykülerinde­ki hikâye kahramanları, anlatıcıları serinkanlılık­la olayları aktaracak ne duygusal ne de düşün­sel atmosfer içindedir. İncinmiş, yok sayılmış bir duygu örselenmişliğiyle bazen bir çığlık konu­munda bazen de didaktik bir savunma içerisin­dedirler. Kuşkusuz yüksek seste, çığlıkta ahenk aranmaz. Nitekim Aktaş’ın öne çıkardığı kahra­manların yaşadığı gerilim güncel hayatta azal­dıkça, anlatım daha serinkanlı bir hâle dönüş­müştür. Son öykülerde bunu görmek mümkün­dür. Kuşkusuz edebiyat bir başına ne duygu ak­tarımı ne de sadece düşünce aktarımıdır. Her ikisinin birleşiminden meydana gelen yeni du­rumdur ve her ikisinin de artık birbirinden ayrı­lamaz hâlde bir metinde bütünleşmesidir.

Bütün bu nedenlerden dolayı, Cihan Aktaş, öykü sanatının tüm gereklerini yerine getiren, sıkı örgülü, durum ve atmosfer öyküleri yanın­da, tümüyle düşünceye odaklı, aktüel öykülere de imza atar. Ancak özellikle hayatın içinden in­sanlık manzaralarını naif bir üslupla anlattığı öy­külerde kendini bulur. Kimi öyküler mesaj ağır­lıklı da olsa, toplumsal koşulların doğurduğu bi­reysel dramlar oldukça yetkin bir anlatımla göz­ler önüne serilir. Kişisel açmazları ve dramları, iç­sel bir derinliğe doğru işlediği öyküleri etkileyi­cidir.

Fâdya Lâdkâni – Fotoğraflarla Gelen Haber: Suriye’deki Katliam

Fâdya Lâdkâni – Fotoğraflarla Gelen Haber: Suriye’deki Katliam
Çeviri: Mücahit Küçüksarı

Cevapsız soruların bol oldu­ğu bir gezegenden geliyorum. Orada her söylenilene inanıl­maz, her inanılan da söylen­mez. Oranın sakinleri sinelerinde gece ve gün­düz peşlerini bırakmayan, çılgın sorular biriktirir. Ancak yeryüzü sırlarını ortaya dökmez. Ne dal­lar cevap verir, ne kaldırımlar. Tal’a Şûra mikrola­rının tozu ve dumanı bekleyiş şarkılarına aldırış etmez. Feri’l-Sâdât Meydanı’nın duvarları, ora­daki bıçakların verdiği acıya karşılık vermez. Fa­kat bekleyiş uçsuz bucaksızdır, sonu gelmez. Yıl­dızlar gibi…

Ben, Muhacirin ve Hadikat Sübki Caddeleri’nin kaldırım taşlarını ve merdivenlerini, Beyt Şura’nın sokaklarını, balkonlarını ve duvarlarını mesken tutmuş çok soru soran bir kızım.

Sessizlik, düzenin bekçisidir. Var olmak için göz göze gelmekten sakınılır. Hiç kimse bir başka­sına, yok oluşun sırlarını nereye emanet ettiği­ne dair bir şey sormaz. Hama’ya mı, Halep’e mi, Şam’a mı, kuzeye mi, yoksa güneye mi? Beden­lerinin parçalarını bir araya getirir, etrafına be­yaz kefenlerini sararlar. Sonra… Trampet sesi yükselir. Bam… Bam… Bam… Ölüler ve diri­lerden oluşan ve topluca gerçeğe doğru ilerle­yen muazzam bir ordu… Her birinin elinde do­ğum tarihini, idam tarihi ve yerini ve ismini taşı­yan bir belge…

Normal bir ölüm bile kabul edilemezken, kişi­yi aynı anneden dünyaya geldiği kardeşinin ölü­müne ne inandırabilir ki! Hele ortada bir me­zar taşı, bir ceset ve defin törenleri de yoksa, na­sıl? Soru iç âleme yapışıktır. Soru, iç âlemin biz­zat kendisidir.

Saydnaya/Hapishane

Bu, büyük ağabeyimi Tedmür Hapishanesi’nden dokuz yıl sonra kurtulmasının ardından gör­düğüm ilk ziyaret. Genelde, eski tutuklula­rı, mahkûmun normal halini yeniden alabil­mesi için, muhtemel tahliyesinden bir sene kadar önce, beş yıldızlı bir hapishane olan Saydnaya’ya naklettiklerine inanılıyordu. Ağa­beyim ziyaret süresini, annemizin dikkatinin dağıldığı bir anı yakalamaya çalışarak geçirdi. Bunu, ailede kendisinden sonra gelen kardeşi­miz Abd’i nasıl “rahata erdirdiklerini” dudak ha­reketleri ile bana bildirmek için yapıyordu. Son­ rasında bana bu denli acımasız davranması­nın, aklına nasıl geldiğini hiç sormadım. Abd’in Saydnaya’dan dönüş yolunda kayboluşuna dik­katimi çekmek için elini boynunda şimşek hı­zıyla dolaştırıyordu. Kalbim derinlere gömüldü ve üzerine aldığım her nefese yapışacak olan o kaya çöktü. Ama inanmadım.

Anne Evi

İki yıl sonra, Tedmür ve Saydnaya’dan çıkan ağa­beyimin Şûra’l-Muhacirîn’deki evimizde bana yalan yanlış kurduğu ilk cümle şu olacaktı: “Abd’i rahata erdirdiler.” İnanmadım. Birçok kim­se evlatlarının, aileleri onların öldüğünü zan­netse de, on beş-yirmi yıl sonra ortaya çıktığını anlatmadı mı? Üstelik onlar için teselli törenle­ri bile yapmışlar. Kardeşim Abd neden onlardan biri olmasın?

Anneme bir şey diyemiyorum. Gizli sevinci onu ele veriyor. “Güvenlik” birimlerinin tekrar nasıl geldiklerini anlatıyor. Evimizin kapısını çalmış­lar ve ona kayıp olan oğlunu sormuşlar. “Tek­rar tekrar gelmişler ve sormuşlar. Ve bu durum hala devam ediyormuş.” Muhtar, bazı komşu­lar ve mahalledeki dükkân sahipleri durumu on­dan gizlemişler. Ona mı yoksa kendime mi acı­malıyım? Ondan daha mı az sıkıntılıyım? Bilmi­yorum. İçimde hala şeytanla raks eden bir ümit var.

Geniş Şam/Dar Şam

Ağabeyimin, kardeşim Abd’in ortadan kaybol­ması haberine inanmam için, Hâl Çarşısı’nda kendisiyle buluşmam konusunda ısrar ettiği pe­çeli adam kararlı ve ciddi bir üslupla bana şöyle dedi: “Konuşma bitti. Artık başka bir şey sorma! Cevaplar mahkûmların dillerinde kilitlidir. Her şeyi biliyoruz.” Ve şöyle devam etti: “Kardeşinin kendisini Mezze Hapishanesi’nden almaya gel­diklerinde son sözü şu oldu: “Aranızdan sağ ka­lan birisi eşime, doğacak evladım erkek olursa, adının Muhammed olmasını istediğimi iletme­yi unutmasın!” Son defa sağ olarak görüldüğü ve hızlıca geçip gittiği kapının eşiğinde bize ba­karak sözlerine şöyle devam etti: “Annem sizlere emanet!” Bu sözünün hemen öncesinde de ken­disinden “Bağışla beni anne!” şeklinde bir çığlık yükselmişti.”

Peçeli adam gitmeden önce gayet ciddi bir şe­kilde bize şöyle dedi: “Bu görüşme hiçbir zaman gerçekleşmedi. Ne ben sizi gördüm ne de siz beni.” Peçeli adam ilk gördüğümüz kişi değildi!

Asık suratlı bir genç kapıyı açtı. Bize bekleme sa­lonunu gösterdi ve bir müddet ortadan kaybol­du. İzin vermese de kardeşimle oturduk.

Kardeşim konuya girdi: “Size kız kardeşimi getir­dim. Kulağıyla işitsin ve inansın. Biliyorum, Ted­mür Hapishanesi’ne getirilen mahkûmlar ara­sında sen, kardeşimiz Abd’in Mezze’deki son altı aylık hayatı boyunca yanındaydın. Öyle…

Genç, kardeşimin sözünü bitirmesine izin ver­medi. Son derece gergin bir halde şöyle diyerek ayağa kalktı: “ Söylediklerinden hiçbir şey anla­mıyorum.”

Bu genç önceleri kardeşim Abd’in yakın bir ar­kadaşıydı. Bize söylenilene göre, son olarak bir yıl süreyle Mezze Hapishanesi’nde tutuklu kal­mıştı. Ardından da mühendislik bürosundaki işi­nin başına dönmüş.

Üçüncü kişiyi ise hiç göremedik!

Dünyanın bir ucundaki “falan” şehre yaptığımız yolculukta ne benim ne de ağabeyimin, hiçbi­rimizin, ağzı açılmadı. Birkaç dakikalık bekleyiş­ten sonra kapıyı açan kadın bize şöyle dedi: “Bu­rada bu isimde kimse yok!”

Dönüş yolunda, ağabeyimin yine her zaman­ki gibi bana bakmadan ve tereddütsüz bir şe­kilde söylediği tek şey “Kardeşim, yeter artık bu kadar kuruntu ve araştırma! Şu anda önümüz­de yürürken görsem bile o olduğuna inanmam” olmuştu.

İnanmadım.

Hava İstihbarat Birimi/A.D.’nin Ofisi

Dayım uzun uğraşlar sonrasında önemli bir so­rumlunun ofisine ulaştı. Bu sorumlu önündeki kayıtlara göz attı ve somurtarak şöyle dedi: “Bü­yük olan Tedmür’de. Diğeri hakkında ise bugün­den itibaren soru sormayın.”

İnanmadım.

Kafrisûsa/Devlet Güvenlik Birimi Başkanının Ofisi

Birimin başkanı, ilk kardeşimin tutuklanmasın­dan haberdar olduğumu biliyordu. Bu olay ofi­sinin yakınlarında olmuştu. Ayrıca başka bir hikâyesi olan meşhur bir ziyaret de olmuştu. Ay­lar sonra bir akşam, müdür beni ofisine çağırt­tı. Görüşmenin sonunda bana şöyle dedi: “Gö­rülüyor ki; iki kardeşinin hikâyesi seni çok etkile­miş ve işlerini içinden çıkılmaz bir hale sokmuş. Tutukluluk sürem olarak yeterli olduğuna hük­mettikleri kalan üç yıl, iki ay ve on günü tamam­ladım.” Anlayamıyorum, niçin her şeyi birbirine karıştırdı? “Kardeşin” demesi gerekirken “iki kar­deşin” dedi? Anlamayı da düşünmedim!

el-Sâdât Soruşturma Birimi – el-Hatîb Binbaşı T.A.D.’nin Ofisi

Kafrisûsa Hapishanesi’ne gönderilmeden ev­vel beni üç sene iki ay önce teslim edildiğim şu­beye tekrar yolladılar. Sonrasında, tüm bunla­rın özgürlükten önce yapılan yeni bir soruştur­ma ve pazarlık töreni olduğunu anlayacaktım. Bir daha, üçüncü kez, onuncu kez… Aileni, kar­deşlerini ve mirasçısı olduğun atalarının ataları­nı anlatman gerekir. Her birinin ayrı hanesi var. Nerede doğduğu, nerede oturduğu ve nerede çalıştığı… Binbaşı evrakları doldurduktan son­ra aldı ve alaycı bir şekilde göz gezdirdi. Fakat bir anda duraksamasını, bakışını ve değişen yüz hatlarını asla unutamayacağım. Hemen, gayet doğal bir şekilde, kardeşim Abd’in işi hakkında cevap verdim. İleriki zamanlarda, yüz kasların­da meydana gelen ve bir anda gözüme çarpan o küçük sarsıntıyı da hep hatırlayacağım. Ceva­bımdan sonra bir süre sustu ve bana kardeşimin beni en son ne zaman ziyaret ettiğini, sordu.

Paris-Şam

Kardeşin mesleği ve ikamet adresi?… Resmi iş­lemler boşlukları kabul etmiyor.

Kardeşim gençliğinin baharındaydı ve yakışık­lı biriydi. Mühendislik Fakültesi Elektronik Bölü­mü son sınıf öğrencisiydi. Şam ve annesi onun iki sevgilisiydi. Zulüm, ortadan kaybolmasından yedi ay sonra doğacak olan oğlunu da araları­na katmasına imkân tanımadı. Tekrar ofisteyim. Haneler boşluk kabul etmiyor. Ey dünya dilleri­nin sözcükleri, yardım edin bana! Kurtarın beni, meslek ve ikamet hanesine ne yazmalıyım? İşte ümitsiz beklenti şarkısıyla bir milyonuncu ran­devumdayım. Oyun oynayan bir kardeşim var­dı. 1983 yılı Aralık ayının sonlarında, Suriye’nin meçhul bir yerindeki büyük bir çukur onu yuttu. Resmi hanelere ne yazayım? Çünkü kardeşim hala Kişiye Özel Durumlar Dairesi’nde ve sağ.

Fotoğraflardan haber gelmeseydi inanmazdım.

Fotoğrafların Haberi

Kardeşimin karısı onu bütün sabrı ve sevgisiyle sekiz yıldan fazla beklemişti. Fiili ayrılık hüküm­leri gereğince ayrılmanın ilan edilmesi ve bo­şanma işlemlerinin başlaması için kardeşimin öldüğünden herhangi bir şekilde kesin olarak haberdar olması gerekiyordu. Benim için karde­şimin karısından başka hiç kimse kalmadı. Belki çarmıha yönelmeden önce ona bir şey söyledi. Belki de çok iyi bildiği bir şeyi bana aktaracak. İkinci evliliğinin üzerinden bir yıldan daha az bir süre geçmişti. Korkumu ve kalbimin gürültü­sünü içimin derinliklerine attım. Bu an için hep korkmuş ve büyük hesaplar yapmıştım. Mihrap­ta ilahına yalvaran bir âbid gibi ona soracakları­mı sordum.

Soğukkanlı ve sakin bir şekilde, “Kalbim sekiz yıl sonra kabul etti” dedi. Onun için cevap bundan ibaretti.

Israrımı sürdürdüm. Gözlerindeki acıyan ba­kışları gördüm. Bana büyük sarı zarfı anlattı ve gözyaşlarının döküldüğünü görmemem için ba­şını çevirdi.

Gözleri yoğun bulutlara dikilmiş bir halde “Kar­deşin, ortadan kaybolmadan bir hafta önce bu zarfı bana teslim etti” dedi. Zarfın içinde siyah-beyaz ve büyütülmüş fotoğraflar vardı.

Ailelerin, şehitleri için hazırladıkları o fotoğraflar gibi! Fo­toğrafların sayısı altıydı. Bir ok saplandı sineme ve orada kaldı. 1983 Mayıs ayının üçüncü hafta­sında bir gün kardeşimizi görmüştüm. Özellikle bir fotoğrafçıya gitmiş ve altı nüsha fotoğraf çı­kartmıştı. Kendisini dâhil etmeyerek bizi saymış. Dört kardeşiz. Beşincisi iki aylık bebeğiyle anne­si için. Altıncısı ise annemize. Bu sayının, Şam’da fotoğraf çoğaltılmasında yaygın olan miktar ya da onun yarısı olduğunu söylemek hiçbir gün aklıma gelmedi.

Kardeşim bu defa, kemanını ve babasının udu­nu olanca şefkatiyle bir kenara dayadı. Abdüs­samed gibi hüzün ve kederden salınarak Baka­ra Suresi’nin son ayetini okudu. Sonra bana şef­katle ve sevgiyle “Kabul et” diye fısıldadı ve bu­lutların arasında gözden kayboldu. Sonunda ka­bul ettim!

 

10 Şubat 2013 Pazar; el-Hayat Gazetesi

Hasan Arslan – Sadelik Bereketin Ruhudur

Hasan Arslan – Sadelik Bereketin Ruhudur

Bereketli adam, büyüğüm İsmail Üstün’e hürmetle…

Sana, bir düş ile başlayan, bir yol serüve­ni olarak devam eden menkıbemi, ken­dimi buluş sürecimi anlatacağım dedi, bir gün bana. O gün, önemli bir gün­dü benim için. Gerçi onunla beraber olduğum her anın tadı damağımda kalırdı. Ço­cuktum. Sevmeyi ve sevilmeyi bilirdim. Sevmek duygusu, içimde bir yerlerdeydi; ona dokuna­biliyordum ama hakikat şu ki, sevilmeyi ondan öğrenmiştim. Huzur, rahminde bu iki kelimeyi barındırırdı. Seher vaktiydi. Ilık bir rüzgâr esiyor­du. Bahçemizdeki çınarın altında, sabah nama­zı için serilen serginin üzerinde oturmuş göğe bakıyorduk. Kendi elleriyle yaktığı meşe odunu­nun ısıttığı semaverdeki suyun sesi, çınar ağa­cının dallarına konan serçelerin sesleriyle bir ol­muş, neşeli bir oyuna dalmışlardı. Küçücük el­lerimi ellerine aldı. Avuç içlerimi öperek, kokla­dı. Kokuyu içine çekti. Babamın kokusu bu dedi. Bu koku cennetin kokusu… Cennetin kokusu­nun yayıldığı mekânda insânî bağlar da cennet­ten izler, işaretler taşırdı. Birisine, cennetin ko­kusunu duymasına vesile olmak, olağanüstü güzel bir duyguydu. Sevilmemin varlığımı bü­yüttüğü aşikârdı. Bu duygu beni ömrüm boyun­ca onardı.

Yalnız sana anlatacağım bu rüya ve yol macera­sı, aramızda ben ölünceye kadar sır olarak ka­lacak. Sır dostluğun özüdür. Dostluğun oldu­ğu yerde sır, sırrın ifşa edilmediği yerde dost­luk bağı vardır… Dedemin sırdaşıydım; bundan eminim. Ömrünün sırlarını benimle paylaştığı­nı bilmem, onun gözünde çok değerli olduğu­mu hissetmeme vesile olurdu. Bu beni yüceltir­di. Onun tarafından önemli görünmek, kişinin kendisini, zamanını, niyetlerini, yürüyüşünü, sö­zünü önemsemesini sağlıyordu. Ömrümün dir­liği, hayatımın bereketiydi o. Bereket, onun ke­der ambarı ela gözlerinden taşardı geceye. Ge­celeri onun koynunda uyurdum. Varlığı ısıtırdı beni… Her büyük adam, şefkatle büyüyerek şef­katin hücrelerine sindiği insandır. Muhammed aleyhisselam da dedesinin koynunda büyümüş­tür. Benim sana olan şefkatimin semeresini bu şehir devşirecek, ümmet devşirecek; onun için senden ümitvarım, sen gök katında kıymetli bir çocuksun derdi. O’nun bu cümleleri kıymetimin, değerimin gök katından belirleneceği anlayışı­nın içimde yerleşmesini sağladı. O, evimizin di­reğiydi. Bereket onunla yayılırdı evimizin odala­rına. Annem üniversite mezunu olmasına rağ­men, ferasetli mü’mine bir kadındı. İnsan birisi­ni gönülden sevince, takdir edince onun itiba­rına özen gösterir. Annem de dedemin itibarını hiçbir zaman sarsacak, zedeleyecek bir tavır ser­gilemedi, bir niyet taşımadı.

Ondan yayılan hüzün ve sadelikle yoğrulmuş huzurun kokusu, küçücük bahçemizdeki gülle­rin kokusu kadar güzeldi. Tanrım ne kadar bere­ketli bir an, dedi kendi kendine. Bu seherin ke­rameti olmalı. Bu seher böyledir işte yapacağını yapar insana. Böyle bir an için sana sonsuz şü­kürler olsun… Bereketin tohumu sabahta gizlidir evlat, dedi o gün bana. Bu tohum sabah nama­zıyla saçılır ömür toprağına. Sabah namazı öm­rün bereketidir. Ve bir evde bereket sabah na­mazı vaktiyle sirayet eder odalara, eşyalara, ke­limelere, niyetlere. Bereketin mübarek yüzünü görmek istiyorsanız seheri incitmeyiniz, bere­ketin canlandırıcı gözbebekleri yüzünüzü okşa­sın istiyorsanız, kuşluğa özen gösteriniz, öğle­ni küstürmeyiniz, bezdirmeyiniz, ikindiye akşa­ma ve yatsıya dost olunuz. Yüreğinizi zamanın yüreğine açınız. Bana vefalı olduğunuz gibi, za­mana da vefalı olunuz. Ayın, güneşin ve yıldızla­rın dünyaya olan vefasını hatırlayınız. Vaktin size uzanan sırlı ellerine bütün merhametinizle tu­tununuz. Ömrüne bereket talep eden, sabahın bereketine talip olmalı. Seherin aydınlığı, var­lığın aydınlığı olarak tezahür eder ve ruhumu­za şifa sunup, buhranımızın sıkıntılı karanlığına ışıklı elini uzatır…

Doğumumdan itibaren, ben uyurken her sabah namazı vakti kulağıma salat ü selam getirmiş, saçlarımı okşayarak tekbirler okumuş, uykusun­da mışıl mışıl uyuyan minik bebeğine. Felak ve Nâs okumuş avuç içlerine ve tüm bedenimi sı­vazlayarak sevmiş beni. Adımı o koymuş. Ba­bamın adı da ağzımın tadı… diye severdi beni. Onun getirdiği tekbir makamı biraz farklıydı. Gençliğinde Afrika’ya, Darfur’a gitmiş, o gün bana anlattığı rüyanın hürmetine. Bir rüya yol­lara düşürmüş onu. Müslümanlara, mazlumlara, kimsesizlere selam vermek için kısa sürede bu­lunduğu Darfur’un başkenti Niyela’da öğrenmiş Afrika Müslümanlarının tekbirini

Demli çayını yudumlamadan önce iri ve uzun parmaklarıyla sardığı tütününü semaverin üze­rindeki köz ile tutuşturdu. Grundig marka rad­yosunun sol düğmesini çevirerek radyoyu açtı. Neşet Ertaş söylüyordu… Kurbanımı Afrika’ya bağışlamıştım. Kurban bayramının ikinci ya da üçüncü günü gecesi bir düş gördüm. Düşüm­de ışıktan bir insan bir yatağa uzanmıştı. Hafif­çe bana doğru doğruldu. İsmimle hitap ederek; kurbanın kabul edilmiştir, dedi. Işık insandan yayılan ışık huzmeleri, insana rahatsızlık verme­diği gibi insanın sadrına genişlik, ferahlık veren cinstendi. Sabah olduğunda o gün ilk iş olarak bağışladığım kurbanın Afrika’da nereye, han­gi ülkeye gönderildiğini öğrendim merakla. Su­dan/Darfur dediler. Sizin kurbanınız Darfur’a gönderilmiş ve Darfur eyaletinin Niyela şehrin­de bulunan Otaş kampında kesilmiş. O zaman karar verdim kendi kendime. Bir yolunu bulup ömrümde ismini ilk defa duyduğum Darfur’a gi­decek, Otaş kampındaki Müslümanlara selam verecektim.

Bir vesileyle, bir yardım kuruluşu vesilesiyle düş­tüğüm yolda, Otaş kampında tesadüfen karşı­laştığım yaşlı babaanne, hayatımın önemli yol ayrımlarından birisiydi… Biz yeryüzünün gönlü kırık insanlarıyız. “Allah, uğrunda gönlü kırılmış insanlarla beraberdir…” mübarek kelamı bizi anlatır. Allah bizimledir… Üstelik sizlerin bizle­re selam vermesi için rüyalar mı görmeniz ge­rekir, demişti bana… Allah’ın olduğu yerde be­reket bütün gönlünü açar size. Sadelik bereke­tin ruhudur. Ömrünüzün bereket bulmasını isti­yorsanız, sade yaşamanın yollarını arayın. Bura­da, bu yokluk ve yoksulluk ortamında, Otaş’ta, tebessümü unutmamış olmamız rahmet elinin üzerimizde olduğunun belirtisidir. Otaş’ta, be­reketin diri olması, ömrümüzün sadeliğinden­dir. İşleyemediğimiz toprağımız, sadrımız, çeh­remiz, bu kıtlık ve sefalet ortamında soframız berekettir bizim. Ve bereket neslimize olan mu­habbetimizle gösterir mübarek varlığını… Ya­nında onu dinleyen oniki, onüç yaşlarındaki er­kek torununu işaret ederek, ümmetin çocukla­rına gübre olun. Gübre olursak neslimiz gür bi­ter, dedi… Oradan ayrılırken sevdiklerimize sak­sı olalım diye seslendi ardımdan. Sevdiklerimi­ze saksı olalım. Otaş kampında selam verdiğim eşek gübresini toprakla karıştırıp saksılar ya­pan yaşlı kadının bu öğüdü içime ağdı… O an Allah’ın orada olduğunu düşündüm…