Ay: Temmuz 2013

Сайт азартных развлечений Казино Джой

Джойказино – ваше универсальное место для игры в казино!

JoyCasino является одним из универсальных клубов на рынке игорных развлечений. Это топ площадка, предлагающая колоссальный спектр игр. Интернет-сервис предлагает таким пользователям, как вы, все наиболее интересные и обновленные предложения. После пройдённого регистрационного этапа на портале вы получите доступ к вендерам в Джойказино и будете готовы воспользоваться по факту интересным приветственным бонусом.
Приветственный бонус Джойказино – одна из основных достопримечательностей площадки. Фактически, вы получите 2 бонуса как стартовый игрок. Первый касается бездепозитного бонуса в размере 25 евро, доступного только для начинающих зарегистрированных мемберов. Вторая акция также предоставляется только хайроллерам, которые остановились на Джойказино, и основана на бонусном предложении размером в 112% за первые 8 пополнений вашего баланса.
Получить первый бонус в целом просто. Все, что вам необходимо сделать, это сделать счет и подтвердить его, отправив документы, удостоверяющие личность. Для 2 бонуса вам надо будет указать промокод при начальном пополнении и внести личный 1 депозит. Помните, что бонус можно применять во всех видеослотах казино. На приветственные бонусы предлагаются определенные условия по отыгрышу. Для получения free бонусного предложения вам необходимо сыграть в 45 раз больше его стоимости. В то время как параметры отыгрыша бонусных предложений перезагрузки в 25 раз превышает его показатель. У вас есть до 20 дней, чтобы соответствовать стандартам, которые клуб применяет к таким акциям.
После перехода в Казино Джой, кроме существенного стартового бонуса, вы можете найти множество остальных рекламных акций, чтобы увеличить персональный выигрыш на ресурсе. Изучить подробное их описание реально в разделе «Бонусы» на основной странице клуба.
Попробуй удачу на сайте азартных развлечений Казино Джой

Игры, доступные в Джойказино

Как и ожидалось, Джойказино – это веб-страница, предлагающая колоссальный каталог вендеров, к которым у вас будет доступ после регистрации. Некоторые примеры, заслуживающие упоминания, – это прогрессивные jackpots, блэкджек и французская рулетка. Также, у вас будет опция переходить в:
– традиционные вендеры,
– настольные версии,
– живые казино.
Последние предоставляемые кое-какими из самых популярных компаний-разработчиков ПО, такими как Evolution Gaming.
Наиболее простые видеослоты JoyCasino это:
– 5 Star Luxury,
– Fire Joker,
– Book of Ra Deluxe,
– Lucky Lady’s Charm Deluxe,
– Immortal Blood.

Утилита JoyCasino для Android или iPhone

Что по поводу mobile OS JoyCasino, есть ли на портале загружаемое приложение? Вопрос кажется по сути окутанным тайной. Приложение существует, но его теоретически можно загрузить только после обращения в департамент поддержки. В любом случае вам не придется волноваться о том, что веб-сайт не запускается на мобильных версиях ОС. Веб-страница, де факто, отлично работает на любом экране, будь то смартфон или планшет. Иначе говоря, игровой опыт не изменится, если вы решите играть в JoyCasino, когда вы путешествуете и находитесь вдали от дома.
Одним из нюансов Джойказино есть ограниченное предложение в отношении вариантов оплаты платформы. У вас будет доступ только к 6 вариантам. Иначе говоря, несмотря на эти новости, хорошо то, что финансовые переводы будут мгновенными. По минимуму сумма deposit приблизительно 10 евро, а касательно вариантов оплаты, то существуют следующие:
– Мастеркард,
– Visa,
– Payoneer,
– Яд,
– Киви,
– Банковский перевод.
Джойказино – очень практичный веб-сайт, в том числе и с точки зрения общения. Прежде всего, если вы столкнетесь с какими-либо трудностями на платформе, у вас будет доступ к категории часто задаваемых вопросов, где размещены ответы на наиболее часто задаваемые вопросы геймеров. Но, если вы желаете использовать другой подход, существует круглосуточная служба поддержки. Это придумано для того, чтобы даже гости, которые стремятся вести игру в ночное время суток, имели шанс решить некоторые сложности в любое время суток.

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Paradigmanın Değişimi: Güle Güle, Takva ve Adem’in Trenleri

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Paradigmanın Değişimi: Güle Güle, Takva ve Adem’in Trenleri

Türk sinemasının son dönemde gittikçe artan bir ilgiyle dindar in­sanların dünyasına eğilmesi ol­dukça dikkat çekici bir konu. “Mil­li Sinema” çizgisinden gelen yö­netmenlerin filmlerini bir tarafa bırakırsak, si­nema tarihimizde belki de ilk defa dini ve din­darlığı, film hikayesinin temel meselesi edinen filmler görmekteyiz. Oysaki sinemasal akımla­rın ortaya çıkmaya başladığı 60’lı yıllardan itiba­ren dindarlık, alabildiğine ötekileştirilen ve ka­rikatürize edilen bir stereo tip olarak sunulmuş­tu izleyicilere. “Toplumsal Gerçekçilik” adı altın­da, toplumsal gerçeğimize oldukça uzak bir bi­çimde var olduğu öne sürülen feodal yapının, ağa ve muhtarla birlikte üç sacayağından biri olarak lanse edilen din adamı (dindar) tipi, film kahramanının mücadeleye girişip madara etti­ği tiplerden biri olarak en baştan seyircinin gö­zünde küçük düşürülmek üzere tasarlanmış­tı. “Yılanların Öcü”ndeki “Beytullah Hoca”, “Vurun Kahpeye”deki “Hacı Fettah”, “Umut”taki “Hüseyin Hoca”, “Kibar Feyzo”daki “Topal Hoca” ve “Züğürt Ağa”daki “Şıh Efendi”, bu anlayışla ortaya konul­muş dindar tiplerden bir kaçıdır sadece.

Zeki Ökten imzasını taşıyan 1999 yapımı “Güle Güle” sinemamızdaki bu anlayışı ters yüz eden bir film oldu. Yönetmenliğe Lütfi Akad, Mem­duh Ün ve Atıf Yılmaz’ın asistanı olarak başlayan ve sonra kendi filmlerini çekmeye başlayan Zeki Ökten, Yılmaz Güney’in yakın dostu ve çalışma arkadaşı olarak, “Toplumsal Gerçekçilik – Dev­rimci Sinema” çizgisinde filmler çekmiş bir Yeşil­çam yönetmenidir. “Güle Güle” yönetmenin ön­ceki filmlerinin aksine, ideolojik angajmanlar­dan arınmış sinema dili ve o güne değin Türk sinemasında eşine pek rastlanılmayan olum­lu dindar tipiyle dikkatleri çekmişti. Sonra, “Güle Güle”nin açtığı bu yoldan ilerleyen yönetmenle­rin filmlerini gördük. Özer Kızıltan imzalı “Takva” ve Barış Pirhasan imzasını taşıyan “Adem’in Tren­leri” bu yapımlar arasında dikkati çeken ürünler­den. Bu yazıda sol gelenekten gelen bu üç yö­netmenin, adı geçen filmlerindeki dindar tipler değerlendirilecektir.

“Güle Güle”

Yönetmen: Zeki Ökten

Senaryo Yazarı: Fatih Altınöz

Oyuncular: Metin Akpınar, Yıldız Kenter, Eşref Kolçak, Zeki Alasya, Şükran Güngör.

Galip, Celal, Zarife, İsmet ve Şemsi birbirlerine sıkı sıkıya bağlı can dost ve arkadaş olan beş ka­fadar. Tüm yaşamlarını birlikte geçirmiş ve ar­tık yaşlılık zamanlarına ermiş olan bu grup, yıl­lar yılı dostluklarına halel getirecek hiçbir davra­nışta bulunmamışlardır. Celal ve Zarife evlidirler. Galip eşini yıllar önce kaybetmiştir. Şemsi’nin karısı başka bir erkekle kaçarak Şemsi’yi terk et­miştir. İsmet ise hiç evlenmemiştir. Yıllarca anne­sine bakmış, evleneceği kadın annesinden yük­sünür diye evlenmemiş ve annesi ölünce dost­larından başka sığınacağı kimsesi kalmamıştır. Galip, emekli bir öğretmendir ve son derece ro­mantik bir kişiliğe sahiptir. Eşini kaybettikten kısa bir süre sonra, tesadüfen karşılaştığı, Küba’lı Roza’ya aşık olmuştur. Yirmi yıldır Roza ile mek­tuplaşmakta ve ona kavuşmanın hayaliyle ya­şamaktadır. Ancak bir gün aniden düşüp bayı­lır. Hastanede kendisine kanser teşhisi konulur. Doktorlar bu bilgiyi yalnızca arkadaşlarıyla pay­laşmışlar, ondan gizlemişlerdir. Doktorların de­diğine göre yalnızca altı aylık bir ömrü kalmıştır. Arkadaşları Galip’in hemen Roza’ya kavuşma­sı gerektiğini düşünürler ve bunun için bir plan yaparlar. Ancak ne yapsalar gerekli parayı bir türlü bir araya getiremezler. Sinemaya merak­lı olan İsmet’in aklına banka soymak fikri gelir. Diğerleri önce buna karşı çıkarlar. Ancak başka da çare olmadığını görünce banka soymaya ka­rar verirler. Kendi kendilerini sadece ihtiyaç olan kadar para alacakları ve sonraki bir zaman dili­minde de aldıkları parayı iade edecekleri konu­sunda motive ederler. İsmet’in seyrettiği bir soy­gun filminden yola çıkarak plan yaparlar. Planla­rını başarıyla gerçekleştirirler. Sıra Galip’i hasta­neden çıkarıp havaalanına götürmeye gelmiştir. Onun için büyük sürpriz olacağını düşünürler. Galip’i hastaneden alırlar ve havaalanının yolu­nu tutarlar. Galip son derece üzgündür. Onun bu üzgünlüğüne bir anlam veremezler. Havaa­lanında vedalaşıp, onu uçağa bindirirler. Uçak havalandıktan sonra Galip’in sesinden Küba’dan gelen mektup duyulur. Mektupta Roza’nın öldü­ğü, son nefesine kadar büyük bir aşkla sevdiği Galip’in adını andığı belirtilmekte ve annelerini böylesine sevdiği ve uzaktan da olsa mutlu et­tiği için Roza’nın çocukları tarafından Galip’e te­şekkür edilmektedir. Galip bunu arkadaşlarına söyleyememiştir.

Güle Güle filmindeki dindar tip Şemsi’dir. Karı­sı tarafından yıllar önce terk edilmiştir. Oğlu da kendisini arayıp sormamaktadır. Dostlarıyla be­raber zaman geçirmekten hoşlanır. Eski, emek­tar arabasını tamir etmek en büyük tutkusudur. Kendisinden başka hiç kimse bir gün bu ara­banın yürüyebileceğine inanmamaktadır. O ise bundan hiç vazgeçmez ve günün birinde araba­yı yürütmeyi başarır. Arabaya olan bağlılığı as­lında onun değerlerine olan bağlılığını ve sada­katini sembolize etmektedir. Karısı onu, hırsı ol­madığı, halinden memnun ve rahat bir tip oldu­ğu için terk etmiştir. Karısı ihtiraslı ve yükselmek isteyen bir kadındır. Şemsi, arkadaşları içinde di­nine olan bağlılığıyla diğerlerinden ayrılmakta­dır. Diğerleri zaman zaman içki sofrası kurarlar. Şemsi onlara bir keresinde; “Ulan Allah rızası için iki rekat namaz kılın desem kılmazsınız, içmeye gelince hiç üşenmezsiniz!” diyerek çıkışır. Ama bu çıkışması azarlamak babından değil serzeniş babındandır. Arkadaşları içki içerken o yanların­da oturur, soda içer. Filmde namaz kılarken gö­rülmez. Ancak namaz kıldığı bilgisi filmde ko­nuşmalar arasında geçer. Filmin bir yerinde tam yatsı vakti İsmet Şemsi’nin yanına gelir. Hafif­ten sarhoştur. İkisi aynı evde yaşamaktadırlar. Şemsi’yi gece vakti araba tamir ederken görün­ce; “Şemsi, sen namaza gitmedin mi?” diye sorar. O da “Hayır gitmedim. Kazasını kılarım!” diye ce­vap verir. Burada Şemsi’nin namaz kılan biri ol­duğu anlaşılmaktadır. Ancak bir bilgi yanlışı ol­duğu da açıktır. Yatsı namazının vaktinin uzun olduğu, gecenin ilerleyen vakitlerinde de kılı­nabileceği, ille de cemaatle kılınmasının gerek­mediği, senarist tarafından atlanmıştır. Burada­ki yanlışlık, şüphesiz olmaması gereken bir du­rumdur ancak Şemsi’nin samimi ve olumlu bir dindar tip olarak kurgulanmış olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Şemsi, yakın arkadaşlarının günahlarına ortak olmayacak kadar sağlam bir duruş sergileyen, samimi bir dindar portresi çiz­mektedir. Onun dünyevi hırslardan uzak duruşu da bu karakterini pekiştiren bir husustur.

Şemsi, banka soyma fikrine ilkin sıcak bakmaz. Ancak çok sevdiği arkadaşının hayattaki belki son mutluluk şansı buna bağlıdır. Aldıkları pa­rayı, günün birinde gerekirse her şeylerini sa­tıp savarak bankaya geri teslim edecekleri koşu­luyla soygun fikrine evet der. Ancak soygun için İsmet’in planladığı gün Cuma günüdür. Şemsi il­könce buna da karşı çıkar. O gün Cuma nama­zı kılması gerekmektedir. Bu onun dindarlık vur­gusunu pekiştiren bir durumdur. Ancak en mü­sait günün Cuma olduğu konusunda İsmet ken­disini ikna eder, o da çaresiz kabul eder.

Şemsi, gösterişsiz, sade ve samimi bir dindar in­san tipi olarak resmedilmiştir. Klişelerden ve ön yargılardan uzak, hayatın içinden gerçek bir tip olduğu görülmektedir.

“Takva”

Yönetmen: Özer Kızıltan

Senaryo: Önder Çakar

Oyuncular: Erkan Can, Güven Kıraç, Settar Tan­rıöğen, Erman Saban, Öznur Kula, Yaşar Akın, Engin Günaydın.

Kendi halinde mütevazı bir kimse olan Muhar­rem, dini inançları sağlam, tarikat ehli bir insan­dır. Gece gündüz ibadet ederek nefsi arzular­dan uzak, manevi bir hayat sürmektedir. Hiç ev­lenmemiş olan Muharrem, bir handa toptan çu­valcılık yapan Ali Bey’in yanında otuz yıldır çalış­maktadır. İşinde sebat eden, çalışkan ve dürüst bir kimse olarak tanınmaktadır.

Bu durum gayrimenkulleri bir hayli fazla olan bir dergahta postta oturmakta olan tarikat şey­hi Ömer Efendi’nin dikkatini çeker. Ömer Efen­di yıllardır zikir halkasını hiç terk etmeyen Muharrem’i dergahın gayrimenkullerinin kirala­rını toplamak üzere yanına alır. Muharrem, hiç aşina olmadığı yepyeni bir hayata başlamıştır. Bu hayatta hiç beklemediği bir takım gerçek­lerle yüzleşmek zorunda kalan Muharrem, ka­fasında bazı şeyleri sorgulamaya başlar. Bir süre sonra maneviyatı tahribata uğramaya başlayan Muharrem’in sahip olduğu değerler yavaş yavaş sarsılmaya başlar. Bir yandan modern dünya­ya ayak uydurmaya çalışırken bir yandan da bu çarkın dişlileri arasında ezilmeye başlamıştır.

Takva filminde üç dindar tip dikkati çekmek­tedir. Bunlardan birincisi Tarikat Şeyhi Ömer Efendi’dir. Dergah’ında kimsesiz çocukları barın­dıran, onların eğitimleriyle ilgilenen biridir. Ol­gun bir dindar portresi çizmektedir. Kızları var­dır ve ortanca kızını sevip değer verdiği müri­di Muharrem’le evlendirmek ister. Fakat Muhar­rem bunu kabul etmez. Verdiği mesajlar olum­ludur. Hiçbir aykırılık göstermemektedir.

İkinci tip Şehy Ömer Efendi’nin en yakınında bulunan Rauf’tur. Rauf Şeyh’in halifesi gibidir. Zaman zaman zikir halkasını o yönetir. Şeyh’in işlerini çoğunlukla o takip eder. Şeyh’in istişa­re ettiği yegane kişidir. Rauf, bazan kıskanç hal­ler gösterir. Örneğin, Şeyh Muharrem’i ortan­ca kızıyla evlendirme fikrini ona açtığında, tavır­larındaki kıskançlık hemen göze çarpmaktadır. Gayrimenkullerin Muharrem tarafından kontrol edilmesi işine de ilk başta ikircikli yaklaşmış ve kendi adına beklenti içinde olduğu hissini uyan­dırmıştır. Muharrem kiraları toplarken, kiracıla­rı olan bir oto tamircisinin dükkanda içki içtiği­ne şahit olur. Bu durumdan fena halde rahatsız olur ve durumu Rauf’la paylaşır. Ancak hiç bek­lemediği bir cevap alır. Rauf; “Adam kirasını dü­zenli ödüyor, içki içerse günahı kendine! Bun­dan sana ne?!” diye cevap verince, Muharrem adeta şoke olur. Ve tabi izleyiciler de. Yine çok fakir olan ve üstelik evin erkeğinin hasta olduğu bir aileden kira almamayı teklif edince Muhar­rem, kinayeli bir biçimde; “Kirasını düzenli öde­yen adamı içki içiyor diye kapı dışarı et, kirasını ödemeyen adamdan dini bütün diye kira alma! Hadi bakalım çık işin içinden!” diye söylenir. Bü­tün bunlar Rauf’un paraya düşkün, makama he­vesli ve kıskanç biri olduğu izlenimini uyandır­maktadır. Bu durum seyirci ile aralarında bir ya­bancılaşma yaşanmasına sebep olur. Rauf, din­dar bir insanda olması gereken ahlaki olgunluk konusunda zaaf gösteren ve izleyicinin gözün­de değer kaybına uğrayan bir tiptir.

Üçüncü dindar tip Muharrem’dir. Filmin başkah­ramanıdır. Sinemasal anlamda bir tip olmaktan daha çok, bir karakter özelliği göstermektedir. Muharrem kendi halinde yaşayan, yoksul, din­dar ve mütevekkil bir kimsedir. Hiç evlenmemiş­tir. Filmde neden evlenmediği açıklanmamak­tadır. Ancak Şeyh’in kendisini evlendirme isteği Rauf tarafından iletilince, “Biz o defteri otuz yıl önce kapadık!” diyerek karşı çıkar. Muharrem ya­nında çalıştığı Ali Bey’in en büyük yardımcısıdır. Çok sadık ve dürüst bir adamdır. Sürekli devam ettiği dergahta hiç zikir kaçırmayarak Şeyh’in takdirini kazanmıştır. Şeyh onu çok önemli bir görevle, dergahın sahip olduğu mülklerin kira­sını toplamak göreviyle görevlendirmeye ka­rar verdiğinde bunun gerekçesini Rauf’a şöy­le açıklar:

“Muharrem’in gönlü açık, imanı tamdır. Lakin ilmi zayıftır. Dünya işlerini yapmak için zihin açıklığı değil, gönül açıklığı lazımdır… Zorluğu bu işin dünyevi olmasıdır. Kalbi açık olana ko­lay gelir.”

Bunlar, onun hem üstün özelliklerini hem de za­yıf taraflarını ortaya koyan ve onu tanımlayan sözlerdir. Muharrem, güvenilir bir kimse olarak takdir edilmektedir. İşler kendisine devredilin­ce, büyük bir samimiyet ve gayretle işe sarılır. Allah rızası için iş yaptığına olan inancı tamdır. Ancak karşılaştığı bazı durumlar onun bu inan­cının sarsıntıya uğramasına sebep olur. Kirası­nı ödeyemeyecek durumda olan hasta ve din­dar bir adama gösterilmesi gerektiğine inandığı merhametin dergah tarafından esirgenmesi ve sırf para için günahkar insanlara göz yumulma­sı, onun iç dünyasında bir takım sarsıntılara yol açar. Ayrıca gittiği her devlet dairesinde ayakta karşılanması, özel muamele görmesi onda baş­kalarının kul hakkına girdiği şüphesini uyandırır. Ancak Rauf tarafından bu durumun olması ge­reken bir şey olduğu, kendisinin Allah rızası için önemli bir iş yaptığı ve onun diğer insanlar gibi sıra beklememesi gerektiği ifade edilir. Bu fikir gönlüne yatmadığı için huzursuz olan Muhar­rem bir de kendisine dergah tarafından verilen araba, cep telefonu ve yeni elbiselerle karşıla­şınca duygusal dengesini iyice yitirmeye başlar. Ayakları yerden kesilmeye başlamış olan Mu­harrem eski nezaketini ve ahlaki değerlerini ya­vaş yavaş kaybetmektedir. Örneğin, İş hanının çaycısını hiç yapmadığı bir şekilde azarlar.

Cemaate mensup bir müteahhit hem Muharrem’le tanışmak hem de çuval almak için dükkana gelir. Çuvalların fiyatını hesapla­yan Muharrem, adama üç katı fazla fiyat söyler. Adam hiç düşünmeden, Muharrem’e olan gü­veninden ötürü ödemeyi yapar. Adam gittikten sonra, üç milyar alması gerekirken dokuz milyar para alan Muharrem, yaptığından pişman olur. Ali Bey’e yanlış hesap yaptığını, adamdan faz­la para aldığını söyler. Ancak, yedi milyar aldığı­nı söyleyen Muharrem, Ali Bey’den parayı iade etmesini beklerken, onun “Zekatımı fitremi veri­yorum, bu kazandığım benimdir.” diyerek para­yı kabullenmesine şaşırır. Elinde iki milyar para kalan Muharrem bununla ne yapacağını bile­mez. Bu parayı niye aldığını kendisine bir tür­lü izah edememektedir. Bu durumdan kurtul­maya çalışan ve vicdan azabıyla boğuşan Mu­harrem, yanına Ali Bey tarafından yardımcı ola­rak alınan Kosova’lı genç, Muhittin’le tartışmaya girer. Muhittin, Kosova için yardım toplamakta­dır. Muharrem ona kızar. Kendisinin Kosova için çok dua ettiğini ve bunun yeterli olduğunu sa­vunur. Muhittin “Bu işler dua ile olmuyor, kadın­lar çocuklar ölürken Allah neredeydi?!” diye is­yan edince Muharrem onu tartaklar. Gerçekte kızdığı Muhittin değildir. Muhittin’in inançsızlı­ğı karşısında normalde konuşarak, merhamet­le ve sevgiyle yaklaşarak onu ikna etmesi bekle­nen bir kişiliğe sahip olan Muharrem’in asıl kız­ dığı kendisidir. Kendi iç dünyasında yaşadığı he­saplaşma onu agresifleştirmiştir. Olayın akabin­de dudaklarından dökülen itiraf gibi sözler bu durumu açıkça ortaya koymaktadır:

“İnanınca, ölümü, ölümden sonrasını bilince her şey tamam sandım. Günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir. Şeytan her zaman var. Belki de şeytan kendimiziz!”

Bu sözler, nefsine yenik düşen Muharrem’in ya­şadığı iç hesaplaşmayı gözler önüne sermekte­dir. Bütün bu yaşananların dışında Muharrem’i uzun süredir rahatsız eden bir takım rüyalar var­dır. Muharrem rüyasında sürekli bir kadın gör­mektedir. Onunla ilişkiye girmekte ve dehşet içerisinde uyanmaktadır. Her uyanışında tövbe ederek hemen abdest almaya koşan Muharrem bu rüyalardan bir türlü kurtulamaz. Bazı zaman­lar kadınla birlikte içki içtiğini, paralarla şehvet oyunları oynadığını görmektedir. Durumu Şey­hine anlatmaya karar verir. Fakat Şeyh halvete girdiği için kırk gün beklemek zorundadır. Rü­yaların esaretiyle günler geçerken bir kuyum­cuda rüyasında gördüğü kadınla karşılaşır. Ka­dını takip etmeye başlar. Dergaha gelir kadın. Yağmur yağmaktadır. Kadın şemsiyesiyle korun­makta olduğu halde, Muharrem iliklerine kadar ıslanmıştır. Birden kadının önünü keser. “Kimsin sen? Burada ne arıyorsun? Bu dergahın kapısı­nın kuluyum. Buradan içeri giremezsin!” der. Ka­dın; “Tanımadın mı Muharrem Efendi? Ben Şeyh Ömer Efendinin kızıyım!” deyince beyninden vurulmuşa dönen Muharrem adeta kendinden geçer. Nevrotik bir süreç yaşamaya başlar. Bilinci adeta donuklaşır. Vücudu kilitlenir.

Muharrem, seyircinin, özdeşleşme ya da yaban­cılaşma yaşamadığı samimi ancak iç dünyasın­da yoğun çatışmalar yaşayan bir dindar tip ola­rak resmedilmiştir. Karşılaştığı ve kendisinde ha­yal kırıklığı yaratan bir takım hadiseler ve bastı­rılmış duygularla zaafa uğramış, istemeden gü­naha bulaşan ve bu nedenle pişmanlık duyarak yoğun bir travma yaşayan gerçekçi bir dindar tip/karakterdir.

Filmin belki de tek rahatsız edici yanı, bastırılmış dürtülerin rüyalar yoluyla açığa çıktığı ve bunun nevroza sebep olduğu fikrinin altını kalınca çi­zen Freudyen yaklaşımdır. Batı sinemasında sü­rekli tekrarlanan ve bir türlü aşılamayan bu du­rumun, insan psikolojisini anlamada ve çözüm­lemede çok daha zengin malzemeler sunan bi­zim ilim geleneğimizin yanında fazlasıyla naif kaçtığını belirtmeden geçmemek gerekir.

“Adem’in Trenleri”

Yönetmen: Barış Pirhasan

Senaryo: İsmail Doruk

Oyuncular: Cem Özer, Nurgül Yeşilçay, Asuman Dabak, Derya Alabora, Yıldız Kültür, Ezel Akay, Atıf Emir Benderlioğlu.

Hasan Hoca, Bekir’in kirletip sonra da terk etti­ği Hacer’i ailesinden korumak için nikahına al­mıştır. Hacer hamiledir. Çocuğunu dünyaya ge­tirir. Çocuğa Fatma adını verirler. Hasan Hoca, Hacer’e elini dahi sürmez. O bunu Allah’ın bir sı­navı kabul eder ve bir gün Bekir’in Hacer’e dö­neceğine inanmaktadır. Hoca onca yoksullu­ğuna rağmen Hacer’e ve dünyaya getirdiği Fatma’ya, karşılık beklemeden yıllarca bakar.

Hasan Hoca zamanla Hacer’i de kızını da çok se­ver, ancak kendisinden ayrıldıklarında acı çek­memek için sevgisini belli etmez ve hep mesa­feli durur onlara… Bu yüzden onu babası bilen Fatma, küçük bir çocuğun bir babadan bekledi­ği sıcaklığı, sevgiyi onda bulamaz. Ama, Fatma bir gün Hoca babasının onu çok seveceğini dü­şünmektedir. Hep, “Babam beni büyüyünce se­vecek” demektedir.

İki tarafın da kabullendiği bu yaşam, bir Rama­zan günü Manisa’nın uzağındaki yirmi hanelik küçük tren istasyonuna Hasan Hoca’nın İmam olmasıyla değişir, farklı bir nitelik kazanır.

Fakir fakat sevecen insanların yaşadığı, Rama­zan ayında bir imamları olmasından başka bek­lentileri bulunmayan bu küçük, sıcacık ortamda Hoca, hiç ummadığı biçimde Bekir’le karşılaşır… Bekir, Hacer’i ve Fatma’yı geri istemektedir. Ha­san Hoca, “Bir gün gelip Hacer ile Fatmacık’ı ala­cağını biliyordum, ama benim onları senin aya­ğına getireceğim hiç aklımdan geçmezdi…” di­yerek bu durumu çaresiz kabullenmek zorunda kalır. Fakat Bekir yine yapar yapacağını. Bu so­rumluluğu kaldıramayacağını düşünerek, gece­leyin gelen trene biner ve istasyonu terk eder.

Hasan Hoca, fakir bir adamdır. Köy köy dola­şıp geçici-ücretli imamlık yaparak geçinmekte­dir. Heybetli bir görüntüsü ve pek de gülmeyen bir yüz ifadesi vardır. Konuşması biraz ağdalı­dır. Başında örme bir takke ve sırtında bir abay­ la dolaşmaktadır. Ramazan ayı sebebiyle imam­lık yapmak için geldiği bu istasyonda çocukla­rı da okutmakta ve onlara bir takım dini bilgiler vermektedir. Ölümle ilgili, kıyametle ilgili ve ce­hennemle ilgili anlattığı bilgiler, çocuklarda kor­kuya sebep olur. Yine de çocuklar derslerine ak­satmadan devam ederler.

Hasan Hoca tıpkı “Takva”daki Muharrem gibi, si­nemasal anlamda bir tip olmaktan daha çok bir karakter özelliği göstermektedir. Bir koca ola­rak, üvey de olsa bir baba olarak taşıdığı sorum­luluklar ve yaşadığı ruhsal çatışmalar, zaafları ve bastırılmış duygularıyla o, tek bir yönüyle orta­ya çıkan bir tip değil, komplike bir kişilik, bir ka­rakter olarak tasarlanmıştır. Toplumun ve ailesi­nin dışladığı bir kadınla, sırf Allah rızası için ev­lenmiş, onlara sahip çıkmış, böylelikle kendisi de toplum tarafından dışlanmış bir birey olarak, çeşitli gerilimler ve çatışmalar yaşamaktadır. As­lında evlendiği kadını sevmektedir. Kadının kızı­nı da sevmektedir. Ancak onları bir gün kaybet­me endişesi ve korkusu yaşadığı için bu sevgisi­ni sürekli bastırmış ve kontrol etmiştir. Sesine ve yüz ifadesine yansıyan gerginlik ve öfke bunun sonucudur.

Kendisinin yanında bir emanet olarak durdu­ğuna inandığı Hacer’e, ona aşık olmasına karşın cinsel anlamda hiç yaklaşmaz. Bekir ortaya çı­kınca Hacer, yıllardır kendisinin hocanın sırtında bir yük olduğunu düşündüğü için Bekir’le git­meye karar verir. Hoca, bu durum karşısında bir­den saldırganlaşarak Hacer’e zorla sahip olmaya çalışır. Bir taraftan da “İstediğin bu değil miydi, ha!” diye bağırmaktadır. İşte burada da yine bir Freudyen çözümleme vakası çıkmaktadır karşı­mıza! Hasan Hoca, kendi değer yargılarına göre, Hacer’e karşı olan istek ve dürtülerini hep bas­kılamıştır. Yıllardır bilinçaltına ittiği duygular bir patlama halinde bilinç düzeyine çıkarak, kaybe­dilmekte olan şeye, saldırganlık dürtüsüyle sa­hip olma halini tetiklemiştir. Ancak küçük kızın uyanmasıyla bu hal sona erer.

Filmin sonunda Bekir’in bir kez daha çekip git­mesiyle, Hacer ve Fatma’ya tekrar kavuşan Ha­san Hoca, bu kez onlara sımsıkı sarılır. Değerini kaybederken anladığı şeye bu kez gerçekten sa­hip çıkar. İlk kez gözünden yaşlar süzülür. Yıllar­dır kendi ruhuna ettiği eziyet böylece son bul­muştur.

Hasan Hoca karakteri, dindarlığında samimi ve ölçülü ama bir takım kişisel zaafları olan bir tip olarak kompoze edilmiştir. Hatalarından ders çı­karan, insan olmanın bütün zaaflarını üzerin­de barındıran gerçekçi, klişelerden uzak bir din­dar tip olarak sunulmuştur. Onunla ilgili en gü­zel saptamayı filmin küçük kahramanlarından, Hoca’nın mescitteki öğrencilerinden Adem ya­par. Hoca “Ben nasıl biriyim sizce?” diye sorun­ca Adem; “İlk geldiğinde zalim, sonra mübarek adam, şimdi de zavallı! Yani annem öyle diyor!” diye karşılık verir. Buradaki zavallılık Hacer’in gitmesiyle yapayalnız kalıverecek olmasından­dır. Kişilik anlamında bir aşağılanmayı içerme­mektedir.

Bütün bu örneklerden yola çıkarak Türk sinema­sında Yeşilçam’a has kaba biçimsellikten gittik­çe uzaklaşıldığını, senaryoların daha özgün tip­lemeler üzerine kurulduğunu tespit edebiliriz. Türk sinemasının kendi insanını/toplumunu an­lama ve anlatmada eski reflekslerinden sıyrıla­rak, daha sahici ve sahih bir yola girmekte oldu­ğu da söylememiz mümkün görünmektedir.

Fatih Dere – Yaşamak ve Hazza Dair ya da Ikiru

Fatih Dere – Yaşamak ve Hazza Dair ya da Ikiru

“Servetimiz elimizdekiler değil haz aldık­larımızdır.” Epikuros mutluluktan bah­sediyor yine; gerçekten yaşamayan adeta tüm hayatı boyunca vakit geçi­ren insanları eleştiriyor filozof. Haz al­mak derken bedensel bir hazdan ziyade tinsel bir hazdan bahsediyoruz. Daha da açarsak bu bahsi Önemli olan geri dönüp bakıldığında ya­şamın sahip olunanlardan değil haz alınan an­lardan ibaret olduğudur. Peki 30 yılını masa ba­şında, ömrü boyunca para biriktiren bir dev­let memurunun serveti ne kadardır, Epikuros’un bakış açısıyla hayattan ne kadar haz almıştır? Veya hayattan hiç haz almayan bir insanın hiç bir şeyi yok mudur?

Usta yönetmen Akira Kurosawa, Ikiru (Yaşa­mak-1952) filminde otuz yılını bir masanın ba­şında mühür basarak ve başka hiçbir iş yapma­yarak geçirmiş Bay Watanebe’nin hikayesini an­latıyor. Ikiru, Kurosawa’nın en bilinen filmleri arasında değil elbette, fakat filmografisi içinde farklı bir yere sahip. Kurosawa’nın özenli sine­matografisi ve sahne inceliği hariç diğer belirgin unsurları Ikiru’da bulunmuyor. Yine de, filmlerin­de çoğunlukla Japon yaşam biçimi ve samuray kültürünü inceleyen yönetmenin kendisi için değişmez olan “insan” bu filmininde de baş un­sur. Kurosawa insan doğasını, iyilikleri, kötülük­leri, insanlar arasındaki bozuk ilişkileri, toplum­sal sorunları ve savaş sonrası Japonya’sını yine aynı ustalıkla yansıtıyor filminde.

1952 yılında çekilmiş ve sonraki yıllarda birçok Amerikan klişesine ilham kaynağı olmuş olan Ikiru, kanser olduğunu öğrenen bir adamın ka­lan kısa ömrünü anlatan bir hayat hikayesi. Peki, otuz yıl boyunca “vakit geçirmiş”, en önemli ak­sesuarı saati olan bir insan altı ay ömrü kaldı­ğını öğrenince ne yapar? Watanebe bu habe­ri alınca kendi kendiyle kaldığı yıllarını sorgu­lar, işi olarak gördüğü vakit geçirme aracını dü­şünür, “neşe” ye imrenir ama elinden bir şey gel­mez, ne de olsa insanoğlu zamana göre artan pişmanlık eğrisinde yolcudur hep.

Ölüm fikriyle yüzleşmek her zaman zordur. “Ya­şayan ölü” olan biri bile öleceğini öğrenince ka­bullenemez çünkü hâlâ yapacakları vardır, bir­kaç küçük iş bile olsa. Hayatını bir hiç uğruna harcadığını düşünen bir adam için ise ölmek en acısıdır. Ölüme nasıl gidilmelidir? Nasıl huzurlu bir ölüm elde edilebilir? Watanebe öleceği için değil yaşayamadığı yılları için üzülmektedir. He­men ölmek istemez, ani ölüm burukluktur, he­nüz kendi iç yolculuğunu bile tamamlayama­mıştır. İyi bir ölümü hak etmelidir önce. Kurosa­wa ölümü ve ölüm sonrasını bir bütünmüş gibi yansıtır, insanın ölünce geride bıraktıklarıyla anılacağını gösterir filminde.

Kurosawa’nın filmde bürokrasinin iç yüzüne de değinmesi önemli bir ayrıntı. Devlet dairelerin­de bir işi halletmek için yetmiş kapı dolaşan in­sanları izleriz dakikalarca, kapı kapı, birim bi­rim dolaşırlar ancak kimse onları dinleyip dert­lerine çare bulmaz, bulmak istemez. Görülü­yor ki 1952 Japonya’sındaki sistem, 2000’ler Türkiye’sindekinden çok da farklı değil. İnsan­lar kendi rutinlerini oluşturmuş; kafa yormak, iş yapmak, düşünmek, karşı çıkmak ve bir çalışma ortaya koymak yoktur. Rutinlerine o kadar alış­mışlardır ki, düzene en ufak bir müdahalede bu­lunmak isteyenleri dışlarlar. Yaratıcılığı, verimli­liği kısıtlayan ama yeri geldiğinde sistemi işine geldiği gibi kullanan çağdışı bir denetim meka­nizması bürokrasi. Bay Watanebe de kanser ha­beriyle beraber bürokrasinin içinde iyice ezile­rek hiçliğe doğru yürümektedir. Yıkılmıştır çün­kü ömrünü adadığı insanlar onu dinlememek­tedir bile. Parası vardır ancak hayatı boyunca hiç harcamamış olduğu için onu nasıl harcayacağı­nı dahi bilemez. Boşa geçmiş yıllarını fark eder Watanebe, rutinine yön veren cebindeki saati bile aynıdır. Kim bilir belki de saat kullanmama­lıdır insan zorunlu kalmadıkça.

Kurosawa yaşamdan haz almanın sırrının gece hayatında, alkol ve eğlencede olmadığını, aksi­ne insanlığa faydalı bir eser bırakmakta olduğu­nu anlatmaya çalışır sahneleriyle. Kurosawa’ya göre mutlu bir hayat için biraz emek, biraz sa­nat veya birkaç dost yeterli olabilir. Ikıru’da da otuz yılını tekerrürle geçirmiş, ölüme mahkum Watanebe’nin hayatındaki sıkıcılığı görürüz. Filmde yirmi dört saatlik periyotlarla döngü­ler yaratan, iş hayatları boyunca “harmonik ha­reket” yapan insanları eleştirir yönetmen. Aynı modern çağ insanları gibi… Dakikliği sevmiş­tir hep modernlik. Her gün aynı dakikada kalk, aynı dakikada yola çık, aynı dakikada çayını iç vs. Watanebe’nin artık düzenini yıkması gerek­mektedir.

Rutin olan her şey, gereksiz tekrardan iba­ret olan tüm yaşanmışlıklar, haz duygusundan uzaktır. Watanebe’nin de ölmeden yaşama dair bir şey ortaya koyabilmesi, ölmeyi hak edebil­mek için öncelikle bürokrasiyi yıkması gerekir. Bu noktadan itibaren Watanebe yaşamaya baş­lar. Öncesinde parasını sürekli biriktirmiş, kendi­ne ve oğluna rahat bir hayat sağlamak için çalış­mıştır. Bu, belki de bürokrasi altında ezilmiş in­sanların içine itildiği bir durumdur. Bürokrasi al­tında kalan bireyler standartlarını minimuma in­dirip korumacı bir düşünce yapısıyla kendileri­ne tekdüze bir hayat oluştururlar, bundan de­ğil midir ki günümüzde insanlar binlerce liralık kredi borçlarının altına girerler ev veyahut ara­ba almak için, kredi ödemek de bir rutin değil midir? Fakat unutulan şudur ki; insan aslında sa­hip olduğu değil yaşadığı standarttadır. Dolayı­sıyla kazancını gayrimenkule değil de mesela ki­şisel gelişimine harcayan birisi daha az kazan­cı olmasına rağmen daha yüksek bir standartta yaşıyor olabilir. Yönetmen de bu sıkıcı bürokra­si ile bürokrasiyi oluşturan bireyleri beraber su­nuyor seyirciye.

Watanebe rutinini bozmak için uğraşır son gün­lerinde. Rutini bozmak bile bir keyiftir. Çevre­sindekiler ise hiç niyetli değildir kendi döngü­lerinden çıkmaya. Hayatlarındaki tek değişiklik Watanebe’nin işe gelmemesidir.

Film altmış senelik, siyah-beyaz ve hiçbir görsel efekt barındırmamasına rağmen görsellik açı­sından oldukça tatmin edici. Her sekans özenle hazırlanmış karelerle sinema sanatındaki yerini alıyor. Özellikle bahsedilmesi gereken filmin so­nundaki, sinema tarihine kazınan sahne, salın­cakta sallanırken şarkı söyleyen yaşlı bir adam… Ve son.

Gökçe Özder – Ötekileştirme ve Temsil Sorunu Odağında Şarkiyatçilik

Gökçe Özder – Ötekileştirme ve Temsil Sorunu Odağında Şarkiyatçilik

Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer / Şarkın kurtulduğu gün / Senin ruhunu / köprü başında çarmıha gerer / karşında cigara içerdim!

(Nazım Hikmet)

 

Nazım Hikmet’in ikinci şiir ki­tabı, 1929 yılında ilk baskısı­nı yapan 835 Satır’dan alın­tıladığım bu epigraf, kitap­taki diğer şiirlerde varolan devrimci, dinamik, asi havayı sezdirmeye yeti­yor. Peki neydi Nazım Hikmet’i ahirete inanma­yı düşündürecek hatta isteyecek kadar sinirlen­diren şey? Şiirin başlığı “Piyer Loti” ve şair şiirin­de ‘bizim sevgili’ Piyer Lotimize sesleniyor. Evet İstanbul’un en güzel tepelerinden birine adı­nı verecek kadar sevdiğimiz, Türk ve Şark sevi­cisi, ‘dostumuz’ Piyer Lotinin ta kendisi. Peki ya Nazım Hikmet’in Piyer Lotimize bu ‘haksız’ öfke­si niye?

Edward Said. Filistinli, Kudüs doğumlu yani Arap. Ama aynı zamanda Hıristiyan. İngiliz kül­türüyle yetişmiş, Amerikalı bir araştırmacı. İsmi Edward ama soyadı Said. Kendi tabiriyle “yer­siz yurtsuz”. Kim bilir belki de ruhunun dernlik­lerinde yatan Şarklı kökeni onun en ünlü eserle­rinden biri olan Şarkiyatçılık’ı (orjinal adıyla Ori­entalism, Western Conceptions of the Orient) yaz­masına sebep olur. Nitekim henüz kitabın giri­şindeyken Said “[S]ömürgelerde (Filistin ve Mı­sır) ve ABD’de gördüğüm eğitim, baştan sona Batı usülü bir eğitimdi ama derinde yatan o ilk bilinç varlığını hep korudu.”(35) diyerek bu te­zimi ilk elden kanıtlıyor. Kitap boyunca Batı’dan bahsederken kullandığı ‘biz’, ‘bizim’ gibi vurgu­lar, onun Batılı bir araştırmacı olsa dahi kökenin­den dolayı yaşadığı kararsızlığı ve maruz kaldığı ‘öteki’lik duygusunu da vurguluyor bir yandan.

Kitabın ismi her ne kadar Şarkiyatçılık olsa ve Said kitabında şarkiyatçıların meselesinin büyü­bozumunu gerçekleştirse de, onun temel çıkış noktası Şark-Garp ya da Doğu-Batı diyebileceği­miz, herkesçe kabul gören fakat kökenlerinin bi­lincinde olunamayan ayrım. Biz en azından şun­dan eminiz: Doğu ve Batı terimleri sadece coğ­rafi olarak belirlenmiş sınırları içermiyor. Eğer öyle olsaydı, hemen hemen aynı meridyenlerde bulunan Avrupa ‘Garp’, Afrika ‘Şark’ olmaz ya da öyle kabul görmezdi. Peki ya bu ayrım varoluş­sal bir mesele mi? Yani Çinliler ya da Hintliler ya da Afrikalılar varoluşları itibariyle ‘Şarklı’ ve İn­gilizler, Almanlar, Fransızlar varoluşları itibariy­le ‘Garplı’ mı? Şarkiyatçılar her ne kadar bunun varoluşsal bir ayrım olduğunu iddia etse de Ed­ward Said kitabında bu ayrımın nasıl ‘yapıldığı­nı’ (Kitabın İngilizce aslında bu ayrım made söz­cüğüyle birlikte kullanılıyor.), sonrasında nasıl kanıksatıldığını ve nasıl bugünkü net konuma gelebildiğini açıklıyor bize.

Kitabın girişinde şarkiyatçılık sözcüğüne dair üç tanım yapıyor Said. Bunlar; akademik bir söy­lem olarak şarkiyatçılık, Garp ile Şark arasındaki ontolojik ve epistemolojik ayrıma dayanan bir düşünme biçemi olarak şarkiyatçılık ve nihayet Şark’a egemen olmakta, Şark’ı yeniden yapılan­dırmakta ve Şark üzerinde yetke kurmakta kul­lanılan bir Batı biçemi olarak şarkiyatçılık şeklin­de hülasa edilebilir. Girişteki bu tanımlar aslın­da kitabın meselesini özetler cinsten. Biz kitap boyunca şarkiyatçılığın tarihsel bir süreç içeri­sinde ilk iki tanımından geçerek sonuncu tanı­ma nasıl ulaştığını görebiliyoruz. Ben ise bu ya­zımda -mümkün olduğunca- kısaca bu üç tanı­mı açıklayarak, 400 sayfalık kitabı birkaç satıra sığdırmaya çalışacağım. En azından yazımın ki­tap hakkında bir ön bilgi niteliğinde olmasını umuyorum.

17. yüzyıl ve öncesinde (Hatta bu tarihi 18. yüz­yılın başına bile çekebiliriz) dünyada kimse­nin kimseye Doğulu, Batılı, Şarklı, Garplı gibi sı­fatlarla hitap ettiğini düşünebiliyor muyuz? El­bette hayır. Şarkiyatçılık ya da ‘Batı’daki ta­biriyle (Burada ‘Doğulu’ özne ‘Batılı’ özneyi ‘öteki’leştirmektedir.) ‘oryantalizm’ yaklaşık ola­rak 18. yüzyıl sonunda literatüre girmiş bir ke­lime. Şarkiyatçılığın ortaya çıkışı aynı zaman­da Şark-Garp ayrımının da oluşmasına sebep ol­muş tabii ki. Biz, kitabın ilk bölümünde şarkiyat­çılığın bu çıkış noktasını okuyoruz.

1788’de Hindistan’a ‘klasik Şark görkeminin bir kısmını kurtarmak’ amacıyla giden William Jo­nes, şarkiyatçılğın kurucusu kabul edilir. Yine ya­kın tarihlerde gerçekleşen Napolyon’un Mısır Seferi de, onun hitabet gücü ve sefer öncesinde Şark üzerine yaptığı okumalar sayesinde Mısır halkına bu seferin ‘iyi niyetli’ bir çaba olduğunu kanıtlamaya yeter. Bu ilk çabalar akademik bir söylem olarak şarkiyatçılığın doğuşunu kolay­laştırır. Bundan sonra yapılacak akademik çalış­malarda şarkiyatçı; ya Şark’ı görmek istediği gibi görüp bu şekilde kaleme alır ya da Şark’a git­meye bile ihtiyaç duymadan, daha önce yapıl­mış çalışmalara bakarak Şark’ı yorumlayıp ‘eseri­ni’ ortaya koyar.

Bir topluluk neden başka bir topluluğu tanım­lama ihtiyacı duyar? Bunun nedeni büyük oran­da o topluluğunun kendi kendini tanıma, ta­nımlama ve tanıtma ihtiyacından ileri gelir. Yani Garp, Şark’ı tanımlayarak, Şark; mantıksız, ahlak­sız, çocuksu diyerek hem kendini tam tersi sıfat­larla tanımlar, (Batı; aklı başında, erdemli, olgun, normaldir.) hem de Şark’ı sadece kendisinin ta­nımlanma yetkisine sahip olduğunu kanıtla­yarak kendini ‘iktidar’ kabul eder ve nihayetin­de ettirir. Yani Şarkiyatçılık söylemi salt Şark’ı ta­nımlama hevesinden doğmamış, büyük oranda Garb’ın kendi kendini tanımlama ve yetke kabul ettirme isteğinden kaynaklanmıştır.

Kitabın ikinci bölümüne geçmemizle beraber modern şarkiyatçılığın doğuşuna tanıklık etme­ye başlıyoruz. Burada şarkiyatçılığın artık bilim­sel bir tutuma evrildiğini görüyoruz. Şarkiyatçı­ların en büyük bilimsel destekçileri ise filoloji ve antropoloji. Bu noktada şarkiyatçının özellikle filolojiyi kendi lehine çok iyi kullandığını görü­yoruz. Şarkiyatçı, dildeki kelimeler vasıtasıyla o dili konuşan kültür hakkında ‘çıkarım’lar yapıyor. Örneğin; Arapçadaki kelimelerin yarısının saldır­ganlık içerdiğini iddia ederek Arapları saldırgan, barbar bir millet olarak yaftalıyor. Bütün bunla­ra yüzyılın sonunda Darwin’in ortaya koyduğu teoriler ve “ırkların eşitsizliği” düşüncesi de ekle­nince Garplı; Şarklı’yı kendinden tamamen baş­ka, barbar, çocuksu, düşünmekten uzak gibi sı­fatlara sığdırmaktan ve bunu bütün Şark’a ge­nellemekten çekinmemeye başlıyor. O, artık bi­limsel verilerle konuşuyordur ve Şarklı nasılsa kendisi de tam tersi sıfatlara sahiptir.

Bu bilimsel verilerden sonra şarkiyatçılığın fark­lı bir boyutunu görüyoruz artık. Bu zamana dek zaten Batı’ya ve onun genellemelerine karşı bir tutum takınmayan Şarklı, artık kendisi de bu ge­nellemeleri kabul eder hâle geliyor. Yani kendi­ni Batı gözüyle tanımaya, tanıtmaya ve kabul et­meye başlıyor.

Ben yazımda belirtmemiş olsam da bu zamana kadar biz şarkiyatçılığı İngiltere ve Fransa mer­kezli olarak okuduk. II. Dünya Savaşı’na dek şar­kiyatçılık gerçekten de İngiltere ve Fransa’nın egemenlik alanıydı. Şark’a bakışları biçemsel farklar dışında hemen hemen aynıydı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise bu hakimiyet Amerika’nın eline geçti. Bu noktada Şark’ın da Hindistan ya da Mısır’dan, Araplara ve İslam dünyasına kay­dığını görüyoruz. Bunun en büyük göstergesi 1948 yılında büyük oranda Amerika’nın çıkarla­rı için kurulan İsrail Devleti. Said de “İsrail’in tüm Arap siyasetini Şarkiyatçılık yönlendirir.” (321) diyerek, Amerika’nın şarkiyatçılık çalışmalarının siyasal amaçlı olduğunu vurguluyor. Bu noktada aslında ‘Doğulu’ bir özne olan Yahudi topluluğu­nun ‘Batılı’ bir özne tarafından başka bir ‘Doğu­lu’ özneye karşı maşa olarak kullanıldığına tanık­lık edebiliyoruz.

Edward Said, ilk baskısı 1978’de yapılan kitabı­na zaman zaman çeşitli eklemeler yapmaktan kaçınmamış. 1995 baskısı için bir sonsöz, 2003 baskısı için ise bir önsöz yazan Said, meselesini 1978’de bırakmamış, neredeyse günümüze dek çekmiş, aynı zamanda eserine dair eleştirilere de çeşitli açıklamalar yapmış. Amerika’nın Orta­doğu ve Irak’a ilişkin tutumu ve 11 Eylül olayı­nı da ele alması günümüze yakınlığı açısından önem arz ediyor.

Şimdi geldiğimiz noktaya geri dönersek, Pi­yer Loti’nin Aziyade romanıyla çizmeye çalıştığı Şarklı tipinin nasıl bir bakışla ortaya konduğu­nu artık anlayabiliriz sanıyorum. Aziyade roma­nını okurken çizilen o atmosferden rahatsız ol­mamamızın sebebi yalnızca 19. yüzyıla dair ta­rih bilgimizin az ya da yetersiz olmasından ile­ri gelmiyor. Bu ‘bizim’ tarihimizin bile Garp bakı­şıyla örüldüğü ve bize geçmişimizin Garplı gö­züyle yansıtılıp, bu şekilde kanıksatıldığının bir göstergesi. Bu yüzden Piyer Loti’nin Aziyade’sini okuyan herkes çok sever, okumayan herkes ise onun Şark ve Türk seviciliği karşısında gururla­nıp, tepesinde çay içip manzarayı seyreder.

Peki Edward Said Şarkiyatçılık’ı yazdı da ne de­ğişti? Şarkiyatçıların büyübozumunu gerçekleş­tirmesi, bir nevi onların foyasını ortaya çıkarma­sı sebebiyle, şarkiyatçılığın kitaptan sonra, es­kisi kadar gururlanılacak bir alan olmaktan çık­tığını görüyoruz. Yani artık şarkiyatçılar, şarki­yatçı olmaktan gurur duymak bir kenara, bu sı­fatı hakaret amaçlı kullanmaya başladılar. İkin­ci ve daha önemli husus ise; Said’in kitabın son kısmında da vurguladığı “ötekileştirme” mese­lesi. Said temelde bu ötekileştirme meselesine karşı olduğu için bu kitabı yazdı. Bu sebeple şar­kiyatçılığa verilecek yanıtın garbiyatçılık olma­dığını göstermiş oldu. Sadece bu amaçtan ötü­rü bile Şarkiyatçılık herkes tarafından okunup sindirilmesi gereken bir kitap, ötekileştirmeler­den, önyargılardan ve genellemelerden vazgeç­mek için.

Ek Okuma Tavsiyesi: Kitapta arayıp da bula­madığım tek husus Batılının Türkiye’ye ya da Osmanlı’ya bakışı ve şarkiyatçılığın bizim tarihi­mize etkileri meselesiydi. Said, elbette ki yer yer bunlara değiniyor ama kitabın bütününde buna dair uzun teferruatlar bulmak zor. Bu sebep­le Doğu-Batı Düşünce Dergisi’nin “Doğu Ne? Batı Ne?” sayısı tavsiye olunur. Ayrıca Şarkiyatçılık üze­rine çeşitli eleştiriler ve bu bağlamda yazılmış çe­şitli yazılar okumak isterseniz yine Doğu-Batı Dü­şünce Dergisi’nin “Oryantalizm I-II” sayısı tavsi­yemdir.

Ahmet Aksoy – Ne Dedimse Kendime

Ahmet Aksoy – Ne Dedimse Kendime

Eğitimci-Yazar Musa Mert’in “Ne De­dimse Kendime” isimli kitabı, NKM Yayınları arasında yerini aldı. Kitap, modern dünyanın savrulan insanına hayat gidişatında birtakım sapma­lar olabileceğini güçlü bir şekilde hatırlatarak onu nerede durduğunu sorgulamaya çağırıyor. Bunu yaparken de buyurgan bir üslup yerine iğ­neyi önce kendisine batırmayı tercih ediyor.

“Ne Dedimse Kendime”, Musa Mert’in ilk kitabı. Sekiz yıl boyunca yazdığı yazıları bir araya topla­yan yazar, eserini “kalemiyle yaptığı hasbihalle­rin bir dışavurumu” olarak niteliyor. Bu sebeple yazılarının çoğunda okurla sohbet eden bir üs­lup göze çarpıyor.

Mert, kitabın “Yüce Dost’a…” başlığını taşıyan ilk bölümünde Hz. Peygamber’in hayatına dair ya­zılara yer veriyor. Hz. Muhammed’in hayatını an­latırken son derece akıcı bir üslup kullanan ya­zarın, siyer yazımı konusunda büyük bir usta­lık sergilediği dikkatlerden kaçmıyor. Kur’an ve sünnet referanslarıyla anlatımını temellendiren yazar, günümüze yaptığı seyahatlerle, ulaşılmaz bir peygamber algısı yerine modern hayat için­de peygamberi nasıl konumlandırdığımıza vur­gu yapıyor.

İkinci bölüm kitabın ismiyle müsemma bir bi­çimde “Ne Dedimse Kendime” başlığını taşıyor. Daha çok eğitim eksenli yazıların bulunduğu bu bölümde, yazarın eğitimci yönünün ön pla­na çıktığı görülüyor. Yazılarda özetle eğitimcili­ğin toplumda hafife alınmasından kaynaklanan problemlere ve bunlara bir cevap olarak Ebu Hanife’nin eğitimci yönüne, toplumu derinden etkileyen maddi ve manevi hastalıklara ve bun­ları aşmada eğitimin rolüne değiniliyor. Kita­bın sonuna doğru olumsuz ve olumlu insan tipi­ni resmeden yazar, ilk bölümde anlattığı “Üsve-i Hasene” olan Hz. Peygamber’in, modern insanın dünyasına nasıl ve ne şekilde yansıdığı sorusu­nu zihinlere düşürüyor.

Musa Mert, kitabın sonunda okuyucusuna ken­disine ayırdığı zaman için teşekkür ediyor. Söy­lediği her şeyi önce kendisine söylediğini vur­gularcasına “Ne Dedimse Kendime” isimli yazıyla son buluyor kitap. “Allah ellerin(m)izi bırakma­sın” duası, hayatın uzun bir yolculuk olduğunu ve insanın her an düşebilme potansiyeli taşıdı­ğını kazıyor hafızalara.

Kitabın girizgahında, yazmanın salih amel oldu­ğu sürece anlam taşıyacağını ve yapılan işlerde halis niyetin önemini vurgulayan yazarın bu ilk kitabının halisane ve salih bir amel olarak defte­rine yazılması dileğiyle…

İsmail Özen – “Mümkün Öykülerin En İyisi” Üzerine Birkaç Not

İsmail Özen – “Mümkün Öykülerin En İyisi” Üzerine Birkaç Not

Mümkün Öykülerin En İyisi” Aykut Ertuğrul’un ikinci ki­tabı. “Mümkün Öykülerin En İyisi” ironik, çağrışımlara açık, ilk bakışta oldukça id­dialı gibi görünen bir isim. Ancak “mümkün” ke­limesi bu iddiayı yumuşatıyor, imkânların deği­şebilirliğini de (yani hali hazırda yapabildiğimin en iyisi) çağrıştırıyor. Ayrıca ilk okumada anla­dığımız gibi olsaydı Ertuğrul, kendi yazacakları­nı da bu kitabın düzeyiyle sınırlamış olurdu her­halde.

İlk kitabı “Keyfekader Kahvesi” ile kıyaslandı­ğında bu kitaptaki öykülerde Ertuğrul’un ge­rek teknik gerekse dil bağlamında daha bir “güven”le yazdığı söylenebilir. Bunun yanın­da ikinci kitabında deneysele, postmodern ya­zın tekniklerine daha çok yer verdiğini düşüne­biliriz.

İki bölümden oluşan kitapta birinci bölümde on bir, ikinci bölümde on üç, toplamda yirmi dört kısa öykü -bazıları kısa kısa öykü- var. Öyküler konu, teknik ve üslup açısından büyük bir çe­şitlilik arz ediyor. Eser postmodernizmin nere­deyse bütün özelliklerini yansıtıyor. Bu anlam­da postmodernizm anlatan biri için örnek me­tin olarak kullanılabilir. Özellikle ikinci bölüm­deki öykülerde öykünün yazılması sürecinin öykü kurgusuna dâhil edilmesi, metinlerarası­lık, ironi, pastişler, kolajlama, ucu açık imgesel-çağrışımsal dil gibi postmodern yazın teknikle­ri başarıyla uygulanmış. Bu bölümdeki öyküler­de genel bir bakışla Borges izleklerinin, Calvino deneyciliğinin geleneksel İslami motiflerle -İs­lami bir bakış açısıyla- harmanlandığı söylene­bilir. Daha çok Borges metinlerinde gördüğü­müz pastiş ve metinlerarasılık Ertuğrul’un pek çok öyküsünde tematik bir karşılık bulmuş. Öy­külerde Borges, Dosteyevski, Çehov, Kafka, Ni­ etczhe, Oğuz Atay, Marguez, Mevlana, İsmet Özel, Gülten Akın gibi yazarlara, şairlere doğru­dan veya dolaylı pek çok gönderme var. Bu bağ­lamda hep söylenegeldiği gibi belirgin bir Bor­ges etkisinden söz edilebilir Ertuğrul öykülerin­de. Fakat Borges’in mesafeli, soğuk üslubu yok Ertuğrul’un öykülerinde. Canlı, hareketli, zaman zaman mizah çeşnisi katılmış coşkulu bir üslup; neşeli, deli dolu bir anlatıcı var öykülerde. Bel­ki de bu yüzden deneysel metinlere mesafeli bir okur olmama rağmen öyküleri keyifle okudum diyebilirim.

Bu arada şunun da ilave edilmesi gerekiyor sa­nırım: Öykülerde yukarıda bahsettiğim gönder­melerin dışında sözgelimi Kafka, Borges, Dos­teyevski metinlerindeki izleklerin ironik bir dil­le bir hakikat arayışı bağlamında sorgulanması da sözkonusu.

Yukarıda da kısmen değindiğim gibi genel bir bakışla Ertuğrul’un öykülerinin modern yaşa­mın, modern zihinlerin kaotik yapısının İslami motiflerle İslami bir bakış açısıyla sorgulandığı bir anlam ve sükunet arayışı olduğu söylenebi­lir. Bu anlamda Ertuğrul öykülerini “düşünce”nin hatta incelikli düşüncelerin şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Öyküler başlıklarından kahraman­ların isimlerine, seçilen kelimelere kadar ancak anlaşıldığında anlam kazanabilecek incelikli dü­şüncelerle örülmüş. Genel itibariyle dil de ger­çekliği yansıtan bir yapıda değil, düşünceyle kurgulanan gerçekliği yansıtan bir yapıda. Daha doğru bir ifadeyle dille inşa edilen bir gerçeklik söz konusu birçok öyküde.

Öykülerin en dikkat çekici yanlarından biri de konuları. Sadece biçimsel arayışlar bağlamın­da değil, konu olarak da Türk öyküsünde daha önce rastlamadığımız oldukça özgün öyküler bunlar. Mesela zamanın izafiliği, yazınsal me­tinlerin estetizmi, insanın kendi yokluğu üzeri­ne düşünmesi gibi ilginç konular ( acayip şeyler) var kitapta.

Bu genel değerlendirmelerden sonra seçtiğim birkaç öyküye biraz daha yakından bakabiliriz.

İlk bölümdeki öyküler “Merhamet” ve “Rüya” ha­riç, daha çok güncel siyasi meseleler etrafında şekillenen öyküler. “Merhamet” ve “Rüya” biraz önce sözünü ettiğim tarzda bir düşüncenin şe­killendirdiği, hatta okuyanda yeni düşünsel açı­lımlara kapı aralayabilecek tarzda öyküler. Me­sela “Merhamet” adlı öyküde bir bebeğin doğu­mu, kıyamet ve ölüm anlatılarak başlanıyor, do­layısıyla yaşamla ölümün iç içeliği, “hayatın an­lamının doğumla değil ölümle başladığı” im­leniyor. Adının “Merhamet” konması da öykü­yü tamamlayan bir unsur olarak dikkati çekiyor ve öykü yaradılış ile ilgili felsefi açılımlara kapı aralıyor. Benzer bir biçimde “Rüya” adlı öykü de mitlere ya da İslam geleneğine yeni yorumlar getirmeye çalışan bir metin olarak dikkati çeki­yor.

Hayatın görünmeyen yanlarına daha doğrusu sokakta gördüğümüz insanların ilk bakışta ola­ğanmış gibi görünen hayatlarına -dibi görün­meyen karanlık kuyulara- derinlikli bir ayna tu­tan ilk öykü “Kuyudakiler” birinci bölümün en başarılı öykülerinden. Daha bu ilk öyküde, öykü­yü yazan yazarın da öykü kurgusuna dâhil edil­mesi postmodern bir metinle karşı karşıya oldu­ğumuzu hissettiriyor. Bu ilk öykünün kurgusu, anlatımı ve tekniği itibariyle ikinci bölümdeki öykülere daha yakın durduğunu söylenebilir.

Anlatımının güzelliğine, dilinin kusursuzluğuna rağmen bir şehit annesini anlatan “Kâğıt” ilk bö­lümdeki öykülerin en zayıfı. Yaşasın Ritim, Sus­kunluk da bu tarz öykülerden. Yazma sorum­luluğu ya da mesaj verme kaygısıyla yazıldığı­nı düşündüğüm bu öyküler; sağlam, inandırıcı bir kurgudan yoksun gibi geldi bana. “Suskun­luk adlı öyküden anlatmaya çalıştığımı belirgin­leştiren küçücük bir ayrıntı: “Öteki kadın cam kenarında oturanı sakinleştirmeye çalışıyordu güya…” (S. 41) Koyu yazdığım “güya” kelimesi yazarın taraflı tutumunu ortaya koyuyor, öykü­nün inandırıcılığını zedeliyor. Bu taraflı tutum ve inandırıcılık sorunu da öykünün mesajını yaza­rın istediği biçimde almamızı engelliyor. “Nefes Kontrolü” de ilk bölümdeki güncel, siyasi mese­leleri deşen, küçürek öykülerden ancak sözgeli­mi “Kâğıt”taki malüliyet -sahicilik sorunu- bu öy­küde yok. Hatta ilk bölümün en başarılı öyküsü “Nefes Kontrolü” diyebilirim.

Özellikle ikinci bölümdeki öyküleri çok ufuk açı­cı bulduğumu söylemeliyim. Modern zaman­ların ve modern zihinlerin kaosunu, kıyameti­ni nefis bir okunaklılıkla yansıtan “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” öyküye yeni başlayanlar için de yazma olanakları adına oldukça öğretici.

“Kırmızı Pazartesi” öyküsünde, kurgunun ger­çekliği ve gerçekdışılığı bağlamında yazınsal metinlerin estetizmine -“Kırmızı Pazartesi”yi okumazsak Santiego Nasar ölmez- gönderme yapılmış. Bu öykü de düşüncenin kurguya yan­sıtılabilmesi bağlamında oldukça başarılı.

“Atiye’nin Ölüleri” zamanın izafiliğini anlatan bir öykü. Ölüler ve dirileri tek bir anın içinde buluş­turan öykü, aslında hükmün verildiğini ve he­pimizin ölü olduğunu anlatıyor. Bana “…Şüp­hesiz ki Rabbinin katında bir gün, sizin saymak­ta olduklarınızdan bin sene gibidir.” (Hacc-47) ve “Melekler ve (insana bahşedilmiş olan) ruh O’na bir günde yükselir, uzunluğu elli bin yıl gibi sü­ren bir günde.” (Mearic-4) ayetlerini anımsattı.

Kardeş katlini anlatan “Adımlar” adlı öykü kitap­ta en beğendiğim öykülerden biri oldu. Konu­sunun sıra dışılığı; kısalığına rağmen basit, sade cümlelerle iki kardeşin karakterlerini ortaya ko­yabilmesi ve anlatılmak isteneni bire bir -ne ek­sik ne fazla- yansıtan doğru kelimelerin seçil­mesi öyküyü başarılı kılan etmenler olarak göze çarpıyor. Öyküyü oluşturan unsurların “ölçü”sü üzerine konuşmak isteseydim herhalde bu öy­küyü örnek metin olarak seçerdim.

Kendisinin yok olma ihtimalini, yaratılmamış olma ihtimalini başkalarının yokluğu üzerinden yansıtan “Yok Kimse Yok” adlı öykü de yine ko­nusunun özgünlüğüyle dikkati çekiyor. Ayrıca modern insanın kafa karışıklığını ve varlığını ne­ler üzerinden anlamlandırmaya çalıştığını yan­sıtıyor öykü.

“Son Anahtar ve Başka İhtimaller” öyküsünde, öykünün nasıl yazıldığını okurken bir taraftan da “şey”lerin ve ihtimallerin sonsuzluğunu dü­şünüyoruz. Bana, Lokman Suresinin 27. ayeti­ni çağrıştırdı bu öykü. “Yeryüzündeki ağaçlar ka­lem, denizler mürekkep olsa, bunlar gibi yedi kat daha deniz olsa yine Allah’ın kelimeleri bit­mezdi.”

“Urdn Medeniyeti Hakkında Birkaç Mühim Bel­ge” anlattıklarının yanı sıra -kitaptaki pek çok öykü gibi- ucu açıklığı ve çağrıştırdıklarıyla da değer kazanıyor. Totalitarizm, medeniyetin taşı­yıcısı olan dil, hafıza, aşk üzerine şekillenen bu öykü harf inkılabının dolaylı bir eleştirisi olarak da okunabilir.

Bunlar ilk okumada aldığım notlar. Seçtiğim metinlerde öyküleri şekillendiren düşünsel arka planı ve öykülerin beslendiği kaynakları da gös­termeye çalıştım. Daha kapsamlı bir okuma ve araştırmayla öykülerin beslendiği kaynakları ve ardındaki düşünceleri ortaya koyan, daha isa­betli, daha derinlikli yorumlar, tahliller yapılabi­lir. Yukarıda da söylediğim gibi hem biçimsel arayışları hem de konularının özgünlüğü sebe­biyle genç öykü yazarları tarafından önemsen­mesi, takip edilmesi gereken bir öykücü Ertuğ­rul. Beni Aykut Ertuğrul’un yazdıklarından çok yapmak istedikleri, arayışı heyecanlandırdı diye­bilirim. Öyküleri okumak benim için de öyküy­le neler yapılabileceği konusunda çok bilgilen­dirici, ufuk açıcı oldu. Sonuç olarak hali hazırda mümkün öykülerin en iyisi bunlar olsa da Aykut Ertuğrul gibi çok yönlü bir yazardan -gerek oku­ma yelpazesinin genişliği gerekse öyküdeki ara­yışı bağlamında- bu kitaptaki öykülerden çok daha iyilerini bekleyebiliriz. Çünkü sanatta daha iyisi her zaman vardır ama belki de bu hiçbir za­man yazılamayacak olandır.

Abdullah Harmancı – Tomris Uyar Poe’ya Karşı

Abdullah Harmancı – Tomris Uyar Poe’ya Karşı

2003 yılında yitirdiğimiz Tomris Uyar’ın “ardından” çok şeyler yazmak müm­kündü. Nitekim yazıldı da… Çevir­menliği, dil titizliği, “uyumsuz”luğu, öyküdeki ısrarı ya da başka bir deyiş­le ısrarla roman yazmayışı, ikinci yeni evlilikle­ri, medyayla olan daha doğrusu olmayan ilişkisi ya da ilişkisizliği, öyküdeki ustalığı, deneme ve günce yazarlığı ve saire…

Evet, Tomris Uyar 1941’de İstanbul’da doğmuş; Yeni Kolej’de, High School’da, Arnavutköy Ame­rikan Koleji’nde, İÜ Gazetecilik Enstitüsü’nde okumuş; ilk öyküsü “Kristin”i 1965’te Türk Dili dergisinde yayınlamış, ilk kitabı İpek ve Bakır’ı 1971’de çıkarmıştı. Ödeşmeler, Dizboyu Papatya­lar, Yürekte Bukağı, Yaz Düşleri Düş Kışları, Gece Gezen Kızlar, Yaza Yolculuk, Sekizinci Günah, Otuzların Kadını, Aramızdaki Şey ve Güzel Yazı Defteri olmak üzere on bir öykü kitabı yayınla­mıştı.

İyi bir çevirmendi. Sadece eserlerini çevirdiği yazarların isimlerini sıraladığımızda bile çeviri­ye verdiği emeği anlamak mümkündü. F.Scott Fitzgerald, Tennessee Williams, Vladimir Nabo­kov, Octavio Paz, Saint Exupery, Lewis Caroll, Jorge Luis Borges, Edgar Allen Poe, Virginia Wo­olf, Gabriel Garcia Marquez, Kurt Vonnegut, Ju­lio Cortazar… ve ismini anamadığımız daha nice yazardan, kahir ekseriyeti roman ve öykü olmak üzere elliyi aşkın eser çevirmişti.

Evet, Tomris Uyar “uyumsuzdu”. Zaten günce ki­taplarını da bu sıfatı kullanarak isimlendirmişti. Tomris Uyar’ın “ardından” yazılan bir yazıda, Fe­rit Edgü tam da bu noktaya vurgu yapıyordu: “Birçoğunun düşünüp de söyleyemeyeceğini ben dile getireyim: Evet, huysuzdu. Evet hırçın­dı. Evet, tersine tersine giderdi. Evet, uyumsuz­du. …kalemi eline aldığı ilk günden beri, (han­diyse doğumundan beri diyecektim) uyumsuz­du. (…)Burnu büyük olduğu için değil, kafası dik olduğu için…” Ve şu cümleler: “Neyle uyumlu olacaktı ki! (…) …yozlaşmadan payını alan, yazar­lığı, şairliği, ressamlığı, sanat adına aklınıza ne gelirse tecimselleştiren, yaratıcılıkla reklamcılığı özdeşleştiren, yarım yamalak bir Türkçeyle baş­yapıtlar üreten, ‘medyatik’ arkadaşlarıyla mı?”1

Medyanın imkânlarından yararlanmak için her türlü manevrayı göze alan kimi yazarların aksi­ne, sahip olduğu imkânları bile değerlendirme yoluna gitmemişti. Hasan Bülent Kahraman di­yordu ki: “Tomris Uyar bir Tomris Uyar imgesi ya­rattı. Bunu medyalarla içli dışlı olarak değil tam tersine onlardan uzak durarak başardı.”2

Evet, Tomris Uyar, öyküde ısrar etmişti. Roman yazmamıştı. Bu önemliydi. Zira öykü türü sene­lerce roman için atlama taşı olarak görülmüş­tü. Romanın bir şubesi gibi algılanmıştı. Tom­ris Uyar’ın kırk yıla varan öykücülüğünde roma­nı denememiş olması bile, öyküye verdiği öne­min bir ifadesiydi.

Tomris Uyar’ın “ardından” dile getirilmiş ya da dile getirilmesi muhtemel bu yargılardan sonra, yazımızın odağına yönelelim: Tomris Uyar nasıl bir öykü yazdı? Tomris Uyar neyi, kimleri yazdı?

Tomris Uyar öykücülüğünü anlamak üzere yola çıktığımız zaman, önümüze kimi kapılar açılır: Kadınların toplum tarafından gördüğü baskı, öykülerinde toplumsal olanla bireysel olan ara­sında kurduğu denge, dil titizliği, parçalı bir an­latımı yeğlemiş olması, biçimsel arayışlar içeri­sinde oluşu, gözlemci/ayrıntıcı oluşu, eleştirel bir bakış açısına sahip oluşu, buna bağlı olarak ironiden yararlanışı… gibi başlıklardan hareket­le, kendi metinleri üzerinden, Tomris Uyar öykü­cülüğüne doğru bir yolculuğa çıkabiliriz:

“Kurban”

İlk kitabı İpek ve Bakır’da yer alan bu öykü, Hacı Baba, Hacı Baba’nın kızı Hatun, damadı Osman, gelini Senem ve oğlu İsmail üzerinden anla­tılan bir kısa öyküdür. Hacı Baba Hac’dan gel­miş, gelin Senem ona birbirinden güzel yemek­ler yapmıştır. Hacı Baba bu durumdan duydu­ğu memnuniyetini ifade edince, Senem, görüm­cesi tarafından kıskanılır. Yazar, daha hikâyenin en başında zarını Senem’e atmıştır. Onu “… kardan-rüzgârdan yeni çıkmış bir çiçek dalıy­dı. Diriydi, inceydi…” diye anlatırken tarafsızlığı­nı yitirmiştir. Senem’in içinden verilen “İsmail bir gelseydi, kızmasaydı. Azıcık yeseydi şunlardan.” cümleleri, kahramanına karşı merhamet du­yan bir yazarın cümleleridir. Öyküde bir yandan Senem’in iç dünyası yansıtılmaya çalışılırken, öte yandan Hacı Baba’nın kızı ile damadının ba­balarına verdikleri borç parayı geri almaya çalış­maları fakat bir türlü Hacı Baba’ya dertlerini an­latmayı başaramamaları da sahnelenir ki, bu sa­yede memlekette kol gezen yoksulluğun da altı kalın kalın çizilmiş olur. Yazarın asıl odaklanmak istediği nokta Senem’dir. Senem’in çevresinden gördüğü baskıdır. Kocasının eve gelecek olma­sı ve geldiği zaman gördükleri karşısında takı­nacağı tavırdır. Kocası eve gelecek ve konuklara yapılmış çeşit çeşit yemeği görünce muhteme­len sinirlenecektir. Senem ise bütün bunlar kar­şısında çaresizdir.

Bu öykü kadınlara odaklanmış olmasıyla, aile içi sorunları anlatmasıyla, kadınlara karşı top­lumun acımasızlığını işliyor olmasıyla tipik bir Tomris Uyar öyküsü ise de, “Kurban”daki “taraflı” tutumun yazarın öykülerinin genel manzarasını yansıttığını söylemek haksızlık olacaktır.

“Dondurma”

Sekizinci Günah’ta yer alan bu hikâye üç bölüm­den oluşur. İlk bölümde ihtiyar bir kadının gün­lüğüne düştüğü notları okuruz. Seniha hanım, her biri de hayatı terk etmiş olan annesini, ba­basını ve kocasını rüyasında görmüştür. Bun­ları bize anlatırken, bir yandan da okul arkada­şı Sumru’dan bahsetmeye koyulur. Sumru ya­zardır. Sumru davranışları toplum tarafından ya­dırgansa da bunu umursamayan aykırı/uçarı bir kadındır. Sumru’nun öyküye girmesi tamamen işlevseldir. Sumru -tersinden- olumlu bir tiptir. Seniha Hanım toplumun isteklerine boyun eğe­rek toplumun kabulünü kazanmış ve bir anlam­da zor olanla yüzleşmeme yolunu seçmiştir. Ya­zarın bakış açısıyla konuşacak olursak olum­suzdur. Bireyliğini bastırmış, mutluluğunu kay­betmemek için kendisine acı veren durumlara da göz yummuştur. Hikâyenin ikinci bölümün­de kahramanımız susar ve yazar bize onu anlat­maya başlar. Şu cümleler önemlidir: “Yaşamı bo­yunca dünyanın gözünü üstünde duymuş, ona göre davranmış, taksiye binmeyip dolmuş ya da otobüs kuyruklarında kar-kış demeden bekle­mişti. Bakkala giderken bile hafifi makyaj yap­mıştı. Şimdilerde iyice aklaşan altın sarısı saç­larını genç kızlığında da toplamış, belinin ince­liğini, kalçalarının yuvarlaklığını kahverengi ya da gri, bol giysilerle gizlemişti.” Görüldüğü gibi Tomris Uyar, bu hikâyesinde de uzun yıllar önce yazdığı “Kurban” hikâyesinde olduğu gibi, ka­dınların toplum içerisindeki yerlerine/yersizlik­lerine işaret etmekte, toplumu, kadınların ya­şamlarındaki rengi söndüren bir baskı unsuru olarak çizmektedir. Fakat “Dondurma” hikâyesini buraya almamızdaki asıl sebep bu değildir. Bu hikâye, Tomris Uyar öykücülüğündeki iki önemli noktayı aydınlatmaktadır.

Bunlardan ilki, yukarda belirttiğimiz gibi, Uyar’ın hikâyelerinde sıklıkla karşımıza çıkan “parçalı anlatım”dır. Yazar çoğunlukla öyküleri­ni üçe, dörde, beşe böler. Bu bölümlemeler, za­mansal akışın değiştiğini gösterdiği gibi öyküyü anlatan sesin değiştiğini de gösterir. Yani kimi bölümlerde birinci tekil anlatıcı varken kimi bö­lümlerde üçüncü tekil anlatıcı bulunur. Biçimsel kaygılarla başvurulduğunu sandığımız bu yön­tem, öykülerin etkileyici gücünü azaltır. Ki öy­künün kısalığı ve yoğunluğu hatırlanırsa bu tür denemelerin ne oranda risk taşıdığı daha iyi an­laşılacaktır. Hasan Bülent Kahraman’ın “Öyküle­ri daima uçacak kadar hafifti ama zamanın on­ları uçuramayacağı kadar ağırdı.”3 cümlesindeki “hafiflik”in de böylesi bir parçalılıktan neşet etti­ğini sanıyorum.

Ayrıca “Dondurma”, Uyar öyküsündeki “ironi” unsurunu anlayabilmemiz açısından iyi bir ör­nektir. Şu satırları okuyalım: “…her gün, gazete­lerde yalnız yaşayan kadınların başlarına neler geldiğini okuyoruz. Kurallara uymamanın be­delini ödüyor zavallılar. Yine de insanlık gere­ği onlara acıyoruz, onlar adına hicap duyuyoruz. Oysa evlerinde uslu uslu otursalar, başlarına hiç­bir şey gelmeyecek. Benim geliyor mu?” Dikkati­mizi bu satırlara çeken ve ironi kavramı üzerine açıklamalar yapan Necip Tosun, yazarın bu cüm­lelerle genel anlayışa uymayan kadınlara olum­suz gözle bakan toplumu mahkûm ettiğini be­lirtir. İroni, topluma yönelik bir eleştirinin aracı olarak kullanılmaktadır.4

“Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”

Dizboyu Papatyalar kitabında yer alan bu öykü, bir emekli albayın sabah yatağından neşe içe­risinde uyanışını, gündelik işlerle uğraştıktan sonra gezintiye çıkışını, eski okul arkadaşlarıy­la bir gazinoda eğlenişini, orada sabahlayışını ve ertesi günün gazetelerine haber oluşunu an­latır. Belki de Tomris Uyar’ın en iyi öyküsüdür. Ama tipik bir Tomris Uyar öyküsü olduğu tartışı­labilir. Zira sonunda bir “kurşun”, bir bakıma bir skandal vardır. İlhamını gündelik yaşamın ruti­ni içerisinde bulan, böylesi anların öyküsünü ya­zan Uyar, şaşırtıcılığı öykü türü için vazgeçilmez bir öge saymaz. Kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söyler: ”Kısa öykünün çarpıcı olması bir ku­ral sayılagelmiş, ama bu kuralı dile getiren E.A.Poe bile her sayfada okura üç beş yumruk indirilmesi gerektiğini söylememiş.”5 Bize bunları düşündü­ren “Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”, aynı zamanda Uyar’ın ayrıntıcı ve gözlemci yönüne örneklik teşkil eder.

Bitirirken belirtmemiz gereken bir başka nok­ta da şudur: Uyar’ın öyküsü, toplumsalla birey­sel arasında y ankılana gelmiştir. Yaza­rın İpek ve Bakır’ın 1988’de yapılan üçüncü bas­kısına yazdığı “son söz”deki şu cümlesi önem­lidir: “Sürekli alabora olarak kötü şaşırtmacalar veren bir dil ortamında, bir kültürsüzlük karga­şasında yaşayacağını, toplumun sancılarına bir yurttaş kimliğiyle asla kayıtsız kalamayacağın için bireysel fantezilerinde bile toplumsal ger­çeklikten kaçmayacağını, bu yüzden yazar ka­natlarını yeterince kullanamayacağını ve bun­dan asla pişmanlık duymayacağını nerden bili­yordun?” 6 Kimi öykülerinde toplumsal bir bakış daha yoğun gibi gözükürken oradan bireyse­le geçmek hiç de zor değildir. Kimi öykülerinde ise bireysel bir bakıştan derhal toplumsala ge­çilebilir. Bu durumu şu cümle ile açıklamayı de­neyelim: Tomris Uyar’ın “bireysel”i de toplumsal olanın kopmaz bir parçasıdır. Kendini topluma ya da dünyaya kapamaz.

Kaynakça:

1. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı: 121, s.10
2. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı:121, s.7
3. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı:121, s.7
4. Hece dergisi, Ekim 2002, sayı: 70, s.85
5. Adam Öykü, Kasım Aralık 1996, sayı: 7, s.31-37
6. İpek ve Bakır, Ada Yay., 1988, 3.baskı

Muhammed İkbal Şenol İle…

Biz Bir Milletiz… Muhammed İkbal Şenol
Hazırlayan: Mahalle Mektebi

Gençliğimden bugüne kadar hep Mescid-i Aksa’yı uzaktan seyretmek zorunda kaldım. Bütün diğer arkadaşlarım gibi. Ben Kudüs’e bugüne kadar üç defa gidebildim. Bunu düşünebiliyor musunuz? Kudüs’e, Mescidi Aksa’ya bu kadar yakın olup gidememek…

Bu çok acı…

Filistin ve Türkiye olarak ortak tarihi geçmişimiz var. Ben bununla başlamak istiyorum. Bu konuda neler söylemek istersiniz.

 Bizim tarihimiz çok uzun ve buna bağlı olarak da birçok olayları ihtiva etmektedir. Bizim tarihimizi doğru şekilde öğrenmemiz gerekir. Tarihimizdeki önemli olayları gelecek nesillerimize doğru şekilde aktarmamız gerekir. İkinci bir nokta ise tarihimiz bizim için çok önemli. Biz İslam milleti olarak ortak geçmişimizi bilmek durumundayız. Çünkü biz bir milletiz. Son seksen, doksan yıldır yaşanan bölünmüşlüğümüzün, aramıza giren ayrılıkların nedenini ancak tarihe doğru gözle ve doğru taraftan baktığımız zaman görebiliriz.

Filistin’in şu an içinde bulunduğu durum hakkında kısa bir bilgi verebilir misin?

 Filistin’de biliyorsunuz işgal devam ediyor. Gazze’de halk çok zor durumda. Gazze’nin dışında diğer şehirlerde İsrail’in işgalci askerleri ve silahlandırılmış yerleşimci toplulukları her an ateş açabiliyorlar. İsrail’in kendisi de her yıl yeni bir savaş başlatıyor ve bunu medyadan dünya da takip ediyor. Her ne kadar görmezden gelseler de… Bunun yanında binlerce esir halen İsrail zindanlarında sebepsiz yere tutuluyor. Şunu da söylemek istiyorum. Gençliğimden bugüne kadar hep Mescid-i Aksa’yı uzaktan seyretmek zorunda kaldım. Bütün diğer arkadaşlarım gibi. Ben Kudüs’e bugüne kadar üç defa gidebildim. Bunu düşünebiliyor musunuz? Kudüs’e, Mescidi Aksa’ya bu kadar yakın olup gidememek… Bu çok acı…

Kudüs’e diğer Filistin şehirlerinden giriş yasak mı?

 Evet, ben en son üç yıl önce gidebildim. İzin almanız gerekiyor fakat izinde verilmiyor. Sadece 50 yaşın üstündekiler için izin veriliyor. Gençlerin girmesine müsaade edilmiyor.

Peki, sizin şehrinizde hayat nasıl devam ediyor? Yaşanılan zorluklar nelerdir?

Filistin’de en büyük problem biraz önce de belirttiğim gibi işgal. Benim yaşadığım şehirde de diğer Filistin şehirleri gibi hayat çok zor. İş yok, halkın geçimini temin edebileceği bir istihdam ortamı yok. El Halil, Nablus ve Kudüs gibi bazı şehirlerde İsrailli yerleşimciler var ve bunlar tarım arazilerini tahrip ediyorlar. Filistin halkı için bunlar en büyük tehlikelerin başında geliyor. Çünkü bunlar İsrail tarafından silahlandırılmış durumdalar.

Mavi Marmara olayına değinmek istiyorum. Bu konuda kişisel düşünceleriniz, hissettikleriniz nelerdir?

 Mavi Marmara gemisinin Türkiye’den hareket ettiğini öğrendiğimizde biz sürekli dua ediyorduk ve İHH’nin bu girişiminden dolayı çok heyecanlanmıştık. Tüm Filistin halkı heyecanlanmıştı. Çünkü biz, ‘’Türk kardeşlerimiz bize yardıma geliyor’’ diye duyduğumuz zaman adeta Filistin’in damarlarına yeniden kan gelmişti. Fakat İsrail’in bu gemiyi engellediğini haberlerde duyduğum zaman çok üzülmüştüm. Ben o zaman Filistin’teydim ve diğer bütün Filistinliler gibi elimden hiç bir şey gelmiyordu. Orada şehit olan Türk kardeşlerimiz için daima dua ediyorum ve onlar için Allah’tan rahmet diliyorum. Orada şehit olanlar bizim de şehitlerimizdir. Ailelerine sabırlar diliyorum. Bizim inancımız odur ki, bu dava yolunda ölenlerin hepsi Allah katında şehittir. Biz aynı yolda şehitler vererek aslında dünyaya bizim kardeş olduğumuzu da haykırmış oluyoruz.

Mavi Marmara projesinin amacına ulaştığını düşünüyor musunuz?

Mavi Marmara, yardımları Gazze’ye ulaştıramadı belki ama bundan daha büyük bir şeyi insanlığa ve tüm dünyaya ulaştırdı. Bu da şudur ki, kendi zevklerine ve dertlerine dalmış insanlara Gazze’de yaşananları duyurdu ve buraya dikkat çekti. Türkiye’nin, kardeşi Filistin’in yanında olduğunu gösterdi. Tüm Müslümanlara buradaki yaşananları duyurdu ve İsrail’e karşı büyük bir kampanyanın öncülüğünü yaptı. Tüm dünyaya Gazze direnişini duyurdu ve bu en az oraya ulaşacak olan yardımlar kadar önemlidir bence. Bu anlamda evet, Mavi Marmara gemisi aslında yola çıktığı ilk an hedefine ulaşmıştı.

Türkiye’ye Filistin’den baktığınız zaman nasıl görünüyor? Filistin halkının ülkemiz hakkındaki düşünceleri genel olarak nelerdir?

 Biz Filistinliler olarak Osmanlı Devletini ve Türkiye’yi çok seviyoruz. Ama Osmanlı Devleti’nin son dönemleri olan İttihat ve Terakki dönemini bundan ayırmak gerekir. Çünkü Cemal Paşa çok kötülükler yapmıştır Filistin’e. O dönemde zulümler yaşanmıştır. Sultan Abdülhamit’i ise bütün Filistinliler çok seviyor. Abdülhamit zamanında hilafet vardı ve Filistin’de yaşam çok güzeldi. Filistinliler olarak Türkiye’ye karşı bugün de bu sevgimiz devam ediyor. Türkiye bize çok yardım ediyor. Türkiye bugün de bizim için kardeş bir ülkedir ve her müslüman bizim için kardeştir. Çünkü biz, hepimiz biriz.

Türkiye’den daha önce tanıdığınız yazar, siyasetçi kimse var mıydı?

 Tabii ki, Necmettin Erbakan’ı tanıyordum ve çok seviyordum. Allah ona rahmet etsin. Abdullah Gül’ü, Recep Tayyip Erdoğan’ı, İHH Başkanı Bülent Yıldırım’ı tanıyorum. Bunun yanında Adnan Menderes ve Said Nursi’yi de isim olarak tanıyordum.

Peki, Filistin’in geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?

 Ben inanıyorum ki Filistin’de işgal çok yakın bir zamanda son bulacak. Bunu sağlayacak olan bizim ve tüm Müslümanların inancıdır. Filistin’in Türkiye gibi büyük ve refah bir ülke olacağına inanıyorum. Ekonomisi büyük, halkı barış içinde ve işgalden arındırılmış özgür bir Kudüs hayal ediyorum ve inanıyorum ki biz sabırla çalıştığımız müddetçe Allah bize bunu nasip edecektir.

Biliyorsunuz Ortadoğu bölgesinde yaşanan bir Arap Baharı var. Bu olaylara bölgeden bir genç olarak sizin bakışınız nedir? Neler düşünüyorsunuz?

Öncelikle Arap Baharı ile Ortadoğu insanı korku duvarlarını yıkmıştır artık. Bunun yanında Arap Baharını anlamak için bu ayaklanmalara giden süreci, bu devrimlerin gerisinde yatan sebepleri iyi anlamak gerekir. Devrimin her yaşandığı ülkenin şüphesiz kendine özgü nedenleri de olmakla birlikte bu sebeplerin başında halkların artık özgürlüklerini istemeleri gelmektedir. Arap Baharını gerçekleştiren insanların tek bir düşüncesi var. Ülkelerinin zaten var olan ama kullanamadıkları ekonomik güçlerini kullanabilmek ve gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşmaktı. Arap Baharının yaşandığı ülkelerde ki diktatörler ülkelerinde tek söz sahibi oldukları halde, tüm yetkiler ellerinde olduğu halde ülkenin gelirlerini kendi ülkelerine yatırım için ve halk için kullanmadılar. Onlar ülkelerinin gelişmesini istemiyorlardı. Halk ta artık bundan bunalmış ve bunun için ayaklanmıştı. Baharın yaşandığı ülkeler içinde seçim yapılan ülkeler de vardı. Seçim yapılıyor ama oy kullanırken başınızda bir asker bulunuyor ve size zorla diktatör lehine oy kullandırıyordu. Halk ülkelerinde asla gerçekleşmeyen demokrasi ortamı için ayaklanmıştı. Bu diktatörler kendi ülkelerinde kendi halklarını ayrıştırmaya, gruplara bölmeye başlamışlardı. Bunlar baharı hazırlayan en önemli sebeplerin başında gelmektedir.

Olaylara genel olarak baktığımız zaman Arap Baharı nasıl gerçekleşti?

 Arap Baharı iki yöntemle gerçekleşti. Biri Mısır, Tunus, Libya, Yemen gibi halkın sokağa çıkarak, meydanlara inerek yönetimi değiştirmesidir. Diğeri ise halkın sokaklara çıkmadan facebook, twitter gibi sosyal paylaşım ağları yoluyla, fikrî bir Arap Baharı yaşanmasıdır. Halkın sokağa çıkmadığı ülkelerde de bu bahar yaşandı. Bu şekilde halk yönetimleri seçime zorlamıştır. Arap Baharı bölgenin adeta kaderini değiştiren büyük bir olaydır. Çünkü bu ülkelerin bazılarında da diktatörler yönetimi kendi istekleri ile değiştirdiler. Halkı sakinleştirmek için seçime gittiler. Bu yöneticileri bunu yapmaya iten de Arap Baharının rüzgarıdır. Ama gün gelecek bu halkta ayaklanacaktır.

Bu sürecin sonuçları sizce nasıl olur?

Arap baharının sonuçlarını şu an görebilmek mümkün değil. Çünkü bunun iki sebebi var. Birincisi, Arap Baharının gerçekleştiği ülkelerde olaylar sakinleşmedi ve istikrar ortamı sağlanamadı. İkinci sebep, gelişmiş ülkelerin bu olaylardan hemen sonra gelişmelerin yaşandığı ülkelere müdahale etme çabaları ve ülkelerin içişlerini karıştırmaya yönelik çalışmalarıdır. Bu ülkeler müdahale güçlerini Arap Baharının yaşandığı ülkelerdeki ekonomik zafiyetten buluyorlar. Arap baharını gerçekleştiren insanların düşüncesi biraz önce dediğim gibi ülkelerinin ekonomik güçlerini kendileri için kullanıp güçlenmekti. Fakat her zaman olduğu gibi gelişmiş ülkeler kendinden başka hiçbir ülkenin gelişmesini istemiyorlar. Bakınız; Arap Baharı çok büyük tarihî bir olaydır. Arap halkının tarihe düştüğü bu not gelecek nesiller tarafından da gururla okunacaktır. .

Mesela hangi ülkeler bunlar?

Mesela Fas, Ürdün ve Cezayir’de halk sokağa çıkmadı ama yönetimler seçime gitti. Bunun da önemli nedenleri var. Çünkü Cezayir yakın zamanda bir savaş yaşadı. Yeniden böyle bir savaş ortamının ülkeye zarar vereceğini düşünerek böyle bir yola başvurmuş olabilirler.

Bölgede bu olaylardan etkilenmeyen ülkeler var mı?

Bölgede çok az bir ülke Arap Baharından etkilenmedi. Aslında bazı ülkelerde ilk başta ayaklanma çabaları oldu ama tabi yine bölgede bu olaylardan etkilenmeyen ülkeler var.

Sizce bunun sebepleri neler?

Arap Baharının yaşanmadığı ülkelerde yaşayan insanlar ekonomik olarak belli bir düzeye sahipler ve bu ülkelerin genel olarak nüfusu da azdır. Muhalif olabilecek gruplar yok mesela. Mesela Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve Bahreyn’de bu ayaklanmalar yaşanmadı. Çünkü dediğim gibi buradaki halkın ekonomik seviyeleri yüksektir. Bununla beraber Arap Baharı fikri bu ülkelerde de fikir olarak yaşamaktadır. Bu ülkelerde ki halkların bir kısmı Arap Baharının başlangıcı sürecinde ayaklanmaya kalkıştılar. Fakat buradaki yöneticiler hemen bu kişileri tutukladılar. Suudi Arabistan’ın durumu ise biraz daha farklı. Bu ülkede çok büyük sorunlar var. Fakir halk çoğunluktadır. Ortadoğu bölgesinin en kötü diktatörlüğü bu ülkededir. Arap Baharı olayları çıktıktan sonra da bu ülkede halka yüklü miktar­da para dağıtıldı. Ama ben inanıyorum ki bu da Suudi Arabistan’da Arap Baharı yaşanmasını engelleyemeyecektir.

Arap Baharı bölge insanlarına neler kazandırdı?

Arap Baharının bölge insanına kazandırdığı en önemli şey, özgürlük ateşini yakma cesaretidir. Haklı olduğu davada sonuna kadar mücadele etmeyi bu halk öğrendi artık. Bakınız Arap Baharının amacı sadece hükümetlerin değişmesi değildir. Mesela Mısır’da yönetim değişti ama birçok sorunlar hala devam ediyor. Eğitim ve kanunlar açısından kat edilmesi gereken çok yol var. Yani diktatörlerin yıkılmasından sonra bölge ülkelerinin, devrim gerçekleştiren ülkelerin yapacağı çok iş var.

Bu güzel sohbet için ben çok teşekkür ediyorum. Son olarak söylemek istedikleriniz nelerdir?

Vakit ayırdığınız için ben de çok teşekkür ediyorum. Ben Filistin için, Türkiye için daha güzel günler diliyorum. Afganistan, Irak, Suriye, Bangladeş ve Burma gibi zor durumda olan Müslüman ülkeler ve bütün Müslüman kardeşlerimizin refaha ulaşmasını ve barış dolu günlere ulaşmasını ümit ediyorum. Türkiye halkına da bize karşı sıcak davranışlarından ve muhabbetle kucaklamalarından dolayı çok teşekkür ediyorum.

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık – 3

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık – 3

DergilerdenNot

DergilerdenNot bölümünde dergilerden çokça alıntı yapmaya çalışıyoruz, bunu özellikle yapı­yoruz, dergilerde tek bir alıntı bile yapılmadan çıkan “kitap/yazar övme” yazılarınadır inadımız. Konuklarımız: B Planı ve Sompla Ka.

B Planı Sayı:3

B Planı’nın 3. sayısı Salim Nacar’ın “Sirkülasyon Bulutları” adlı uzun şiiriyle açılıyor. Nacar, uzun şiirde ısrar ettiğini her daim gösteren bir şair, ilk kitabı “Aralık”ta da bunu görebiliyoruz. Şiir­de birçok etkili dize var, örnek verirsek: “alnımız­da tartılabilir bir tanrı olabilmeli biraz / sonra taşlarız nasıl olsa, bu bizim kalbimizin devamlı­lığıdır.” ve “evcil hayvanlara lakap takmayınız! – / çünkü biraz daha anlaşılmaktır her ad”. Nacar’ın bir diğer özelliği de dergiciliği, “Başkalarının Hayatı”ndan sonra çıkardığı “B Planı” da ilgiyi hak ediyor. Sayfayı çeviriyoruz ve Murat Çelik’in sıkı bir şiiriyle karşılaşıyoruz. “Dağı İnmek” için “postmodern halk şiiri” diyebiliriz rahatlıkla. Şi­irde “fiil i yet, sigaret, orucumacuma, tilkişi” gibi şık kelime oyunları var. Çelik’i dikkatle izleyen­ler şairin bugünlerde 2 farklı dosya üzerinde ça­lıştığını rahatlıkla görecektir. Birincisi “postmo­dern halk şiirleri” diyebileceğimiz dosyası, ikin­cisi ise “deneysel düzyazı şiirler”den oluşan dos­ya. Çelik, iki dosyada da yeni bir dil arayışında ısrarlı. Rıfat Eroğlu, “abdi ibrahim”e yazdığı şiirini şöyle bitiriyor: “hastane önünde incir ağacının / bile muadili var”. Salim Nacar’ın “sanatta tan­rı fikrinin kısa tarihi” alt başlıklı metninde geçen “(Octavia) Paz’a göre şiirin kısalması tanrının ve dolayısıyla kahramanın şiirden çıkarılması sebe­biyledir.” fikrine bakalım. “Klasik epik şiir”in öldü­ğü birçok kuramcı tarafından iddia ediliyor, işin bir de “modern epik şiir” kısmı var, konuyla ilgi­li olarak Franco Moretti’nin Agora Kitaplığı’ndan çıkan “Modern Epik” kitabını ilgililere önerelim. Gökdemir İhsan’la yapılan söyleşiyi keyifle oku­duk, sorular iyi hazırlanmış ve İhsan da samimi cevaplar vermiş, bu söyleşiyle beraber önemli bir konu gündeme geliyor: “din ve sanat ilişkisi”. Açıkçası bu konunun önümüzdeki süreçte tartı­şılmasını istiyoruz edebiyat dergilerinde… Çe­viri konusunda da ciddi işler yapan isimlere sa­hip B Planı: K. Özkan Dağ ve Mustafa Burak Se­zer. Kendilerini tebrik ediyoruz, bu önemli çalış­malarından dolayı.

Sompla Ka Sayı:1

Sompla Ka, Murat Çelik yönetiminde “düzce’nin ilk, tek ve son şiirşeysi” alt başlığıyla ilk sayısın­da, modern şiiri takip eden içeriğiyle hayatımız­daki yerini aldı. Duyanlar duymayanlara duyur­sun ki uzun ömürlü olsun Sompla Ka, sonpla­ka değil. İlk sayıdaki isimler şöyle: Ergun Tav­lan, Ali Uyarol, Murat Çelik, Ümit Erdem, Eyüp Tosun, Ertuğrul Rast, Salim Nacar, karacamurat, Muhammet Özmen, Mesut Zamburkan, Meh­met Can Akdağ ve Emre Gürkan Kanmaz. AliUyarol’un yazısı sıkı eleştiriler getiriyor günü­müz şiir ortamına, şiirine dair. “İroni” başlıklı kıs­mı aynen burada alıntılamak istiyoruz, önemi­ne binaen: “Günümüz şiiri, evet şiir günümüz ol­muş, dizeden kelimeye, kelimeden harfe daya­na dayana dizini kırıp dizeye tekrar geri dönmüş gibi görünmektedir. Çoklu şiir ortamlarının var­lığı elbette daha iyi olurdu. Ama artık bazı ortak duyum alanları, etkilenme endişesizlikleri, her­kesin sırtını sürdüğü, sürmek zorunda hissettiği bazı kavramlar var. Bu kavramlardan en çok sü­ründürülen de kuşkusuz ironidir. İroni, mizahla dirsek temasını koruyamamış, adeta iç içe geç­miş gibi görünmektedir; temelinde yer alan acı sarsılmış ve zayıflamıştır. Bu tutum şiirde komi­ğe düşen ifadelere rastlamamıza ve şiirin, gün­deliğin/güncelin hafif, bayağı repliklerine sığın­masına neden olmuştur. Üstelik yazılanların bi­linçli bir yapay – klişeyle sunulması da normal olarak algılanmaktadır. ( Kitch gelmesin akla.) İroni metnini hazır’dan, yapılmış olan’dan kota­ran şair, alt yapı sorunuyla karşı karşıyadır. Şair hissetmez, okuyucu hissetmez, yazılanlar peka­la şiirdir. Ama yazılanlar ironi değildir. (İroni için faydalı olabilirler: Soren Kierkegaard, Richard Rorty, Oğuz Atay)”

KitapŞiir

KitapŞiir bölümünde özellikle yeni çıkan şiir ki­taplarına yer veriyoruz. Bu sayıda konuklarımız: Rahmetli şair Muzaffer Tayyip Uslu ve Hayriye Ünal … Uslu’yu saygıyla anıyoruz, Ünal 5. şiir ki­tabıyla yola devam diyor, kendisine başarılar di­liyoruz. İyi (ki) dizeler var:

Şimdilik – Muzaffer Tayyip Uslu – YKY

“Çiçekçi kız / Sen sattığın çiçeklerden / Daha gü­zelsin / İnan bu sözüme”

“Denizle deniz olduğum saatler vardır”

“Oh, ne güzel erik ağacı / Anlatmak için derdini / Muhtaç değilsin kelimelerin yardımına / Biz za­vallı / Zavallı insanlar gibi”

“Ulan pencere / Sen ne utanmaz şeysin / Karşı evde oturan / Sarışın kızdan bana ne”

Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir – Hayriye Ünal – Pan Yayıncılık

“hiçbir şey sonsuza kadar sürmesin – rica ede­rim”

“sense ömrünce her yerde / beni ikiye bölmen­den tanınabilirsin / beni küçültür mü senin ar­zunu ifşa edişin”

“çarşı boydan boya, pazarları din bir şemsiye / gibi açılır / odam hava almazdı”

“nil timsahı diye bir hayvan yok üzgünüm bebe­ğim / Nijerya diye bir ülke var, çeyrek finale kal­mıştı güzel günlerdi / bir isimdi İbrahim”

“erkektir bir İbrahim / su büyük bir denizdir bu hikayede”

“her balığın bir tanrısı var – biri çekecektir ağ­dan”

“duruyorum işte karşında yüzüne bakarak, bir yüze bakmanın / ayıbını göğüsleyerek”

ZihinEsmesi

1-erkekler ağlamaz değil, bankalar kaybetmez.

2-adamın iphone 5’i vardı. adam komşusunun adını bilmiyordu.

3-çağrı merkezleri insana kendini bazen çok özel zannettiriyor, burası önemli: “zannettiriyor.”

4-facebook’ta bir ileti gördüm: “cuma namazın­dayım.” dedim: “emin misin?”

5-geçim derdi yaşayan, hali vakti yerinde olma­yan insanların çeşitli başvurular için ihtiyaç duy­duğu ve muhtarlıktan alınan “fakirlik belgesi”nin “parayla satılması”: muhteşem bir gündü.

 

Harun Sönmez – Mantık-ut Tayr/Kuşdili Metaforu

Harun Sönmez – Mantık-ut Tayr/Kuşdili Metaforu

İnsan, ne garip bir varlıktır öyle… Gur­bettedir ya, mahzunluğunu da çelişkile­rini de bağrında emzirir. Zıt şeyler koyar sofraya heybesinden. Şefeteyndir; bir eliyle göklerden devşirir, bir eliyle ye­rin çamurunu karar. Buraya ait olan var­lığı yerini sağlamlaştırmaya çalışır; ebe­dilik ülkesine yerin üzerinde erişmek emeli, nef­sin sonu gelmez isteğidir. Nefis, kötülük ve yok­luk yurduna çağırırken ruhumuz bize rahmetin kapılarını açar. Arınmanın sırlarına eriştirir. Kuş­lar misali göç ettirir; zulüm yurdundan nur diya­rına. Hep yeni zamanlara uyandırmak, hep yeni yaratmanın sırlarına kavuşturmak sancısı duyu­lur sesinde. Ruhun sesinde, bilirsiniz, ‘ah’ vardır, aşk vardır. Yüzünde ruhun; şavkıyan ay ve gü­neş, inciden gözyaşları vardır.

Ruh, ten kafesinden kurtulmak, zamanın ve mekânın ötelerine çıkmak için kanat çırpan kuş­tur. Cafer-i Tayyar gibi susuzluğunu sonsuzlu­ğa kanatlanarak gidermek ister. Mü’minin ruhu cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeni­den dirilme gününde Allah onu bedenine dön­dürünceye kadar orada rızıklanır. Kuşların koru­naklarına sığınmalıyız. Kuş gibi hafifleterek be­denimizi; kanatlanarak uçmalıyız.

Çocuklar, kuş gibi konarlar soframıza, ürkek ve sevecen ve bir gün ansızın ayrılırlar aramızdan cennet kuşları olarak. O zaman nedense zor gel­mez bu ayrılık. Bilirler mü’minler, hiçbir çocuk acı çekmeyecektir: Ve hiçbir çocuk, bir daha ağ­lamayacaktır: Ne Halepçe’de ne Saraybosna’da ne Kabil’de ne Diyarbakır’da, ne Endülüs’te ne de Kudüs’te!

Nebi’nin dilinde kuş, soylu bir metafordur/im­gedir. Peygamberler, yerin darlığından, arzın dabbesi olmaktan, göklerin genişliğine ve hep genişleyen göklerde uçmaya çağırır bağlılarını. Varlığın hikmeti onda öğrenilir; İbrahim sırlar­dan bir sırra, parçalanmış bilinçle dört yana sav­rulmuş kuşların teslimiyetinde erer. Ve o gün­den beri üstümüzde ne kuşlar uçar kanat süze­rek. İşte geldim, der. İşte geldim, en güzel ka­bulle, çağrıya koştum, der. Ben, der; biz, der; verdiğimiz söze bağlıyım, bağlıyız, der. En gü­zel haberi taşımak için tüm çağlara ve nesille­re yeniden sözleşirler. Ah, bakabilseydik biz de gerdanlarına ne ağır bir emaneti ne büyük bir onurla ve elbette ki gururla taşıdıklarını görür­dük.

Biraz dikkatle bakabilirsek arzın kıpırdadığını, göklerin bir telaş içinde olduğunu, dört bir yana haberciler çıkarıldığını görürüz. Doğudan hem de Ortadoğu’dan bir muştu yayılıyor. İbrahim’in dağlara bıraktığı kuşları, Ensarın dört gözle bek­lediği Muhacir kuşları lebbeyk diyerek ‘yeni bir tarih şafağında’, donmuş ruhlarımızda ‘bilinç ışıklarını yakmak’, ‘evrensel vicdanın sesi olmak’ için geliyor. Evlerimizi temizleyelim. Kutlu ko­nuklara en güzel elbiselerimizi giyerek hazırlık­lar yapalım. Gözcüler çıkaralım tepelere, kapı­larımız, pencerelerimiz açık kalsın. Olur ki uyu­yakalırsak, kendi evine döndüğünü bilsin; ku­surlu sayıp bizi gerisin geriye dönmesin. Biz­ler Allah’ın yardımcıları olmaya azmettik, siz ah­dimizi kardeşlerimize iletin, diyelim. Hiçbir et­nik saplantının, bağnazlığın tuzağına düşme­den kardeşlerimizi kucakladığımızı ilan edelim. Büyük bir ateş yakalım; kol kola halay çekelim, türkümüzü söyleyelim, bizi gelişinizle ne kadar mutlu ettiniz, cennet ne kadar yakın, diyelim.

Biliyor musunuz; “Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey ya­pıp ona üfleyeceğim, Allah’ın izniyle, hemen kuş olacaktır; anadan doğma körleri, alacalıla­rı iyi edeceğim; Allah’ın izniyle, ölüleri diriltece­ğim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarını­zı da size haber vereceğim. İnanmışsanız bun­da size delil vardır.” öğretisinden Ahmed’in muş­tusunu anladım. O, İbrahim’in kuşlarının, kör­leşmiş, ölmüş evlatlarının, nasıl dirileceğini, kar­deşleri İsmail’in soyundan bayrağın devralına­cağını müjdelemiştir.

Ahmed, Kuş Dili’nde böyle çözümlenmişti. Âdemin Tîn/Çamur’dan yaratılması ile İsa’nın ça­murdan yaptığı kuş arasında bir korelasyon ku­ruldu elbet. Ahmed’in çevresinde “Bünyânen Mersus” olan ashabı tayrı, safları sık tutarak aramıza avcıların girmemesini, şayet girerse rüzgârımızın elinizden gideceğini ihbar ettiler. Sabikûn kuşlar arkadan gelenlerin rahat hare­ket etmelerini sağlamak için nice engelleri gö­ğüslediler…

Güzel kul Davut arzı mev’utta konaklayan kuş­larıyla inşâ etti mabedi… Kuşlarla zikretti Rab­bini… O kanat çırpıp süzülen, her biri cidden salâtını ve tespihini bilmiş olarak, dizi dizi kuş­larla tesbih etti. Dâvudî ses yankılanıyorsa yük­seklerde, tespih sesi geliyorsa dağlardan orası Arz-ı Mev’ûd oluverdi tüm çağlara…

İki kanadıyla uçan bütün kuşların sahibi tertip birer ümmet olduklarını öğretti kadim bir ne­fes. Bu ümmetten en son Sure-i Fil’deki kırlan­gıç mı yoksa gizemli kuş mu adını bilemediğim bir kuşu tanıdım. Seni tanıyıncaya kadar kuşlara hiç bu gözle bakmamıştım. Söyleyin siz ebabi­li gördünüz mü? Bir kuşun nasıl taş attığını gör­dünüz mü? Atınca ötelerden bir kuvvetin o taşa kuvvet verdiğini, ivme kazandırdığını ve yüzde yüz isabet ettirdiğini gördünüz mü? İnanın ben gördüm. Turnayı gözünden vuran bir sure belki de. O kocaman fillerin nasıl yenmiş ekin yapra­ğına döndüğünü gördüm. Mantığımız almamış­tı ilkin. Nasıl olur da küçücük bir kuş, kocaman bir fili devirir. Bu müsabakada tekniğin oyunu nasıl bozduğunu gördüm. Gönül kuşuna kur­dukları tuzak başlarını yemişti. Kuşlar ümme­ti, insanlığın ümmetini muştuluyordu bize ade­ta. Korunmalıydı O. Kâinatın yok oluşuna kadar Ahmed diye anılacak olan peygamberim doğa­caktı. Emin beldede, emin bir çocuk, Amine’den dünyaya gelecekti.

Ey Süleyman kuşdilini bana da öğretir misin? Bu nutuk ötelerden geliyor değil mi? Bu Nutuk’u bana da öğret ki nutkumuzu kesemesinler. Se­nin şarkını güftelemek istiyorum ey Hüdhüd. “Sahi Hüdhüd sen neden burada değilsin?”[1] Avazın çıktığınca söylemek istiyorum, hem de en yüksek dağlardan ve kuş korosuyla birlikte. Yankı uyandırır değil mi Süleyman ve Davut’un kuşları? Yeryüzü konservatuarlarında senin tür­künü söyleyeceğim. Tüm iliklerimden gelecek bu türkülerin sesi. Duymamak için kulaklarına parmaklarınızı da tıkasanız, çocuklarınız duya­cak ey Kabil’in ardılları.

Gülüme bir name de sen götür ey kuş! O’nun mesajının dimdik ayakta olduğunu deyin O’na. Selam söyleyin benden yârime. Bir yiğidin sela­mı var deyin. Sevdamızı, özlemimizi, hasretimizi belirtin O’na. Gittikten sonra yine gelin ve bekli­yorum sizi sizin sahnelerinizde. Siz gelinceye ka­dar ben çamurdan kuş yapmaya devam edece­ğim İsa kardeşimle. Ve dilimde zehrâveyn ile…

Sonra çamurdan yaptığımız kuşları uçuracağım zeytin dağından. Haydi kuşçular uçurun kuşla­rınızı. Unutmayın ki : “Haksız yere bir kuş öldü­ren insana Allah mutlaka onun hesabını sora­caktır.”[2] “Her insanın kuşu (işledikleri, yaptıkla­rı) kendi boynuna dolanacak.”[3] ve sizi öldüren­ler itlaf edilecek yarın. Herkes cennetini ve ce­hennemini boynunda taşıyorsa korkmayın uçu­run kuşlarınızı.

[1] Neml- 20

[2] Nesâi, Sayd 34, (7, 239).

[3] İsra-13